Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Hz. Ömer ve Adâleti

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

“Benden sonra bir peygamber gelseydi bu, Ömer olurdu.”

(Tirmizî, Menakıb ,48.)

Uzun bir süre sonra tekrar merhaba…

Hem ‘merhaba’ demenin heyecanını hem de Hz. Ömer (ra)’i anlatmanın heyecanını taşıyorum satırlarımda…

Bir de ek: Ay geçmiyor ki; bir sahabe efendimiz hakarete uğramasın, bir sahabe efendimiz tenkid edilmesin.

Geçen ay bir ipsiz, sapsız partinin ağalık, beylik lafları ile meşhûr bir milletvekili tv programında Hz. Muaviye’yi eleştirecek ya güya; tüm sahabîleri töhmet altında bırakıverdi. Neymiş; Hz. Peygamber’in nâş-ı şerifi ortadayken sahabîler hilafetin peşine düşmüşler, hepsi vefasızmışlar bilmem ne…

Daha başka şeyler de söylüyor ve hatta programın sunucusu da ‘pişmiş kelle’ gibi sırıtıyor falan ama şimdi videoyu açıp tekrar sinirlenmek istemiyorum. Çünkü ilkinde gerektiği kadar sinirlenmiştim, bir sürü sövüp saymıştım falan… Yâ hû birader; iş siyasete kaçacak biraz ama sen makam-mevkî için teröristlerin vagonu olmuş bir partidesin, doğru mu? Sen kabul etsen de etmesen de böyle… Hapisteki terörist; senin genel başkanınla kahvaltı yapmak istiyorum diye haber gönderiyor. Senin partinin bilmem nereden sorumlu genel başkanı il başkanımız falanca örgütten diyor. Sen bunların hepsine beygir gözlüğü takıyorsun ama iş sahabeye gelince lafını budaktan sakınmıyorsun! Oha! Çüş! Yuh!

Yâ hû hele senin abdestin var mı, hele ağzın, dilin, damağın temiz mi? Bir besmele çek be adam! Sen kimsin? Kravatı bağlayan hüküm makamı, neticesini sıcak koltuğa koyan karar merciî oluveriyor bu ülkede… Ne güzel!

Gelelim yeni mevzuya.

Bir partinin gençlik kolları, genç üyelerine kim olduğunu hatırlatmak amacıyla Mus’ab b. Umeyr’den başlayarak bazı dini-tarihi şahsiyetleri sıralamış ve “Sen bu’sun, şu’sun” demiş. Bu bir dursun.

İkinci olarak yine bir partinin nesi olduğunu hiç merak etmediğim bir gevşek de, bu video hazırlayan partinin Hz. Mus’ab’dan bahsettiğini malzeme yapmak için muhtemelen Google’a bakmış ve İslam’dan önce zengin ve giyinmeyi sever cümlesini kopyalamış ve yaşasaydı partinin gençlik kolları başkanı ya da ihale takipçisi olurmuş-muş. Şimdi önce şu partiye iki lafım var:

Menfaât, makam, mevki, zenginlik, şatafat uğruna çalışan; davayı sadece dillerde bir şarkı gibi okuyan gürûhlara “Sen Mus’ab b. Umeyr’sin” demek n’ola?

“Mus’ab b. Umeyr gibi ol, onun yolunda yürü” demek var, “Sen O’sun” demek var. Adama “höst” derler önce.

O partisini de partisinde ne olduğunu da hiç önemsemediğime gelince…

Kardeşim Arapça Nutuk göndermeyi akıl edeceğinize, keşke Mus’ab b. Umeyr hakkında iki, üç cümle okumayı akıl etseydin!

Neyse geçelim. Bu konuda çok doluyum. Biraz daha uzarsa, yazı mazı kalmayacak bir ‘hakaratnâme’ye dönüşecek, iyisi mi susayım ben.

Hz. Ömer demiştik.

Her sahabî efendimizin bir hususiyeti var.

