Hissenin Peşinde

Kıssalar bize uzun uzun okumaların ve zihni muhakemelerin varamadığı sonuçlara kestirmeden ulaştıran şifahi metinler. Bu aktarımın hayattaki katma değeri giderek unutuluyor ya da ilahî metinler, farklı anlayışların yeni sürümleriyle oku arkaya at kıvamında karşımıza çıkıyor. Cevheri fark etmeyi engelleyen ve tesiri azaltan bu yaklaşımdan farklı olarak vaktiyle “Kırbadaki Süt” kıssasına dair kafa yormuşluğumuzun serencamı aşağıdadır.

Kıssayı okuduğumda bugünün insanı en çok hangisinin yerinde olmak isterdi diye sordum kendime. Seyfüyiddin’in “Bilesin ki marifet, ıssız vadilerde kendini muhafaza etmekte değil, burada çıkındaki sütü akıtmamakta. Helali haramdan burada koruyabilmekte.” beyanı aslında beşerî hasletlerimize neyin katkı sunacağını kesin olarak ortaya koyuyor. Fakat biz hızın aşırılığından, toplum kirliliğinden ve dünyanın gidişatından yorgun düşmüş bir nesiliz gibi geliyor bana. Şerçoban’ın tercihi, bizim “bencilce” bir yaklaşımla bizim için elzem olabilir… zaman zaman hepimiz bu uzaklaşmayı yaşamak istiyor olabiliriz.

Şerçoban’ın insanlardan kaçışı ve olabildiğince uzak duruşu, ilk bakışta insanı imrendirecek kadar sükûnet ve sadelik vaat ediyor. Çünkü kendine bir nevi fildişi kule inşa etmiş görünüyor ve orada sanki kimse ona dokunamaz, zarar veremez ve günaha meylettiremez. Her ne kadar hayatın ve şehrin konforundan uzak durarak çile dolduran, yalnız, insan muhabbetinden mahrum biri olsa da, kendince “kirli” olan her şeyden uzak kalmak, bir nevi dünyayı cennete dönüştürmek anlamı taşıyor onun için. Yani günahları kilit altında tutmak gibi bir gayesi var. Yasak elmayı eline alıp seçimini yapmaktansa ağacından fersah fersah uzak durmayı yeğliyor. Çünkü mukavvemeti buna yetiyor. Zira kıssa bizzat bununla yüzleşiyor.

Bu kıssa zamansız, ancak kadim olduğu bilinen anonim bir metin. Dolayısıyla bu hikâyeyi anlatmayı gerektiren ortamdan çok daha karmaşık ve yıldırıcı bir hayatı yaşıyoruz bugün. Bana kalırsa bugünden bakınca Şerçoban’ın seçimi bizler için aynı zamanda lüksün karşılığı sayılır. Dağ başında yaşamak, kendimizden başka herkesten kopmak hali, ortalama olarak birçoğumuzun başa çıkamayacağı kadar uzak bir düş. Çünkü bu zamanda kimseye maddi ve manevi yük olamamak her zamankinden daha önemli. İnsanlar zamanın ve şartların getirdiği paylaşımsızlıkla başa çıkmaya çalışırken, hem kaçmak hem de bu kaçışın neye malolacağını bilmek istiyor. Kaçış artık bir riske dönüşüyor. İletişimsiz kalmak, maddi imkânlar müsaitse toplum nezdinde sizi kibirli de yapabilir. Diğer taraftan, iletişimin ayyuka çıktığı bir zamanda insanlardan uzak kalmaya bugün kimin tahammülü var, bu da farklı bir değerlendirme konusu.

Şerçoban, mecburiyetten değil, iradi olarak dağları seçti. Seyfiyüddin, dağların sükûnetinden mahrumdu. Ancak, etki-tepki, alış-veriş dünyasının içinde kendi sınırlarını görebilme ve uzak durması gerekeni keşfedebilme imkânına sahipti. Yani bugün birçoğumuzun -pratikteki yaklaşımlarımız ne olursa olsun- sahip olduğu imkânın ta kendisi.

Bu kıssa insana dair tüm tecrübelerden mahrumiyetin, kişiyi başkaları hakkında kınayıcı ve hor gören, belki de acımasız yaptığını vurguluyor. Zira her şeyden uzakta durmak bir çözüm değil, problemli bir seçim. İnsan insanı aynası iken, kendine şaşı bir bakış. Hastalıklara, ölümlere, kavgalara, küslüklere, barışmalara, iyi güne, kötü güne, paylaşıma şahit olmamış, yani insanla sınanmamış birinin hali pür melali denebilir. Hal böyle olunca kırbadaki süt bitiyor.

