Sıradaki içerik:

Bir Olur

e
sv

Hep Yanında Olmak İstiyorum

avatar

İbrahim Çolak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Dağlım, dağ çiçeğim…

Geçenlerde yolum düştü, Mesudiye köyüne gittim. Hani o seninle piknik yaptığımız şu başında eğlendiğim. Türkü söyledim, hatıraları yâd ettim, neşelenmeye çalıştım da beceremedim. Şimdi o ağaçların altında, büyük bir yalnızlık vardı. Yine de uzun uzun oturdum, biraz kitap okuyup, gözlerimi kapatıp sırt üstü uzandım, notlar aldım.

Hüzünlü ve olumsuz cümlelerimi yok say Dağlım. Gün doğmadan uyanıp da şafağın o inanılmaz sessizliğinde, nefesimi tutup, ruhumu günün doğuşuna, o mahrem ahenge bırakırken, yeni yeni şeylerle, sırlarla, ateşli bir gelecekle zengin buluyorum kendimi. Aklıma o ikimizin de sevdiği “candan ileri” türküsü geliyor. Ne diyordu Karacaoğlan: “Sabahın seheri günden ileri.” Seher vakti cıvıldamaya, dua etmeye başlayan kuşlarla beraber bizlerde dua etmeliyiz Dağlım.

Biliyorsun, uzun yıllar gazete dağıttım, yaz kış, soğuk, karlı ve yağmurlu havalarda, bisikletle ve yürüyerek. Bir manada, sabahın her türlüsünü gördüm. Bir de, niyeyse, hiç unutmadığım bir görüntü var zihnimde: Delikanlı yıllarımda Sakarya’dan Trabzon’a giderken, sabah namazı vakti, Ordu civarında olurduk, otobüsler namaz ve yemek molası verirlerdi duruma göre. Namazı kılar, sahilin kenarına inerdim. Bu konuda bir şey okumuş, duymuş da değildim ancak, sanki sabah namazı vaktinde Karadeniz bile belirgin bir sakinlik içinde olurdu. Belki de ben yakıştırırdım. Ne diyordum… Sabahın her türlüsünü gördüm bu uzun yaşamımda. Birkaç yakın dostuma söylemişimdir, birazcık akıllı olsak, hani o gece vakti bulvarlarda, caddelerde turlamak yerine sabah saatlerini seçeriz turlamak, volta atmak için. Ancak niyeyse bizler, bırakalım dışarıya çıkıp sabahın o güzelliğinde bulvarlarda turlamayı, bırakalım güneşe kadar ayakta durmayı, namazlarımı çabucak ve hatta ayılmadan kılıp tekrar yataklarımıza dönüyoruz. Sabahı, bereketi, zamanı heba ediyoruz. Her gün değilse de sık sık bayram sabahına uyanan çocukluğumuza dönebilir miyiz diye düşünmüyor değilim Dağlım.

Sabah, gayet şık bir şekilde, ipeksi bir hışırtı ve tütsüsü üzerinde gelirdi, sen gelirdin. Seni bekliyor olurdum. Elinde birkaç dilim ekmek, bir avuç zeytin. Deniz, ortasında bir sepet dolusu elmasla, mine çiçeği gibi masmavi uzanırken, gökyüzünü aşk gibi buğulu bir sevgi sarmış olurdu. Zayıfsın, yemelisin diyerek, ekmeğin ve zeytinin fazlasını bana verirdin. Sırtımızı verdiğimiz dağlar, ağırbaşlı görünen ve göğsünde sırlar saklayan deniz, taze ve nazlı gökyüzü… Dünyanın sevgi ile dolduğunu düşünür, ağzımızda zeytinin tadı, el ele tutuşurduk.

Şükrederdik; şükür düşer bize, birbirimize cümlesini de o sabahlarda kurmuştuk değil mi Dağlım? Bazen, sabahın ve denizin nemli serinliğini hisseder, üşüyor musun dediğimde, cevap vermez, yalnızca biraz daha sokulurdun. Ekmeğimizin bir kısmını erken uyanmış şamatacı martılarla bölüşür, yeniden şehre, yeniden karmaşanın içine dönerdik.

Sabah; yeryüzüne umutla, merhametle gülümser… Nurlu ayetlerini saça saça gelir, insanların geçici kederlerini unutup, Allah’ın ipinden başka tutunacak ip olmadığını hatırlatmak isterdi.

