Hisseyi Hisset!

Aylar geçer duyguları yaşarız. Yıllar geçer duygulara alışırız. Zaman geçer yeni duygulara koşarız. Bazılarını anlatırız bazılarını da anlatamayız. Hatta anlatmaktan sakınırız. Nice hissiyatlar vuku bulur da tanımlayamayız. Yorulduğumuzu düşünürüz. Hiç idrak eder miyiz, geriye kalan zamanlarımızdan harcarız.

Geçen yıl, bir hafta kamp yapmak için Manisa’da kalmıştık. Yaklaşık iki yüz kişiydik. Gruplara ayrılmıştık. Her grupta ortalama on beş kişi olmak üzere toplam on iki grup oluşturulmuştu. Grup arkadaşlarım Ebrar, Tuğba, Melike, Gülsüm, Dilba, Hatice… Çok güzel insanlarla tanışmıştım. Yeni arkadaşlıklar kazanmıştım. Dolu dolu geçirdiğimiz günlerin dördüncü gününde yeni yerler keşfetmek için sabahın erken saatlerinde uyanmıştık. Kahvaltılarımızı yapıp heyecanla kamp alanının önünde bekleyen otobüslere binmiştik. Toplam dört otobüs vardı. İlk rotamız Soma Şehitleri Mezarlığıydı. Kamp alanına çok uzak değildi. Yirmi dakika içerisinde ulaşmıştık. Çok büyük olan mezarlık, derin manalarla karşılamıştı bizleri. Soma şehitlerinin bulunduğu alan için yokuş çıkmamız gerekiyordu. Mezarlıkta dikkatimi çeken yokuş boyu köşelere konumlandırılmış camdan kutular olmuştu. İçlerinde çok fazla Kuran’ı Kerim ve dua kitapları bulunmaktaydı. Tırmanışın ardından Şehitlerin bulunduğu alana ulaşmıştık. Adeta güller, sümbüller, bülbüller… Duygulanmamak elde değildi. Maden’deki facia, gönüllerde derin yaralar bırakmıştı. Derin yaralar şehitlik alanında direkt gönle çarpıyor, gözyaşlarına dönüşüyordu. Kiminin yaşı on altı kiminin ki altmış altıydı. Tam tamına 301 işçi, şehit olmuştu. Kiminin vücudundan kalan parçalar burada toprak altındaydı; kiminin anıtlara kazılmış isimlerinden başka bir şeyi kalmamıştı. Gözlerimin önüne Hadimü’l Haremeyn Yavuz’dan, Sultan Selim Han’dan dizeler gelmişti:

“Gamına gamlanıp olma mahzun,
Demine demlenip olma mağrur,
Ne dem baki ne gam baki, ya Hû!”

Bir mezarımız dahi olmayabilirdi. Fanilikle yoğrulmuş bir âlemdi burası. Nedendi bunca şikâyet, bunca enaniyet. Koştuğumuz ve kovaladığımız neydi? Yaklaşık bir saat mezarlıkta kaldıktan sonra oradan ayrılmıştık.

