Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

İki Bilge Vatanperver: Goethe ve Mehmet Âkif

avatar

Dursun Ali Tökel

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Hakkında konuşulması değil, susulması ve kendisinden beslenilmesinden ziyade kendisini beslememiz gereken bir aziz varlıktır vatan. Vatan, hakkında konuşanların konuştuklarının boğazlarından öteye gitmediği; hakkında ve uğrunda ölenlerin ise konuşmaya hiç de ihtiyaç duymadığı yerdir. Vatan, insanların hakkında en fazla yaftalandığı yerdir de aynı zamanda. Erki elinde bulunduranlar maazallah sana “vatan haini” mi dedi, bittiğinin resmidir! Tarihte elindeki erkten dolayı onu bunu hainlikle yaftalayanlar, bir gün gelmiş o erk gittiğinde vatan haini olduklarının tesciline ihtiyaç bile duyulmayanlar olmuştur hep. Gün gelmiş, vatan sevgisini dillerinden düşürmeyenlerin vatanın asıl kemirgenleri olduğu ayan beyan edilmiştir.

Türkçemizde “Vatanperver” diye bir kelime vardır. Sorsak hemen herkes bu kelimenin anlamının “vatansever” olduğunu söyleyecektir. Halbuki onu meydana getiren kelimelere bakıldığında anlamın hiç de böyle olmadığı görülecektir. “Vatan” Arapça bir kelimedir, ikincisi olan perverise Farsça. İkisi birleşirler Türkçe olurlar.

PerverFarsça “besleyen” demektir. O zaman anlam şöyle olur: Vatanperver yani vatanbesleyen! İşte asıl anlam budur. Yani atalarımızın bilge söylemine göre  vatanı hakikatte seven kişi, onu besleyen kişidir, ondan beslenen kişi değil!

Biz bu perverkelimesini bir de misafir”de görürüz: Misafirperver. Bu da misafirbesleyen demektir. Demek ki hakikatte misafiri seven kişi, misafir denen kişi geldiğinde hemen onun önüne sofra kuran kişidir, kapısı misafirden aşınan kişidir. “Aman misafir gelir neme lazım!” deyip evde yok numarası yapan kişi değil, ışıkları karartan kişi değil…

Vatan, Tevfik Fikret’in;

“Vatan senden hayat umar,
Sen yaşarsan o canlanır;
Vatan için ölmek de var,
Fakat borcun yaşamaktır…”

Dediği, yani, hakkında yaşamanın, ölmekten daha az değerli olmadığı yerdir!

Vatan, Orhan Veli’nin;

“Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.”

Dediği, uğruna ölenlerin değil, uğrunda ölmeyi konuşanların kendini kahraman diye pazarladığı yerdir.

O zaman soralım: Vatan neresidir ve onu sevmek ne demektir?

Bu soru, eşliğinde ancak pek çok örnek hayatlarla cevaplanabilecek en mühim sorulardan biridir. Biz iki örnek hayatla buna bir cevap numunesi bulmaya çalışalım.

Goethe: Bir Vatanperver

Goethe, Batı’nın, Doğu’yu en iyi anlayan ve hatta yaşayan bilgelerinden biri idi. İslam dinine karşı çok derin bir tecessüsü ve Peygamber Efendimize karşı da kalbî bir muhabbeti vardı.

Bir şair olarak Doğu’nun bilhassa Hâfız-ı Şirazî gibi aziz şairlerine büyük hayranlıklar beslemiş, onlar gibi, hakkında “Doğu batı divanının öylesine bir semboller dili vardır ki ona nüfuz edebilmek için Almancanın yanı sıra hem klasik İslam kültürüne ve şiirine ve hem de klasik Batı kültürüne vakıf olmak icap etmektedir.” (1) denilen Doğu-Batı Divanı adını verdiği bir Divan bile yazmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla Arapça da öğrenmiş, kendi eliyle besmeleyi orijinal haliyle de yazmıştı. Hayatını anlatırken, sanki bir Batılı olarak değil, bir Doğulu, bilge ve Müslüman bir kişi olarak anlatmayı yeğler gibi bir hali vardır. Bir yerde “İslam dininin mitolojisi ile, gelenekleri ile, benim yaşıma uygun şairce havası var.” Dedikten sonra mitolojiye de geleneğe de kendince anlam verdiği ve İslam’ın güler yüzünü derinden kavramış büyük bir ruhun tespitlerini serdediyor. Bu cümlelerde İslam üç dört madde ile özetlenmiştir ve bu işin hakikatine mükemmel bir uyum gösterir:

