Hep Arayan İnsan, Kendini Bulan Müslüman

(Okunma Süresi: 2 dakika)

İnsan arar, aramak içinde var olmalıdır. İşte o varoluş da “Elest bezmi” ile Allah’ın varlığıyla var olduğunu, aldığı ilahi emanet ile farkına vararak olmuştur. Ki, tasavvuf da olan terbiye ile; İnsan aramak için bulmalı, ona aratanı ve ona kendisini bulduranı bulmalıdır.

Şüphesiz insan kendini bulma yolculuğunun daimi üyesidir. Bulmayı ve bulunmayı keşfetmek için başlar düşünceler. Descartes, düşünüyorum o halde varım! Diyerek insan olmanın en tabi özelliğini keşfetmiştir. Zaten bir keşif her zaman başka bir buluşun yolunu açar insana. Hep kendini bulduracak şeylerin farkına varmaya götürür.

Hep aramada açıldı zihinler, her bulmada okşandı nefisler. ”

İnsan yapısı, her zaman düşünce sistemlerinin belirgin bir zaaf noktası olmuştur. Lakin bu sistemi güce çevirenler yani düşünme gücünün farkına varanlar iyiliği ve kötülüğün farkına varmaya ve kullanma gücüne sahip olarak özgürlüğümüzün mutluluğuna ve Alem-Nizam / Mülk-Melekut gibi sırların keşfine ulaşmış olur.

Sırlar ile donanan insanlıktan, ilahi vasıf ve lütufların farkındalığı olan ve buna göre hareket ettiren Müslümanlığa terfi olarak dünyada. Dünyanın sana sahip olmamasına rağmen senin dünyaya sahip olman düsturuna kavuşmaktadır insan.

Düşünce yönelimsel bir şeydir ve kaygı karıdır; adına ise insan denmiştir. Düşünceyi kaygı yönlendirir. O kaygıda bizi insana kılan has duyguların kemali ile olur bir nevi Müslüman olmak ile. Bu has duyguları ortaya çıkarmak için nefsimize yönelmeli ve erdemler ile ruhumuzu yetkinleştirmeliyiz. Çünkü bizi biz yapan ruhumuzdur. İnsan ruh ile insandır, beden ile değil.

Kıymetli okurlar!

Artık ruh ile de yetkinleşen can, canlar canı, varlığın yaratanı Allah’ın ve onun iradesinin kuvvetinin farkına varır. Artık beden ile nefes almaktan daha çok, ruh ile düşünen bir hal almıştır insan. Keşfedince gerçek hakikati, Mehmet Akif Ersoy dilinden :

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

diyerek kendisi olmaktan geçmiştir. O artık dünyayı terk nispetinde, Alem içinde yaşamaya başlamıştır. O artık varlık alemini doğuran hiçlik ile nefes alır. Artık o nesebi, dili, rengi ile bir şey ifade etmez; doğrudan kendisi ile ifade olunur. Hazır laf açılmışken burada kendini bulanlardan, kendiliğiyle tanımlananlardan bir kıssa zikredelim ve alınan hisse ile sizlerle olan hasbi halimizi sonlandıralım:

Medine Dönemi’nde ashab toplanmış, soylarından ve akrabalık bağlarından bahsetmekte imişler. Her sahabeye nesebi yani soyu sorulduğunda anlatır, sahabeler ile akrabalıklarının farkına varırlarmış. Derken sıra İranlı sahabe Selman-ı Farisi’ye (r.a) gelmiş. (O İranlı olduğundan Araplar kadar soy ilmi gelişmemiş, çokta yaşlı olmadığından akrabaları ile alakalı fazla bilgi bilmemekte imiş). Selman-ı Farisi’ye (r.a) senin nesebin nedir denildiğinde o: “Ben İslam’ın oğlu Selman’ım” demiş. Çünkü o Müslüman oluşundan öncesine acziyet ile bakmaktadır. O kendini İslam ile var olmuş bir şekilde tanımlamaktadır. Bu sözleri ashap aile bağlarının onları öne çıkarmadığının, öne çıkarıcı olanın İslam ile olan bağları olduğunun farkına varmışlardır.

Kıymetli okurlar !

İslam insanları göğe uzansınlar diye toprak bağlarından; yüceler yücesine ulaşsınlar diye de kan prangalarından kurtarmıştır. İslam; toprak, milliyetçilik, soy ve hısım asabiyesi değildir. İslam, nerdeyse iki milyar Müslüman’ı bir birine bağlayan bir gönül yolu ve din kardeşliği sistemidir.

İnsan kendini arar, nefsiyle karşılaşır. Nefsini alt eder, bedenin kamilliğine ulaşır, Müslüman olur. Kendini bulur İslam’ın oğlu Selman olur; kendini bulur İslam’ın oğlu Selman’ın kardeşi Ömer olur.

O artık aramış, bulmuş ve İslam ile yeniden doğmuş Müslüman olur..

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir