Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Hazreti Fatih ve Kendimiz

avatar

Mümin Numan Munis

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Hazreti Fatih’i beyaz perdede anlatma çabasıyla hazırlanan yeni bir televizyon yapımı daha
geçenlerde yayından çekildi. Büyük masraflarla hazırlanmıştı halbuki. Yıldız oyuncular dizi için bir
aradaydı; gazetelerde, afişlerde o kadar reklamı yapıldı. Reyting rekorları kırması bekleniyordu. Ama
olmadı; izleyici yeterince ilgilenmedi. Sebep oyuncuların yeteneksizliği, senaryonun zayıflığı,
danışmanların yetersizliği veya set ekibinin kolaya kaçması falan değildi kanaatimce. Bana kalırsa
sorun anlatmaya çabaladıkları zat. Yani Fatih Sultan Mehmed Han.

Zannediliyor ki yeterince para dökülürse, prof. veya doç. kısaltmalı unvanlara sahip birkaç tarihçinin
danışmanlığında şahane sözcüklere sahip “kalemine sağlam” bir senaryo ekibi ve milyon çılgın liralarla
oynayan parlak oyuncular bu işi halleder. Hünkâr’ın anlatıldığı bütün yapımlarda genel hatlarıyla olay
budur. Peki, gerçekten olay bu mudur?

ONLAR ve BİZ

Parçası olduğum toplumu olur olmaz her konuda küçümseyen, her fırsatta aşağılayan müptezel
tiplerden her zaman nefret ettim. Fakat özeleştiriden de hiçbir zaman geri durmadım. Maksadım
“Onlar nerdeee, biz nerde!” kalıbı üzerinden mazi nostaljisi yapmak, ecdadın üzerinden torunlarını
vurmak değil.

Konuyu en çarpıcı şekilde izah etmek için anlatacağım;

Üniversiteyi kazandığımda 19’umdaydım. Yazın yapılan Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) sonrasında,
yetiştiremediği sorular için ağlayıp okul bahçesinde bekleyen anne babasının boynuna sarılan o kadar
çok er oğlu er vardı ki… Hiç unutamadım o sahneleri. (Öğrencilerin üzerindeki baskıdan, sistemin
zafiyetinden vesaire konulardan bahsetmiyorum.) Hâlbuki o kadar çok kitap okuduk, o kadar belde
gezdik, o kadar bilgi topladık zihnimizde. On dokuz yaşındaydık ve resmen paramparça oluyorduk,
yıkılıyorduk. Suç bizde değildi ama ne kadar zayıftık. Şu “şart” olan eğitim mi bizi bu hale getirmişti
yoksa zamanenin tabiatı mıydı “aklımızı yenen” bilmiyorum. Netice ortadaydı.

Hazreti Fatih, Konstantiniyye’yi fethetmek üzere Osmanlı tahtına ikinci defa kurulduğunda on
dokuzundaydı. Şimdi mantık hatası yaptığımıza dair itiraz sesleri yükseliyor zihinlerden. “Ama o günün
şartları ile bugünün şartları bir değil; hem o zaten devlet işleri içinde yetişmiş, aldığı eğitim çok
ayrıcalıklı… Biz havuz problemleriyle, üçgenin iç açılarıyla uğraştık! Şimdi böyleyken İstanbul’u
fethetmekten bahsetmek saçma bir kıyas olmaz mı?” vesaire… Hayır hayır! Konstantiniyye’yi
fethetmekten bahsetmiyorum; kendimizi fethetmekten bahsediyorum.

Onlar bir nesildi, çiftçisinden Hünkâr’ına, müderrisinden esnafına kadar her biri bir nesildi; geldi geçti.
Sülûku, yani mesleği ne olursa olsun; her biri kendi “fethine” mazhar olma gayretindeydi. İşte
mevzunun koptuğu nokta tam burası…

Küçük bir hadisede hayata karşı dehşet bir acziyet içinde
dizlerimiz üzerine çöküp kalıyorken, kendi fethimizde bir neredeyiz?