“Tanrının akıl erdirilemez iradesine karşı koymadan boyun eğiş; dünyadaki düzenin bir halka gibi, ya da helezon şeklinde, dönüp dolaşıp yine çıktığı yere gelen hareketli yürüyüşüne gülümseyerek bakabilme; yeryüzü ve yeraltı arasında, ayrıcalık yapmadan duyulan tutku ve eğilim, bütün gerçeklerin arık bir şekilde kendilerini simgeleyerek dağılıvermeleri…” (2) Goethe başka bir yerde tercüme faaliyetlerinin milletlerin ve kültürlerin hayatında ne kadar önemli bir rol oynadığını izah için Kur’an’dan bir ayet alıntılıyor:

“İşte mütercim böyle kişidir. Herkese açık fikir alışverişinde aracılık etmeyi, karşılıklı fikir değiş tokuşuna yardım etmeyi kendine işe edinen  kişi.

Çeviri işlerinin yetersizliğinden ne kadar yakınırsak yakınalım, dünya işlerinin yürümesinde, en önemli, en saygın yeri yine onun aldığı da kesindir. Kur’an’da şöyle der: ‘Tanrı insanlara, konuştukları dili konuşan peygamberler yolladı.” (3)

İşte bu Bilge Goethe’nin vatan sevgisinin ne olduğuna dair o kadar ince nüanslarla örülü bir yorumu var ki hepimizin kulaklarına küpe olmalıdır. Hakkında bol keseden bu kadar ahkam kesilen bir kavramın (vatansevmek) aslında ne kadar zor, ne kadar meşakkatli ve ne kadar mesuliyetli bir iş olduğunu bize damarlarımıza kadar hissettiren bu bakış tarzı, aslında bütün bilgelerin adeta düsturu olmuştur.

Kendisini vatanı sevmemekle itham etmiş olmalılar ki bir yerde şöyle diyor Goethe:

“Yurdunu sevmek ne demek, yurtsever olarak etkin olmak ne demek? Eğer bir yazar yaşamı boyunca önyargılarla mücadele etmek ve dar görüşleri bertaraf etmek, halkının tinsel yapısını açıklamak, zevkini, duygu ve düşünce tarzını geliştirmek için uğraşmışsa, başka ne yapması gerekir. Yurtsever olarak başka nasıl etkin olabilir? Bir yazardan böyle yakışıksız ve uygunsuz taleplerde bulunmak, bir alay kumandanından şunu istemeye benziyor: Gerçek yurtsever olması için politik yeniliklere katılsın ve asıl mesleğini bu nedenle ihmal etsin? Bir alay kumandanının yurdu onun alayıdır, kendisini ilgilendirenler dışında politik konularla hiç meşgul olmadığı takdirde mükemmel bir yurtsever olabilir, anayurdu bir gün tehlike karşısında bulursa, taburları başarılarını kanıtlasın diye ona düşen şey, tüm bilincini ve tüm ilgisini emrine verilmiş olan taburlara yöneltmek, onları adamakıllı bir şekilde talim terbiyeden geçirip, iyi bir disiplin ve düzen içinde tutmaktır.

Ben baştan savma iş yapmaktan, günahtan korktuğum kadar korkarım, özellikle de binlerce, milyonlarca insana felaket getiren devlet işlerindeki baştan savma işlerden…” (4)

Bu büyük bilgece sözler bize hakiki vatan sevgisinin ne olduğunu altın harflerle haykırmıyor mu?

Vatanı sevmek, hangi işi yapıyorsan onu en mükemmel şekilde yapmanın kaygısını çekmektir,

Vatanı sevmek, işini, o işi hakkında yaptığın insanların gönüllerine girerek yapmak demektir,

Vatanı sevmek, yaptığın işi, sanki sen o işi hakkıyla yapmazsan “kıyamet kopacak” kaygısıyla yapmak demektir.

