İçimizde Bir Ülke

Son kez dönüp baktı arkasına. Çocukluğunu geçirdiği, yollarında büyüdüğü, ekmeğini, aşını yediği ve nice çocukların hayat hikayesine şahit olduğu bu kasabadan ayrılmak hiç de kolay olmayacaktı anlaşılan. Eşyalar kolilere sığıyordu da mazinin araladığı perdeden sızan hatıralar ancak bir gönle sığı(nı)yordu. Henüz kapatılmamış olan kutuya yöneldi, biraz karıştırınca saçılıverdi etrafa takvim yaprakları gibi fotoğraf kareleri. Ardından film karesi misali canlandı anılar.

Bahar demek, kapının önündeki kayısı ağacı, vişne ağacı, kiraz ağacı demekti. Caminin avlusundaki kuşburnu, armut, bademdi. Onların gelin duvağını anımsatan beyaz çiçeklerle donanışı hayal dünyalarına işlenen gergefti. Bir çocuğun büyümesine şahit olmak gibi meyvelerin olgunlaşmasına şahit olmak, her anını gözlemlemek dünyanın en güzel deneyimiydi. Ve o ağaçlara kurulan salıncaklar, hamaklar… O ağaçlara tırmanıp yeşeren umutlar vardı. Boy uzatmak için öyle balık yağlarına, vitamin-minerallere gerek duyulmaz birebir doğadan karşılanırdı tüm bu temel ihtiyaçlar. Bir çocuğun ikinci yuvası, herkese Halil İbrahim sofrasını açan tabiatın bekçileriydi. Öğle vakti güneşe küsen, çam ağaçlarının gölgesine sığınır, onunla avunurdu. Pazarda henüz oyuncak bebeklerle, arabalarla tanışmamış masum yüreklerin ilk oyuncağı çam kozalakları olurdu. Sabırlı olanlar kozalakların bir gül gibi yaprak yaprak açmasını bekler, acelesi olan evine götürür, birkaç fırça darbesiyle renk katardı bu doğal güzelliğe.

Ve baharın da gelgitleri olurdu insanlar gibi. Kimi zaman rüzgârlarını estirir, günlük güneşlik havaya aldanıp piknik yapmaya gidenleri yerinden ederdi. Sıcacık bazlamanın arasına tereyağını, peyniri sürenler tek lokmada yemeye çalışırdı. O hengamede bile anne eli değen her yiyecek ayrı bir tat bırakırdı damaklarda. Rüzgâra kızılmaz, aksine rüzgâr, semaya yapılan yolculuğu getirirdi akıllara. Gökkubeye kanatlanan poşetten yapılmış uçurtmalar, süzüle süzüle yol alırdı.

Akşam ezanıyla birlikte yavaş yavaş siyaha çalan bir sükûnet kaplardı etrafı. Evinin yolunu tutanlar, yarınlara mutlu uyanmak için düşlere yatarlardı. O düşlerden önce gökyüzünün kandillerini seyre dalarlardı. Göz kırpan yıldızlarla hemrâh olunur, bilmeceler söylenirdi. Aya bakılır, tekerlemeler okunurdu. ‘‘Ay dede, ay dede! Yolculuğun nereye?’’

Fotoğrafı albüme koyarken arkasındaki tarihe ilişti gözü. ‘‘Hey gidi günler!’’ diyerek derin bir iç çekti. Gönle sığmayan anılar gözlerden taşıp, kirpiklerden akıverdi damla damla. Ve o damlalar mısra mısra işledi gecenin kalbine:

‘‘Günün sonu akşamdır ve akşam hüzün biraz
Sokaklarda bir rüzgâr unutmayı uyutmaz
Fotoğraflar içinde gülmeye özensek de
Ay tutulmuş gecedir içimizde bir ülke’’

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Şemsiye

Son kez dönüp baktı arkasına. Çocukluğunu geçirdiği, yollarında büy&uum...

Gülden Terazi

Son kez dönüp baktı arkasına. Çocukluğunu geçirdiği, yollarında büy&uum...

Sen Güle Bakıyorsun

Son kez dönüp baktı arkasına. Çocukluğunu geçirdiği, yollarında büy&uum...