İnsanla sınanma hali ise hem ibret, hem şükür, hem de tövbe vesilesi değil mi? Hasta ziyareti, cenazeye iştirak, akraba ziyareti bundan tavsiye edilmedi mi?

***

Kıssa zihnimi toplumdaki şu tür karşılaştırmalara odaklamama sebep oldu. (Bu soruları başından beri çağrıştırdığı ve önemli bulduğum için yeni metinden çıkarmak istemedim.)

İlim mi, irfan mı?

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?

Teori mi, pratik mi?

Bu perspektiften bakıldığından hem İslam’ın özü, hem de içtimai hayatın getirdiği olumlu ve olumsuz tecrübelerin doğru bir algı sistemi oluşturması için her soruya verilecek cevap, biraz Saifyüddin’in kardeşine yönelik ikazının da bir yorumu olarak görülebilir.

Kur’an-ı Kerim, insanın kitabî anlamda tartışmasız tek rehberi. Peygamber Efendimizin hayatını bugüne intikal ettiren binlerce hadisin mevcut olması, İslamî kuralların kanıyla canıyla dünyada varlığını sürdüren insandaki izdüşümünü görebilmemize ve ideal olanla olmayanı mukayese edebilmemize imkân sağlıyor.

Peygamberimiz Hira’da uzleti yaşadı, Kur’an ile şereflendi. Uzlet ilahi ilmin aracısı oldu. İnsan ile iletişim kesildiğinde ilim akmaya başladı. Ama Peygamberimiz çarşıdan, mescitten, Ashap’tan, hatta müşriklerden kesinlikle uzak değildi. Tebliğ giderek kalabalıklaşan ortamlarda devam etti. Nitekim erkeklerinin mescide gitmesinin emir olduğu bir din ancak toplum içinde layıkıyla yaşanır düşüncesi akla geliyor ki, Medine, külliye ve devamında tekke ve dergâh unsurları toplum içinde yaşama kaidesini güçlendiriyor.

Bu bağlamda Serçoban’ın niyeti halis bile olsa, “süte sineği düşüren” düşüncesi, kendi gibi olmayanları zavallı ve kaybeden olarak görme yargısıydı. Yani kendinden başkasına sui zan içindeydi. Seyfiyüddin ise toplum içinde hem nefsini eğitmiş hem de helali bulabilmenin tecrübesini kazanmıştı. Gözünü haramdan sakınmasına gerek kalmadan kalbinin yönlendirişi ile haramı sayılacak kadını “bacı”dan ibaret görüyordu ve biliyordu ki, bu hal de her an kendisini terk edebilir.

Kırbadaki Süt

Issız vadileri kendine mesken edinen Serçoban’la, şehirde kundura tamiriyle uğraşan Safiyüddin, babalarının vefatından sonra buldukları geçim yoluna düşen iki kardeşti.

Serçoban; zorluklarla, günahla dolu şu aldatıcı dünyanın gafletine kapılmaktansa, kimsesiz bozkırlarda kendini korumayı seçmiş, çoban olmuştu. Ona emanet edilen sürüleri önüne katar ve Allah’ın dağlarında, vadilerinde harama bulaşmadan zikirle, tefekkürle yaşayıp giderdi. Ne onun tamah edeceği bir günah vardı o ıssızlıkta, ne de dünyanın bir hilesiyle karşılaşırdı. Böyle masum bir hayatı tercih ettiği için kendini takdir eder, böylece korunduğunu, kalbinin zikirle temizlendiğini, tefekkürle kemâlat basamaklarını tırmandığını hissederdi.

Aldanmaya gelmemişti dünyaya. Kalbin zikrini, dervişlik fikrini şu yalan dünyaya feda etmeye değer mi, diye düşünürdü. Onu muhafaza eden vadilerin tepelerinde uzaktan görünen şehre bakar ve ahalisine acırdı. Kim bilir nice hırsın, fitnenin, haramın çemberinde gafletlerinin farkında olmadan yaşayıp gitmekte idiler.

Şehre uzaktan her baktığında evvela orada yaşayan kardeşi Safiyüddin’i hatırlar ve onun günahla dolu şehirde ayağını kaydıracak bir harama çoktan kapılmış olduğunu düşünür ve onun için daha çok üzülürdü. Oysa ömrünü dağlarda geçiren Serçoban’ı herkes derviş fikirli, dili zikirli, sade halli bir Allah adamı olarak tanır ve anardı. Ama ya kardeşi, kim bilir hali niceydi?

Uzun zamandır merak ettiği kardeşini, sürülerin ağıllara alındığı kış mevsiminin ilk günlerinden birinde ziyaret etmeye karar verdi. Kardeşinin çarşıda küçük bir dükkân açtığını, kundura yapıp tamir ettiğini duymuştu. Fakat onu orada hiç ziyaret edememişti.