Sardes Antik Kenti’ne gitmek üzere kamp otobüslerimize tekrar binmiştik. Hayat çok garipti. Onca mezarı görüp ölümün idrakinden uzaklaşmak çok kolaydı. Nasıl oluyordu da ölüm bir anda zihinden uzaklaşıyordu. Yanımda bulunan arkadaşlarımla pek çok konudan açılan muhabbetler yol boyu bize eşlik etmişti. Yaklaşık bir saatin ardından Antik kente ulaşmıştık. İzmir’e seksen kilometre yakınlıkta bulunuyor, Manisa’nın Salihli ilçesi sınırlarında yer alıyor, Lidyalılar döneminden kalmış. Esrarengiz mimarisi bütün ihtişamıyla gözlerimizi kamaştırmıştı. Zaten mistik olan her şey dikkatimi her zaman celbetmiştir. Bu kentin, kalıntıları da öyleydi. Daha gezmeye başlamadan yüzyıllar öncesine götürmüştü beni. Tıpkı resimlerini sık sık gördüğüm Ürdün’de bulunan, hemen hemen çoğumuzun bildiği Petra Antik Kenti’ni andırıyordu. Ah Petra… Çok küçük yaşlarımdan itibaren beni davet ediyor gibi. Rehberimiz Sardes’i anlatmaya başlamıştı. Çok önemli noktalara değiniyordu. Bütün kampçılar rehberin anlattıklarına dikkat kesilmişti. Her zaman yanımda bulundurduğum seyahat defterime anlatılanların çoğunu not almıştım. Bugünkü kalıntılar Sardes kentinin çok küçük bir bölümüymüş. En çok ayakta kalmaya direnen yapılar, döneminin hamamı ve görkemli duruşuyla Gymnasium adı verilen bir başka ifadeyle okul olarak kullanılmış yapıydı. Büyük bir matematik becerisi gerektirdiği apaçık ortadaydı. Pek çok mühendise, mimara ve matematikçiye fikirler sunmak için bekliyordu. Kentin geri kalan kalıntıları ve devam eden kazı çalışmaları da dikkatleri üstüne çekmeyi başarıyorlardı. Büyük ayinlerin gerçekleştirildiği Sinagog ve tabanına döşenmiş mozaiklerden de bahsetmek gerek. Rehberimizin anlattıklarına göre kalıntıların bir kısmı da Roma döneminde, şehrin dükkânları olarak kullanılmıştı. Dükkânların altından borular ile termal sular geçirtilip ısıtma sistemi uygulanmıştı. Böylece termal su ile ısıtmayı ilk bulan kent olarak kayıtlara geçmişti. Pek çok kitabeye de rastlamıştık. Hepsi çok estetik görünüyorlardı. Önceden toplumlar sanata daha çok mu ilgi gösteriyorlardı? Soru işaretleri bir bir sıralanıyordu zihinlerde… İki saate yakın Sardes’i keşfetmek için sürenin sonuna gelmiştik. Birbirinden güzel fotoğraflar çekmiştik. Otobüslerin bulunduğu alana doğru gitme vakti gelmişti. Bu antik şehir de bana çok farklı deneyimler kazandırmıştı. İnsan olarak hepimizin yeni tecrübeler kazanması gerekiyormuş. Eğer hep aynı çevrede yaşarsak ve gezersek lütufları ve ikramları yakalama ihtimalimiz düşüyormuş. Yanımda Tuğba vardı. Kampçılar toplanana kadar otobüslerin bulunduğu alanda ki dükkânlara baktık. Hediyelik eşyalar çok güzel görünüyorlardı. Fakat çok pahalıydılar. Tuğba iki magnet aldı. Tanımadığım gruplardan kampçılar da diğerlerini bekleyene kadar sular ve sodalar aldılar. Kampçılar toplandı ve tekrar otobüslere bindik. Ağustos ayının tam ortaları olduğundan ve vakit öğleye doğru ilerlediğinden güneş bütün sıcaklığıyla üzerimizdeydi. Kıpkırmızı kesilen yüzüm ve sıcağa meydan okumaya çalışan gri renkli başörtüm güneşe aldırış etmiyordu. Yeni yerler keşfetme arzusu, her düşüncemin önünde güvenlik görevlisi gibi bekliyordu.

Sıra Sardes Artemis Tapınağı’nı gözlemlemekteydi. Sardes Antik Kent’ine pek uzak sayılmazdı. Zaten ikisinin de birbiriyle bağlantılı olduğunu öğrenmiştim. Yüz yıllarca Lidya Krallığına başkentlik yapmış Sardes, Roma dönemine de eyalet merkezliği yapmış aynı zamanda Bizans döneminin de Piskoposluk merkezi olarak etkin bir rol üstlenmişti. 14 asır boyunca önemini hiç kaybetmemişti. Sardes Artemis Tapınağı ise sıcak kuru bir çölü anımsatan muhteşem konumuyla ve iki antik sütunuyla akıllara meydan okumaya devam ediyor. Salihli diyerek bilenen ilçenin ovasında yer alıyor. En eski mabetlerden biri olarak biliniyor. Fakat daha çok adli işlemler için kullanılmış. Etrafta görünen tümseklerin bir kısmı dağlardan bir kısmı da Anadolu’nun piramidi denilen Lidyalılara ait yapılardan oluşuyor. Hatta meşhur Antik Yunan Tarihçisi ve yazarı Heredot ünlü Historiai’sinde bu muhteşem yapılardan söz etmiş. Dağlar ise Bozdağların kuzey etekleri boyunca doğu-batı uzunluğu kabaca 110 kilometreyi bulan dolgu depoları olarak uzanmış. İlk defa bu şekilde dağlar görüyordum. Üzerlerinde dans eden bulutlar tamamıyla tefekkür, teemmül, tezekkür… Ne de olsa insan, varlığındaki içsel enerjiyi dışa döndürdüğü zaman tabiatın sırlarını keşfetmeye başlıyor. Kalbeden akılla hareket edilmeli. O yüzden içsel enerji dışa döndürülmeli. Tapınakta yarım saate yakın kalmıştık. Kazı çalışmaları da yoğun bir şekilde devam ediyordu. Derken yine bir gezi noktasına veda etme vaktiydi. Fakat burada dağları ve gökyüzünü seyretmek kesinlikle bambaşka bir tattaydı. Tuğba ile antik betonların üzerine oturup etrafı bol bol seyrettik. Süre çok kısaydı fakat tadı damakta kalmalıydı. O da tam olarak sağlanmıştı. Verilen kısacık sürede fotoğraflar bile çekmiştik. Kampçıların yarısı burada pek mutlu görünmüyordular. Sanırım sıcaktan ve açlıktan yorulmuştular. Hatta kimisi otobüslerin bulunduğu bölgeden kazı alanına dahi girmemişti.