Başa dönecek olursak, kendi fethimizde bunca yarım bunca eksik bunca aciz iken, on dokuzunda bir
delikanlının (üstelik saltanat gibi çok güçlü bir otorite gerektiren sistemde) devlet yöneteceğini
hayalimize bile sığdıramıyorken, hangi film hangi dizi anlatabilir bize Hazreti Fatih’i? Gülmemek elde
değil; zihnen, özellikle bu yaş bahsinde, Sultan Delikanlısı’nın “fethinden” o derece uzağız ki, seçilen
oyuncular bile 40 yaş civarında. Koskoca (yaşı on dokuz olan) Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerini oynayacak; tecrübeli oyuncu olması şart elbette ki… On dokuz yaşında bir delikanlının gerçek
hayattaki fethini sadece taklit eder gibi yapmak için, yani “oynamak” için dahi bugün 40’lı yaşlardaki
bir oyuncunun tecrübesi aranıyor.

Kimseyi kırmak değil niyetimiz; gel gör ki dönüşmüşüz işte! Zihnimiz dönüşmüş. Hazreti Fatih’e ve
fethe dair yapılan yapımların her biri beyaz perde adına birer “ölü doğum” misali…

TARİH TARTIŞMALARI ve “YETİŞ İMDADA EY SENARİST!”

Sık sık tarih tartışmalarına sahnedir ekranlarımız. Yine “prof. ve doç.” Unvanlı ağabeylerin karşılıklı
oturdukları masalarda “tarihî gerçeklik” adına birbirlerine belgeler sunduğu, bazılarının (yine gerçeklik
adına) bir oryantalistten arakladığı iki satıra dayanıp o oryantaliste rahmet okutacak cinsten, bütün
tarihi yeni baştan yazacak kadar müthiş bir iddia ile fırlar meydana; beyniniz durur.

Sosyal medya gibi seviyesizliğin serbest olduğu farklı mecralarda da durum aynıdır.

Kısacası yurt sınırları içinde “sıra dışı” olmak isteyen, akademik, entelektüel-ik veya felsefik pek çok
zat vardır ve “sıra dışı” olmanın en kolay yolu genel kanaati sarsacak bir şeyler söylemektir.
Osmanlı’ya ve padişahlarına (zerre kadar itibar edilmeyecek bir kaynağa dayanarak dahi olsa tarihî
gerçeklik ihtimali dâhilindedir deyip) saldırma eylemi tam olarak bu temel üzere inşa edilir. Zor
üretim doğrusu!

Fatih Sultan Mehmed ve Konstantiniyye’nin Fethi hakkında da bu tarif ettiğimiz karmaşa ve kargaşa
mevcuttur. “Bu karmaşaya ne gerek var? Bize güzel bir şeyler anlatın!” dediğinizde, esasında
kaynakları tevillerle yorumlarla kendilerine dayandıran bu aşırı bilim insanlarının savunması hep
birbirinin aynısıdır; “Ama biz kaynaklara dayanıyoruz.”

Peki kaynaklar ve kaynakları yorumlayanlar bu kadar karmaşık, karga-şık ve karışıkken, Fatih’i nasıl
beyaz perdeye aktarabilir, biz kafası oldukça karışık olanlara nasıl izlettirebilirsiniz?

İşte tam bu noktada yapımcının eli cebine gider. Senaristler hünerini sergilemeye başlar. İnsanları
emek verdikleri işi izlettirmeye yeminliymiş gibi bir çaba başlar; “Haydi arkadaşlar! İş bizde; bol
aksiyon, bol görsel, bol entrika, bol ihanet… Allah ne verdiyse artık! Bağlayın izleyiciyi, kendinden
geçsin.” Sette kılıç kalkan sesleri eksik olmaz artık!