İnsan; dağlara, denize, gökyüzüne ne kadar bakarsa baksın, baktıkları değerini kaybetmiyordu. Mavili, beyazlı, pembeli, morlu, sisli, buğulu bir sabahla yıkanmayan aşka düşmemiştir diyebilirim.

Yan yana, el ele yaşadığımız bu sabahların içinde, bazen, yanaklarına vuran körpe güneş, seni öyle güzel kılardı ki, var mısın, var mıyım, rüyada mıyız diye düşünürdüm.

Araya konuşma girmezse, tatlı bir sözcük yetiyordu kalbimizin sıcaklığı için. Hem dağ, deniz, gökyüzünün lezzeti ve sevgi ile kuşatılmışken doğru sözcükleri bulmanın zorluğu da vardı. Sabah şölendi, şölende konuşulmaz, şölen seyredilirdi. “Susuyorsan sevgiden sus. Konuşursan sevgiyle konuş.” Diyen azizde aslında farklı bir şey söylemiyordu.

Dağlım, senin için altını çizdiğim satırlar var: “En ufak teferruatı bile tekrar ettiriyordum. Bu geçen ayların hikâyesi bize bütün bir hayatın hikâyesiymiş gibi geliyordu. Aşk, sanki bir nevi büyü ile uzun hatıraların yerini tutar. Bütün öteki sevgilerin bir geçmişe ihtiyaçları vardır. Aşk ise adeta sihirli bir tarzda, kendisi bir geçmiş meydana getirir ve bizi onun içine gömüverir. Böylece içimizde vaktiyle bize yabancı bir kimse ile -tabir caizse- yıllarca beraber yaşamış olmak gibi bir şuur uyandırır. Aşk ışıklı bir noktadan ibarettir, ama yine de zaman mefhumunu avucuna almış gibi bir hali vardır: Aşk birkaç gün önce yoktu, birkaç gün sonra da olmayacaktır. Fakat var olduğu müddetçe ışığını, kendisinden önceki zamanın üzerine olduğu kadar, kendisinden sonraki zamanın da üzerine saçar.”

“Sevgi denen şeyin güzelliğini kim anlatabilir? Aşk bize, tabiatın vakfettiği insana kavuşmuş olmak inancını aşılar; hayatımızı birdenbire aydınlatıveren ve bize sanki onun sırrını anlatan bir ışıktır; en ufak şeylere bile gözümüzde bir değer kazandırır; çok tatlı oldukları için teferruatı hafızadan siliniveren ve ruhumuzda ancak uzun bir saadet izi bırakıp geçip giden saatleri bize yaşatan, odur; onun yüzünden bazen sebepsiz yere derin bir teessürden delice bir neşeye geçiveririz; yine onun yüzünden, sevgilinin varlığı bizde büyük bir zevk, yokluğu ise derin bir hüzün uyandırır; kendimizi adi ve olağan bağlardan kurtulmuş sayar, etrafımızı saran her şeyden üstün addederiz; yaşadığımız âlemde insanların artık gelip bizi bulamayacaklarına inanırız; aşk bize, her düşünceyi sezmek ve her heyecanı cevaplandırmak imkânını sağlayan o karşılıklı anlayış hissini aşılar; bütün bunlar aşkın yarattığı bir büyüdür ki insan onu hisseder ama tasvir etmekten de acizdir.”

İlkokulda, yeni gelen hanım öğretmenimiz, hepimize tek tek, büyüyünce ne olacaksınız diye soruyordu. Öğretmenimizi çok seven bir arkadaşımız: “Senin yanında olacağım öğretmenim” dediğinde, öğretmenimiz dâhil hepimiz gülümsemiştik. Ben de “büyüyünce” hep senin yanında olmak istiyorum Dağlım.

Zaman hızla ve hüzünle geçiyor Dağlım. Aramızda şehirler, yollar ve insanlar… Dua etmekten ve özlemekten gayrı ne gelir elimizden. Hayır, hayır, gamlı ve münzevi değilim. Bilakis hayatın içinde yaşamaya, kendi ölçeğimde üretmeye, yürümeye ve yorulmaya devam ediyorum. Satırlarıma hüznün gölgesi düşmüşse bunu da hasretime sayasın.

Tekrar olacak; olsun: “Biliyor musun? Ben nereye gidersem gideyim denize hüzünle bakacağım.”

Allah esirgeyen ve bağışlayandır!

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

  • Sema2 sene önce
  • Nasıl güzel bir yüreğiniz var…