Nihayet ilk fırsatta kardeşi Safiyüddin için hazırladığı keçi sütünü bir kırbaya doldurup yola çıktı. Şehre varınca sora sora dükkânı buldu. Baktı, kardeşi içerde iki büklüm, elindeki kundurayı dikiyor. Sanki başka bir âlemdeymiş gibi dalıp gitmiş. İçeri giren Serçoban’ı ancak selamını işitince fark etti. Safiyüddin, karşısında kardeşini gördüğüne inanamayan sevinçli bir şaşkınlıkla doğruldu, gülerek selamını aldı ve onu hasretle kucakladı.

Derviş çoban da elindeki süt kırbasını duvardaki çiviye asıp kardeşiyle karşılıklı oturdu. Hal hatır sordular, hasret gidermeye doyamadılar. Derken sohbetleri dükkâna gelen bir kadın müşteriyle bölündü. Kadın ayağındaki kundurayı çıkarıp yırtığını gösterdi ve “Tamiri olur mu?” diye sordu. Safiyüddin kundurayı aldı, evirdi çevirdi, “Elbette olur.” dedi, “Hemen hallederim inşallah.”

Safiyüddin kadına bir çarık uzattı, “Bunu ayağınıza geçirin, yer soğuktur.” diyerek kundurayı tamire koyuldu.

O sıra bir sessizlik oldu. Safiyüddin işine, derviş çoban onun maharetli ellerine daldı. Genç kadın rafta duran yeni kunduralara bakmak için hareket edince, derviş çobanın gözü kadına ilişti. Kadın raftan bir kundura alıp incelerken, derviş çoban da dalgınlıkla kadının ellerini inceledi. “Ne zarif eller, ne endam…” diye geçirdi içinden. O andaki sessizlikte bir damlanın zemine çarptığında çıkardığı ses işitildi. Safiyüddin başını hızla çevirip sese baktı. Derviş çoban da uykudan uyanır gibi düşüncesinden utanarak sesin geldiği yöne çevirdi bakışını. Gördüler ki, duvardaki kırbanın sütü yere damlıyor.

Safiyüddin bu manzarayla oyalanmadı. Çok geçmeden işini tamamlayıp, “Buyrun bacım, kunduranız hazır.” diyerek doğruldu. Kadın da aceleyle ayakkabısına yöneldi, aldı ve ayağına giydi. O sırada derviş çobanın gözleri kadının ayağını fark etti, “Elleri gibi zarif” diye düşündü. Derken alışveriş bitti, kadın kapıyı çekti, gitti. Safiyüddin tezgâhını toplamakla meşgul iken, derviş çoban gözlerinin, zihninden geçen düşüncelerin başı buyrukluğuna şaşırdı. “Bu şehir böyle işte, nerede hangi fitneye yakalanacağın bilinmez.” diyerek kahırlandı. Sonra içinden geçen bu düşünceyi kardeşiyle paylaşmak istedi. “Ah be Safiyüddin, günahla haramla dolu bu şehirde kendini nefsine kaptırmayasın? Dünyanın oyuncağı olmayasın sakın.” dedi, kardeşi için kaygılandığını belli eden bir sesle.

Safiyüddin, kardeşinin hâlini de, duvardaki kırbadan damlayan sütün hikmetini de çoktan fark etmişti. Elindeki işi bıraktı, tebessümle kardeşinin yüzüne baktı. “İnsanoğlu” dedi, “ne kendinde tamam olanı ne de eksik kalanı bilemez. Bu ancak iyiyi ya da kötüyü ortaya çıkaracak imtihanla yüzleştiğinde, iyinin tezahürü, kötünün celladı olabildiğinde belli olur.”

Sonra bir duvardaki kırbadan yere biriken süte bir kardeşine baktı. “Bilesin ki marifet, ıssız vadilerde kendini muhafaza etmekte değil, burada çıkındaki sütü akıtmamakta. Helali haramdan burada koruyabilmekte.” diye ekledi.

Derviş çoban o vakit kendi halini de, damlamaya başlayan sütün hikmetini de yeni anlamıştı. Bir gül gibi kızararak yerdeki süte bakakaldı.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Kıssalar bize uzun uzun okumaların ve zihni muhakemelerin varamadığı sonuçlara kestirmeden ul...

Boşluk

Kıssalar bize uzun uzun okumaların ve zihni muhakemelerin varamadığı sonuçlara kestirmeden ul...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Kıssalar bize uzun uzun okumaların ve zihni muhakemelerin varamadığı sonuçlara kestirmeden ul...