Ardından otobüslerimiz Kurşunlu Şelalesi olarak bilinen bir tabiat parkına yemek molası için uğramıştı. Son olarak “Her Kula Nasip Olmaz Kula” diyerek bilinen Kula’ya gidecektik. Tabi öncesinde mola verilmeli, yemekler yenmeli ve öğle namazları eda edilmeliydi. Yemeklerimizi yedik. Öğle namazını önceden araştırdığım Kula’nın tarihi mekânlarından olan, mısır tanelerini andıran minaresiyle dikkat çeken Kurşunlu Camide kılmak istemiştim. 1496 yılında Saruhanoğulları’ndan Hoca Seyfettin Bey yaptırmış. Tarihi olması, namazımı erteleme düşüncesi oluşturmuştu. Bu, ne kadar doğruydu? Daha sabah akıbetimizin neresi olduğunu görmüştük. Nasıl var oluyordu ömrün devam edeceğine dair senet düşüncesi? Anlaşılan ölüme olan idrak tam manasıyla anlaşılmamıştı.

Otobüslerimiz, Kula’ya yaklaşık bir saatte ulaştı. Osmanlı döneminden kalma evleriyle meşhur olduğunu daha önce çok kez duymuştum. Ruhu olan bir mekân… Ecdat bütün mimarilerini farklı bir muhabbetle nakış nakış dünyanın pek çok yerine işlemiş. Bunu özellikle ülkemizde nereye gidersek gidelim görmek mümkün. İlçenin girişinde bizleri belediye başkanı karşılamıştı. Samimiyeti ve misafirperverliği kesinlikle takdire şayandı. Rehberimizle tanıştırdı. Hemen ilçeyi gezme maceramız başladı. Açık bir müzeyi andıran Kula sokaklarında yaklaşık 1300 tarihi ev bulunuyormuş. 18. yüzyılda inşa edilmişler. Hele o sokakları… Daracıklar… Sıcaklık kırk derecenin üstünde olmasına rağmen sokakların çoğu evlerin gölgesinde kaldığından oldukça ferahtı ve serindi. Etrafın tarihi kokusuyla aniden geçmişte yolculuğa çıkıyorsunuz. Rehberimiz bir bir gezdirdi Kula sokaklarını. Hatta bazı evlerin hikâyelerini anlattı. Ardından günümüzde müze olarak kullanılan en tarihi konağa götürdü. Öğle vaktinin çıkmasına çok az bir süre kalmıştı. Öğle namazımı hala kılmamıştım. Fakat Kurşunlu camiyi bulamazdım. Rehberin gezimizi sonlandırmasını bekliyordum. O yüzden anlattıklarına hiçbir şekilde odaklanamıyordum. Kampçılara verilecek serbest süre içinde namazımı kılarım diye düşünmüştüm. Müzeden çıktık. Sokaklarda hikâyeler anlatmaya devam ediyordu rehberimiz. Yine hiç birini dinleyemiyordum. Yakınlarda bir mescit bulmalıydım. Etrafta minareler arıyordum. Ama hiçbir şekilde minare göremiyordum. Biraz daha yürüdük. Sokakta ki tarihi taşlara giden gözlerim ağlamaklıydı. Üzüntüm… Aman Allah’ım zikir sesleri duymaya başladı bir anda kulaklarım. Hemen sesin geldiği tarafa başımı çevirdim; caminin yanından geçmesin mi ayaklarım. İnliyordu kapısının eşiği. Şükre kavuşan yüreğim… Aklımda nice hikmet pınarlarının şırıltısı... Bir taraftan da kamp liderlerimizden serbest sürenin başladığına dair sesler geldi. Hemen namaza koşmalıydım. İkindi ezanına yarım saat kalmıştı. Tam camiye gireceğim anda başka gruptan olan Nursena ve Yasemin yanıma geldiler. Onlarda öğle namazını kılmamışlar. Benim gibi mescit arayışındaydılar. Kızlara camiyi gösterdim. Hızlı adımlarla zikrin hoş sadalarında camiye benden önce girdiler. Tebessümleri hala gözlerimin önünde. Tebessüm ettiriyor bir yandan da bu satırları yazarken bana. Gülsüm’ünde benim gibi namazını ertelemişti. Beraber Kurşunlu Cami’de kılma kararı almıştık. Hemen onu bulmalıydım. Fakat kalabalıktan onu yakınımda görememiştim. Koşarak Gülsüm’ü aramaya gittim. Bir iki dakika içinde şükür ki buldum. Beraber camiye doğru koştuk. Zikre devam ediyordu imam efendi. Caminin kapısından giriş… Küçücük bir avlu ve yükselen zikir sesleri. Hakk’ın esmasının sesleri… Gülsüm yüzüme hayretlerle bakıyordu. Gözlerini büyüterek heyecanla anın güzelliğini sözlerine döküyordu. Huzurun kendisi olmalıydı o an. Ezele ve ebediyete tecelli nidasındaydı. Namazlarımızı eda ettikten sonra zikirler de bitti. Ayakkabılarımızı giyerken küçük bir çocuk elinde gül suyuyla yanımıza yaklaştı. Masumene bakışlarıyla gül suyunu ellerimize döktü. Gülsüm’le göz göze gelişimiz… Çocuğa teşekkür ettik. Bayramlık giyen çocuklar gibi mutlu bir şekilde camiden ayrıldık. Hediyelik eşya dükkânlara karıştık.