Diziden önce özel hocaların gözetiminde bilmem
kaç saat boyunca at üzerinde kılıç sallama talimi yapan yıldız oyuncumuz her bölümde en az 15 dakika
at koşturacak, 10 dakika kılıç sallayacak. Kabadayılığın sanatı yapılacak. Bununla beraber yakın
karakterlerden ihanet edecek, devleti satacak olanlar da hazırlanır. Sadık kahramanlar da vardır elbet;
onlar da takip edecektir olan biteni.
Ayrıca Saray Hanımları arasında zaman zaman çekişmeler, atışmalar, güç savaşları ve tabi ki Osmanlı Hakanı ile romantik dakikalar yer alacaktır. İşte yetenekte
zirve! Yiyen olursa döner deriz; “Fatih’i ve Konstantiniyye’nin fethini anlatıyoruz kardeşim!”

Amerikalı bir tarihçi ile yapılan röportajda okumuştum. “Fatih on yıl daha yaşasa ne olurdu?”
sorusuna (gülerek) “Bugün hepimiz Müslüman olurduk muhtemelen!” cevabını veriyordu. Gerçeklik
payı vardır bu sözün. Bizans’tan sonra Kızılelma’yı İkinci Konstantiniyye olan Vatikan olarak belirleyen
Hazreti Fatih’in ömrü Roma’yı fethetmeye yetseydi, dünya tarihinin seyri değişirdi şüphesiz.

“Fatih” denildiğinde kimden bahsettiğimiz hakkında pek fikrimiz yok. Üçüncü Roma’nın
İmparatoru’nu ne kadar da “kendimiz” gibi zannediyoruz. Konu yine başa doğru çekiyor; kendimiz…
Yani kendini fethedemeyenler!

SON SÖZ NİYETİNE

Hünkar-ı Âzâm’ın, Akşeyh (Akşemseddin), Molla Güranî, Molla Yegan, Akbıyık Sultan gibi zatların
önünde edep tuttuğunu pek çoğumuz bilmiyor belki de. Sadece “sıra dışı” olan şahsiyetini anlatmaya
kalksak bir kitap çıkar. Biz burada şimdilik neden beyaz perdede anlatılamadığını anlatmış olalım.

Evet, yazının sonu… Yazımızı Batlamyus Haritası’nı çözecek kadar topografya bilen ve batı’nın pek çok
eserini kütüphanesinde tutan, pek çok dili konuşabilen, kalem ve kılıç ehli olduğu halde mahkemede
itikat ettiği Şeriat’ın şevkiyle bir Kadı karşısında boyun büken, kendi inşa ettirdiği medresede talebe
olan, Osmanlı’yı devlet yapan bu Müslüman Hükümdar’ın, Zat-ı Şahanesi’ni şiirlerinde kullandığı
mahlasla zikredecek olursak Avnî’nin şiiriyle noktalayalım. Anlayabilmek ve anlatabilmek ümidiyle…
İlla Hû!

İmtisal-i cahid-ü fillah oluptur niyyetim
Din-i İslâm’ın mücerred gayretidir gayretim

Fazl-ı Hakk ü himmet-i cünd-i ricalullah ile
Ehl-i küfrü ser-teser kahreylemektir niyyetim

Enbiya vü evliyaya istinadım var benim
Lütf-i Hak’tandır hemen ümid-i feth-i nusretim

Nefs ü mal ile nola kılsam cihanda ictihad
Ham-ü lillah var gazaya sad-hezaran rağbetim

Ey Muhammed mucizat-ı Ahmed-i Muhtar ile
Umarım galip ola ada-yı dine devletim
….(Sadeleştirilmiş)

Allah yolunda savaşmaktır niyetim
İslam dininin mücerred gayretidir gayretim
Allah’ın ve evliya ordusunun yardımıyla
Küfür ehlini baştan başa kahreylemektir niyetim
Peygamberlere ve Velilere dayanmışlığım var benim
Allah’ın lütfundandır fetih ümidim ve kuvvetim
Nefsimi ve malımı dünyada feda etsem ne olur?
Hamd olsun, var yüzbinlerce gazaya rağbetim
Ey Mehmed! Ahmed-i Muhtar’ın mucizeleriyle
Umarım galip olur din düşmanlarına devletim

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.