Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Huylu Huyundan Vazgeçmiyor

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Sömürgeciler kendi çıkarları için gerekirse dünyayı yakmayı göze alabiliyorlar. Sömürgeciler uzun yıllardır milyonlarca insanın acı içinde ölmesinden zerre kadar üzüntü duymadılar. Bunun sebebi zihni alt planlarında yatıyor. Yaptıklarının meşru hakları olduğuna inanıyorlar. Bunu iki ana düşünce ile kendilerine hak görüyorlar. Bunlardan biri ‘Biz inanç olarak üstünüz’ ikincisi ‘Biz üstün bir ırka mensubuz. Bizim dışımızda geri kalmış bulunan toplumları güdülemek, kullanmak ve sahiplenmek bu yüzden bizim hakkımız.’ Buna inanıyorlar.
Darwinizm den etkilenen bu alt bilinç biyolojik âlemde güçlü olanın hayatta kalma prensibine bağlı olarak güçlü devletlerin başka toplumların üzerinde hak iddia etme ve kendilerinin ne olursa olsun ayakta kalmaları bahasına onların yok olmasını meşru kabul etmelerinde gizli.
Bu zihniyet “Başkalarına hâkim olmak ve değerlerini elde edip değiştirmek bizim hakkımız. Bizim var oluş sebebimiz budur.”
Bu düşünce sebebiyle kendi dillerini ve kültürlerini sömürdükleri ülke haklarına zorla ya da değişik yollarda dikte etmelerine sebep oluyor.
Günümüzde gücünü giderek kaybetmiş bulunmasına rağmen Fransa bu düşüncenin en önemli aktörlerindendir.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron “Sömürgecilik Fransa Cumhuriyeti’nin büyük ve ciddi bir hatasıydı” demesine rağmen bilinçaltında hala eski sömürgecilik günlerinin özlemi içinde kıvranıyor.