Hz. Ebûbekir’in sıdkı, Hz. Osman’ın hayâsı, Hz. Ali’nin yiğitliği, Hz. Hamza’nın cesareti, Hz. Sa’d’ın Hz. Rasûlullah’ın ‘dayısı’ olması, okçuluğu, Hz. Ebû Hüreyre’nin ‘hadis rivayeti’, Abâdile-i Seb’a’nın ilim, tefsir, hadis hususiyetleri, ilim ve hikmet birincilikleri… Hz. Ebû Zerr’in korkmadan her dâim hakkı söylemesi, Hz. Amr’ın dehâsı gibi… İşte Hz. Ömer’in hususiyeti de ‘adâleti’. Bu yüzden O’nun bir lakabı vardır: Fâruk. Hakk’ı batıldan ayıran. Adaletin güneşi Hz. Ömer, peygamberler başbuğunu öldürmeye ve bu yolla ebedî ölmeye giderken; Allah’ın büyük lütfu ile yoldan çevrilip Hz. Peygamber’in huzurunda şehâdet ile ebedî ölmezlerden olmuş, Hz. Rasûlullah’dan çeşitli iltifatlar almış, dahası Hz. Rasûlullah; kendisini Hz. Ömer ile takviye ettiği için Allah’a hamd etmiştir. Hayatı hakkında kitâbî bilgiler vermekten ziyade adaleti/hakkı üstün tutuşu ile ilgili birkaç misâl vereyim, bitireyim yazımı.

‘Hakkı üstün tutuşu’ dedik. Ben bunu şu olaydan başlatmak istiyorum.

Hz. Ömer, İslâm ile Hz. Peygamber’in huzurunda şereflendikten sonra şöyle demiştir:

“Eğer davamızda haklıysak dinimizi böyle gizli yaşamamıza gerek yok” demiş ve Kâbe’ye gidilmesini istemiş ve bunun üzerine Müslümanlar, Hz. Peygamber’i aralarına alarak iki saf hâlinde Kâbe’ye yürümüşler. Rasûlullah’ın o gün hak ile batılı birbirinden ayırdığı için Hz. Ömer’i “Faruk” diye isimlendirdiği rivayet edilir. Hz. Ömer’in, İslam’dan önce de arası bozulan şahıslar ve hatta kabileler arasında sulhu sağladığı rivâyet edilir. Hz. Peygamber’in ‘Beni iki Ömer’den biriyle destekle’ diye dua ettiğini de burada yazmak elzem. İki Ömer’den birisi Hz. Ömer diğeri Ebu Cehil -Amr b. Hişam-. Çünkü her ikisi de hak ve hukuk üzerinde mütehassıs şahsiyetlerdi. Nitekim Ebu Cehil’in eski lakabı ‘Ebu’l-Hakem’ idi.

Hz. Ömer, Bedir Gazvesi’nde Kureyş’in büyük komutanlarından biri olan Ebu Cehil’in kardeşi As b. Hişam’ı öldürdü. Aynı zamanda müşriklerden de yetmiş esir alındı. Bu esirlere nasıl muamele edileceği konusunda sahabîler arasında farklı fikirler konuşuldu. Hz. Ömer, Müslümanların kan bağına dayanarak kimseye farklı davranmamasını, esirlerin her birini kendi akrabası tarafından öldürülmesi fikrini ileri sürmüştü. O (ra) ise, şöyle demişti: “Böylelikle Allah, kalplerimizde müşriklere karşı bir meylimizin olmadığını bilsin. Bunlar küfrün ileri gelenleri ve liderleridir.” Akrabasından olan esirleri bizzat kendi eliyle öldüreceğini söylemişti. Yani Hz. Ömer Efendimiz, imanı ve imanın gereklerini akrabalık bağından daha ileri tutmuştu.

Hz. Ömer, Rasûl-i Kibriya Efendimiz ve Hz. Ebûbekir’den sonra İslam halifesi olmuş ve raşid halifeler döneminin en ihtişamlı dönemini yaşatmış, adalet hassasiyetiyle İslam’ın nuru olmuştur. Halifeliği sırasında halkın tüm ihtiyaçlarını gözetmiş, onların dertlerine elinden geldiğince bizzat çözümler sunmuştur. Halkının can ve mal güvenliğine önem vermiş ve hilafet sorumluluklarını büyük bir özveriyle üstlenmiştir.

O (ra): “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım.” (İbn Sa’d, c. III, s. 284)diyerek bu konuya verdiği önemi ifade etmiştir.