Vatanı sevmek, yaptığın işi ibadet aşkıyla yapmak ve onu savsaklamaktan, bir günah işlemekten ödü kopar gibi korkmak demektir.

Tanpınar’ın “Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı…”  sözü Goethe’nin meramıyla ne kadar örtüşen derin bir hakikattir! Demek ki vatan sevgisi, işini bir iş kaygıyla değil, bir iman, bir ibadet kaygısıyla yapmak demektir.

Goethe’nin vatan sevgisinde, bir komutanın vatan sevgisi, askerini vatan savunmasına en iyi şekilde hazırlamaktır; bir yazarın vatan sevgisi hayatı boyunca ön yargılarla savaşmak, halkın ilmen yükselmesine, milletin estetik zevkinin gelişmesine ve yücelmesine katkı sağlamak demektir.

O zaman vatan sevgisi; öğretmenin dersini en iyi hazırlaması, öğrenciyle en güzle şekilde ilgilenmesi, tüccarın işini hileden ve kalitesizlikten uzak tutması demektir… Tıpkı Mehmet Akif’in düşüncesinde olduğu gibi.

Bir Büyük Vatanperver: Mehmet Akif

Mehmet Akif’in vatan sevgisinin ayrıntılarına girecek değiliz. Hemen her gün milyonlarca insan, onun vatan ve millet sevgisinin şaheser bir numunesi olan İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkarak en samimi ve derin tazimlerini bildiriyor.

Bugün bizim unuttuğumuz anlamda Mehmet Akif’te de, tıpkı Goethe’de de olduğu gibi Vatan sevgisinin çok değişik tezahürleri vardı. Goethe’nin vatan sevgisinden bahsederken bu büyük insanın, aynı yüce ruhların kaygısının sonucu olan benzer duygularını paylaşmamak hakkaniyetli olmazdı.

Akif’teki vatan sevgisinin çok değişik tecellileri vardı. “Kebapçı Kamil adında bir kebapçı vardı. Tertemiz yüzlü bir adamdı. Yüzü insana “bu adamın yemekleri tertemizdir” dedirtiyordu. Akif buraya gelirdi ama nasıl gelirdi. O kibir nedir bilmez adam buraya “gururundan yekpare bir göğüs kesilerek” gelirdi.

Peki bu gurur ve kibir halinin sebebi neydi: “Burası bir Türkün idare ettiği o müesseseydi ki yemekleri hilesizdi; sahibi doğruluğu ile ekmeğini kazanan adamdı”. Yani “Akif’in kebapçıya muhabbeti vatan sevgisiyle karışarak ince bir şey oluyordu, Akif böyleydi: Tekirdağ kadar memleketin karpuz kabukları da onun gözünde vatandı.”

Akif’in Mısır’daki hayatında da Vatan sevgisinin ve anlayışının bambaşka boyutlarını görüyoruz. Mesela Mısır’da iken vatanını arıyor, sadece evine kapanan ve vatan hasreti çeken Mehmet Akif, bu vatan arayışlarında sadece şekerci Hacı Bekir’e uğruyor. Dükkanda biraz konuşuyor, sonunda burada adamla karşı karşıya saatlerce susuyorlar. Burası onun için şekerci dükkanı değildir, “burası onun on sekiz milyon Türk’le görüştüğü yerdir. Bu Hacı Bekir kutuları, bu güzel Türkçe, bu dükkan vatandır.”

Demek ki siz işinizi en şekilde yapıyorsanız tam ve gerçek bir vatanperversiniz.

Yok eğer işinizde hile hurda peşinde, insanları kandırma yarışında iseniz istediğiniz kadar dilinizle vatanı sevdiğinizi söyleyiniz, böyle yapmakla siz aslında vatana ve millete leke sürdüğünüz için vatanın seveni değil, belki de vatanın söveni, soyanı, onu savunmasız ve zavallı bırakanısınız. Çünkü sizin yüzünüzden insanlar vatanınıza ve milletinize, yani mukaddesatınıza dil uzatıyorlar.