Fransa Madagaskar’da, Kamerun’da, Cezayir’de ve daha pek çok ülkede yüzbinlerce insanın acımasızca öldürülmesinden sorumludur.
Bunun gibi sömürge imparatorluğu kuran Fransa İngiltere ve Portekiz gibi 15. yüzyıldan itibaren Afrika’da büyük acılara sebep olmuştur.
Tütün, pamuk, şeker, pirinç üretimi için çalıştırılan kölelerin hayat koşulları o kadar ağırdı ki içlerinde 10 yıldan fazla yaşayabileni yoktu. Bunu bir sistematiğe bağladılar. Fransa için siyah köleler “mobilya” kategorisindeydi. 14. Louis döneminde “Siyah Yasa” adıyla çıkarılan mevzuatın 44. maddesine göre, siyahlar açık arttırmada satılabilirdi; 28. maddesine göre, köle hiçbir şeyin sahibi olamazdı; 30 ve 31. maddeye göre ise herhangi bir şekilde olayın kurbanı dahi olsa adalet mekanizmasından istifade edemezdi. Köle ancak sahibine tokat vurur yahut onun atını ya da ineğini çalarsa, 35. maddeye göre ölüm cezasına çarptırılırdı; 38. maddeye göre kaçmaya kalkarsa kulakları kesilirdi.
Fransız Devrimi ile birlikte, Fransızlar Afrika’daki “ilkel insanlara” medeniyet getirme iddiasına soyundular. 1889’da Paris’te “Eşitlik, adalet, dayanışma” sloganlarıyla Fransız İhtilali’nin yüzüncü yılı kutlanırken, sömürge ülkelerinden getirilen insanlar da “insan hayvanat bahçelerinde” kafesler içinde sergileniyordu. Demir kafeslerin üzerinde: “Yiyecekleri verildi; lütfen yiyecek vermeyin!” yazısı kendilerinin dışında başka toplumlara nasıl baktıklarının en açık delili.
Fransa köleliği 27 Nisan 1848’de kaldırdı. Kölelik kalkmıştı ama Afrikalılar hâlâ o kadar ağır koşullarda çalıştırılıyorlardı ki ölüyorlardı. Tarihçi Antoine Madounou’nun tespitine göre, mesela Afrika’dan çıkacak malların daha kolay taşınması için 1921’de Kongo’yu uçtan uca kesen bir hat olan Pointe-Noire ve Brazzaville arasındaki demiryolu inşaatında, ağır koşullara dayanamayan 30 bine yakın insan öldü. Bu insanlar sadece çalıştırılmadılar, Fransa için savaştırıldılar da. Birinci Dünya Savaşı’nda Fransız bayrağı altında 135 bini Avrupa’da olmak üzere 200 bin Afrikalı savaştı.
Sömürge yönetimi altındaki Madagaskar, Kamerun ve Cezayir bağımsızlıkları için ayaklandıklarında yüz binlercesi acımasızca öldürüldü.
Bazı sömürge ülkeleri 1960’dan itibaren bağımsızlıklarını kazandığında dahi, Fransa ayrılmadan önce ülkelerini yok etmesin diye, “sömürge borcu” adı altında bu ülkeyle borç anlaşması yapmak zorunda kaldılar. Mesela Togo için 1963’te bu borç ülke bütçesinin yarısına yakındı. Diğer taraftan, bağımsızlıktan sonra, 1961’den itibaren 14 Afrika ülkesi Benin, Gine Bissau, Fildişi Sahili, Mali, Çad, Togo, Kongo Brazzaville, Ekvator Gine’si, Gabon, Orta Afrika Cumhuriyeti, Nijer, Senegal, Burkina Faso ve Kamerun yaptıkları anlaşmalar neticesinde ulusal rezervlerini Fransız Merkez Bankası’nın kontrolüne verdiler.
Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac bir keresinde “Demokrasi Afrika için lükstür” sözünü hiç utanmadan sarf etmişti.
Nitekim 1960’dan sonra, Afrika’da eski Fransız sömürgesi olan 16 ülkede birbiri ardınca askeri darbeler gerçekleşti. Askeri darbeleri de iç savaşlar takip etti; bazen de Fransa’nın desteğinde kurulan diktatörlükler. Fransa’dan bağımsız siyaset izlemek isteyen devlet adamları ise lejyonerler tarafından girişilen darbelerin kurbanı oldu. Buradan anlıyoruz ki Demokrasi Afrika için ölüm demekti!
Cumhurbaşkanı Chirac günah çıkarır gibi: “Biz dört buçuk asır boyunca Afrika’nın kanını akıttık. Sonra hammaddelerini gasp ettik, yağmaladık. Din adına kültürlerini yıktık. Bugün tabii bu nev’i şeyleri daha usturuplu, daha şık yapmak gerekiyor. Bir şey unutuluyor. Fransızların cüzdanındaki para sadece buradan değil belki, ama büyük bölümü yüzyıllardır Afrika’nın sömürülmesinden geliyor. Cömertlikten söz etmiyorum, bir parça sağduyu, adalet… Onlardan alınanın geri verilmesi için… Bu, yakın gelecekte karşılaşılabilecek çok kötü siyasi sonuçlar ve sarsıntılardan kaçınmak için o kadar gerekli ki!” Fakat Chirac Fransa’nın Yahudi soykırımındaki rolünü tanımasına karşılık, ülkesinin Afrika ve sömürge geçmişi konusunda herhangi bir resmi adım atmadığı gibi, resmi bir itirafta dahi bulunmadı.
Sosyalist lider François Mitterand 1957’de Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığı dönemde içişleri bakanı sıfatıyla şöyle söylemişti: “Afrika olmadan Fransa’nın 21. yüzyılda hiçbir tarihi olamaz”. Jacques Chirac ise cumhurbaşkanıyken şöyle demişti: “Afrika olmadan Fransa üçüncü dünya gücü seviyesine iner”.
Fransa’nın halen Orta Afrika Cumhuriyeti, Gabon, Senegal ve Fildişi Sahili ile arasında halen devam eden savunma işbirliği anlaşmaları, Paris’e bu ülkelere doğrudan askeri müdahalede bulunma imkânı da veriyor. Fransa’nın en büyüğü Çad’da olmak üzere, Fildişi Sahili, Gabon ve Senegal’de toplam dört askeri üssü var. Afrika’nın güneydoğusunda Angola, Gabon ve Kongo Fransa’nın petrol çıkardığı ülkeler. Elmas ve koltan madeni temin ettiği Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve diğerleri Fransa için çok kıymetli.
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron döneminde Fransa’nın Doğu Akdeniz’e ilgisi arttı. Fransa’nın bu çerçevede kendisine Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler de edindiği, darbeci General Halife Hafter ve YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği görülüyor.

Fransa’nın bu politikası Libya, Suriye, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları meselelerinde kendine alan açmaya çalışıyor. Bunu hem kendi iç politikası hem de Almanya’ya karşı üstünlük elde etmek için yapıyor.

Bu doğrultuda hegomonik oyunları bozan Türkiye’ye geri adım attırmak istiyor. Macron bunun için her olanağı kullanıyor. Lübnan’da da Türkiye konusunda da aynı hatayı yapıyor. Macron, bu sorunları tek başına çözebileceğini düşünüyor ve AB’den ayrı hareket ediyor. Oysaki Akdeniz’de sorunu tek başınıza çözemezsiniz. Doğu Akdeniz ve Lübnan dosyasındaki ortak hata, dünyaya ders vererek ve kurtarıcı rolüne soyunarak bu topraklara gidip sorunları çözeceğine inanması. Oysaki mazisi bunun için hiç de iyi referans sağlamıyor.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.