Garipliğin bu kadarı ki camiyi ne Nursena ne Yasemin ne Gülsüm ne de ben hiç birimiz fark etmemiştik. Daha doğrusu minaresini dahi görmemiştik. Önünde bulunan ağaçlar ve tarihi evler arasında saklanmış gibiydi. Kimden saklanıyordu bilemem. Çok küçük bir cami. Tabelasında da “Çarşı Cami” yazıyordu.

Çok güzel bir gündü. Çıkarmamız gereken nice hikmetler vardı. Kitaplığımla vakit geçirirken hatırıma gelmişti bu hikmetli gün. Birkaç saniyede aklımda dolandı. Nasıl oldu da birkaç saniyede bir günün tamamı aklımda dolaştı?

Tekrar tekrar hatıra getirmek gezi ve ziyaret anılarını, ya da yaşadığımız bazı anıları hatta bütün anılarımızı… Zaman içinde zaman sanki. Dönem içinde dönem açtırıyor insana duygular. Ya da zamanlar mı bükülüyor ki?

Aklın zekâtını vermek mümkün mü? Atardamarlarda ki muazzamlığı yakalamak peki? Takrir edilen bütünlük, samanyolundaki gizemleri çözmekle aynı görünüyor. Yapboz parçalarını birleştirmek zihinde hemen zor kavramını öne çıkarıyor. Parçadan bütünü görmek güç istiyor. Yaşadığımız bazı hatıralar durup dururken nasıl oluyor da zihinde ön plana çıkarılıyor? Yolculuk şimdiki zamanda aksederken nasıl oluyor da geçmiş zamana doğru seyrini değiştiriyor. Zihin, yaşamış olduğu anı tekrar tekrar yaşıyor. Ruh geçmişe gidiyor. Beden ise şimdiki zamanda tutuluyor. Gelecek metaforunda ne oluyor peki?

Gelecek, geçmiş ve ait olunan zaman… Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi zaman çarkları bizi yürütüyor. Bazen çarklar paslanıyor bazen hızlı dönmek istiyor. Ne inişler belli merdivenlerden ne de çıkışlar.

Her hareket, sayılı nefeslerin tükenişi.
Her cümle, düşüncelerin kalıplara girişi.
Kalıplar düşünce için ne yetersiz ne yeterli.
Aslolan hissenin hissedilişi.

(1) Yorum
  • Sümeyya hanım, kaleminize, yüreğinize sağlık. Anılarınızı hissettirerek yazmışsınız. Yeni yazılarınızı heyecanla bekliyorum.

Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Aylar geçer duyguları yaşarız. Yıllar geçer duygulara alışırız. Zaman geçer yen...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Aylar geçer duyguları yaşarız. Yıllar geçer duygulara alışırız. Zaman geçer yen...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Aylar geçer duyguları yaşarız. Yıllar geçer duygulara alışırız. Zaman geçer yen...