Goethe Diyor ki: Keşke Bizim Eğitim Sistemimiz de Müslümanlar Gibi Olsa

Goethe, Batı eğitimini eleştirirken, kendi eğitim sistemlerinin Müslüman eğitim sistemi gibi olmamasından yakınıyor. Bugün için kulağımıza tuhaf geliyor ama, Goethe Müslüman eğitim tarzı hayranıymış. Peki hangi bakımdan İslam eğitim sistemini beğeniyormuş? Şu ifadelerine bakalım:

”Müslümanların eğitimlerine hangi öğretilerle başladıkları da ilginç. Dinde esas aldıkları şey, gençliği, her şeyi denetimi altında tutan Tanrı’nın onun alnına yazdığı şeylerden başka hiçbir şeyle karşılaşmayacağı fikrine inandırmak; yaşamlarının tümünü bu düşünce ile donatıp, huzur içinde yaşıyorlar, başkaca da gereksinim duydukları hiç bir şey yok…” devamında Goethe bu düşüncenin millet hayatında ne kadar önemli olduğunu izah ediyor ve sonra Müslümanların eğitim sisteminin çok önemli bir kısmına daha değiniyor:

“Müslümanlar felsefe derslerine şu öğreti ile başlıyorlar; karşıtını içermeyen hiçbir şey var olmaz; gençliğin ruhunu böyle eğitiyorlar, ileri sürülen her görüşte karşıt görüşü bulup ifade ederek kendilerine düşeni yapmış oluyorlar, bundan da gerek düşünce de, gerek konuşmada büyük bir kıvraklığın ortaya çıkması gerekir.”  Bütün bunlardan sonra Müslüman eğitim sisteminin nasıl da mühim olduğuna dair çok hayatî bir tespitte bulunuyor Goethe:

“Bu öğretide hiçbir şeyin eksik olmadığını, bizim bütün sistemimize rağmen, onlardan daha ilerde olmadığımızı, kimsenin bunun ötesine geçemeyeceğini görüyorsunuz.” (8)

Biz şu anda eğitimimizde Batıyı örnek alıyoruz, her halimizle. Goethe de bize özeniyormuş. Bazen tartışıyoruz ya “eğitim sistemimiz nasıl olsun?” diye. Çok bir şey yapmayalım. Goethe’nin şu övdüğü sisteme dönelim yeter!

İster vatan sevgisi, isterse Müslümanların eğitim sistemine hayranlığı hususunda Goethe’yi bu kadar farklı düşündüren neydi?

Goethe diyor ki: “İnsanlar okumayı öğrenmenin bir insanın ne kadar vaktini aldığını, ne çabalara mal olduğunu bilmezler. Ben bu işe seksen yılımı verdim, hala da amacıma ulaştığımı söyleyemem.” (9)

Hem Goethe, hem Mehmet Akif ve hem de onlar gibi insan ruhunun derin okuyucuları, varlığı okumayı, nazar kıldıkları şeylere farklı ve hakkaniyetli bir gözle bakmayı çok iyi biliyorlardı ve kaleme aldıkları her eseriyle de insanlığa bu hakkaniyetli ve derin okumaları mümkün kılacak bir bakışı anlatmaya çalışıyorlardı.

KAYNAKÇA

  1. Goethe, Doğu Batı Divanı, (Çev: Senail Özkan), Ötüken Yay., İstanbul 2009, s. 15.
  2. Goethe’den Seçme Mektuplar III, (Çev: Melahat Togar), K.B. yay., Ankara 1980, s. 90
  3. Goethe’den Seçme Mektuplar III, s. 116.
  4. Johann Peter Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar, (Çev: Mahmure Kahraman), Türkiye İş Bankası Yay., I. Baskı İstanbul 2007, s. 496-497.
  5. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergah Yay., İstanbul, 32. Baskı, s.113.
  6. Mithat Cemal, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, İş Bankası Yay., Ankara 1986, s. 89.
  7. Mithat Cemal, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, s. 131.
  8. Johann Peter Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar, 236.
  9. Johann Peter Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar, 688.
  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.