Hz. Ömer’in bu hassasiyetleri, halife iken halka yapmaları ya da yapmamaları konusunda bir karar aldığında, bunu ilk önce öz nefsinde ve âilesinde tatbik etmiş daha sonra insanlara kararını bildirmiştir. Hz. Ömer-i Fârûk’un gözünde bir vali, toplumun bir ferdi gibiydi. Adaleti tesis ederken bir valiye iltimas göstermezdi. Nitekim bir hutbesinde: “Ey insanlar! Sizi yönetmek üzere tayin ettiğim bir memurdan cefa görürseniz, hemen bana bildirin. Allah’a yemin ederim ki, öyle bir yöneticiden kesinlikle hakkınızı alır ve kısas uygularım.” demişti.

Nâfi’den rivayet edildiğine göre:

Hz. Ömer (ra), ilk hicret eden sahâbîlere dörder bin, oğlu Abdullah’a da üç bin beş yüz dirhem maaş bağlamıştı.

“Oğlun da ilk hicret edenlerden biridir. Onun hakkını niçin kıstın?” diye sordular. Hz. Ömer ise şu cevabı verdi:

“Oğlum babasıyla birlikte hicret etti. Bu sebeple yalnız başına hicret edenlerle bir tutulamaz.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 45)

Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz, bir savaş sonrası ganimetleri taksim etti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu. Oğlu Abdullah b. Ömer, babasına:

“Bu kumaş tek başına ne benim ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sana vereyim de kendine güzel bir elbise yaptır.” dedi. Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ın hediyesini kabul etti ve bir elbise yaptırdı.

Birkaç gün sonra, üzerinde yaptırdığı bu elbise olduğu hâlde bir konuşma yapmak için minbere çıktı ve:

“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” dedi. Tam bu esnada arka saflarda biri itiraz etti.

“Ey müminlerin emiri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çünkü sen, Allah ve Rasûlü’nün yolundan gitmiyorsun!” dedi.

Hz. Ömer, bu büyük iddia karşısında:

“Neden?” diye sordu.

O zat bu sözlerini şöyle izah etti:

“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği halde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptırmışsın!”

Hz. Ömer, bunu duyunca rahatlamıştı. Cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah (ra.)’a işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp aralarında geçen konuşmayı anlattı ve payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi. Halk bu izahtan memnun oldu ve bu esnada “Rasûl’ün yolundan gitmiyorsun” suçlamasında bulunan zata baktılar. O zat ayağa kalktı ve:

“Şimdi konuş, ey müminlerin emiri! Şimdi seni dinliyorum ve sana itaat ediyorum.” dedi.

Hz. Ömer Efendimiz, bunun üzerine şöyle dua etti:

“Ey Rabbim! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan dolayı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin.”

Hz. Ömer, sık sık Medine sokaklarında dolaşır, halkın durumuna vakıf olmak isterdi. Bir gece dolaşırken bir evden çocuk ağlamaları duydu. Annelerine, çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın da iki günden beri aç olduklarını, bundan dolayı ağladıklarını, onları avutup uyutmak için boş tencereyi karıştırıp durduğunu söyledi. Hz. Ömer bu cevap üzerine irkildi.

“Biraz bekle, ben hemen geliyorum.” dedi.

Hemen koşup bir miktar un ve yağ sırtladı. Hizmetçisi de yanındaydı. Torbayı taşımak için ısrar ettiyse de Hz. Ömer:

“Kıyamet günü benim yükümü de taşıyacak mısın?” diyerek onun isteğini reddetti.

Şimdi anlatacağımız hadise konuyla ilgili anlatacağım son hadisedir. Bu menkıbeyi çocukluğumda okumuştum. O gün bugündür hep zihnimdedir. Menkıbe şöyle:

Hz. Ömer halife iken, bir gece makamına ashab-ı kiram efendilerimizden biri gelir ve selâm verip oturur. Ama selâmı alınmaz. Hz. Ömer önündeki işle meşgûldür ve konuk merak içinde bekler. İşini bitiren Hz. Ömer, önünde yanan mumu söndürdükten sonra ikinci mumu yakar ve konuğuna “Aleyküm selam…” der.

Konuğu sorar:

“Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve bir mumu söndürüp diğer mumu yaktıktan sonra konuşmaya başladın?”

Hz. Ömer cevap verir:

“Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle konuşmaya başladım.”

Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder:

“Ya Rabbi! Hz. Ömer’i bizim başımızdan eksik etme.”

Allah bize her konuda Ömerler nasip etsin.

Bi’l-hassa sahabeyi koruyacak, sahabenin hatırını çiğnetmeyecek Ömerler…

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.