Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Halep’e Bir Bilet Lütfen

avatar

Tuğçe Sarıtaş

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Ey gece! Şimdi bir öykü yazacağım, çok değil birkaç cümle kelam edecek kadar vakit tanı bana. Müsaade et satırların yamacında soluklanayım biraz, dik başlı dağlar kesti yolumu, haşin denizlerin dalgalarıyla boğuştum, kambur yüreğim yorgun düştü. Ne olur az biraz mühlet ver!

Başlıyorum.

Epey zamandır boğazımda düğümlenir olmuştu şarkılar, hürriyete susuz topraklarda can veren kardeşlerimin kanları fışkırıyordu okuduğum kitabın sayfalarından. Kalemim keskin bir kılıç kesildi, harfler mermi. Ben gitmeliydim!

İki bin on altı aralık ayı. Düğün değildi göreceğimiz, Suriye’nin melek yüzlü kızları çoktan şeb-i arusu yaşamışlardı. Biz kalanların türküsüne eşlik etmeye gidiyorduk. Ben ne saz çalabilirdim ne de elim silah tutmayı bilirdi. Zaten hiç anlam veremezdim, vuranın vurduğuna değdi mi susan hiç korkmadı mı Allah’tan? Bütün bu sorular düğüm kesilirdi boğazımda soluk alamazdım. Ben yirmi yaşında omuzları çökmüş, yüreği kambur bir kız olmuştum. Bu konvoyda ben de olmalıydım, kim bilir belki bir yudum şerbet çalarlar dudağımıza son nefesimizle vedalaşırken.

Halep’te adeta kıyamet kopuyordu. Spikerlerin telaffuz ettiği şehit rakamları beynimde bir bomba gibi patlıyordu. Alıp başımı duvarlara vurasım geliyordu. Yoldan geçenleri şöyle bir yakalarından tutup sarsarak “ çığlıkları duymuyor musun!” demek geliyordu içimden.
Birkaç yiğit çıktı sonra meydana, üç beş derken binlerce araçtan müteşekkil bir konvoy oluştu. Kollarını sıvamış kılıcı kınında şaha kalktı Türkiye. Benim vatanım canım vatanım. Koca yürekli dev! Filistin’ in çayırlarında koşamayan Sara’ya Halep’i de zindan ettiler.

Sara’nın kanı vardı daha ellerinde, bu neyin hırsı! Doğru ya zalime vicdan mı sorulur. İstanbul Kazlıçeşme’ de yüzlerce kişi dillerinde dua bizi yolcu etmeye gelmişlerdi. Kimi cebinden çıkardığı birkaç lirayı sokuşturdu elime, kimi boynundaki atkıyı çıkarıp verdi. Yüzlerce insan tek yürek tek temenni, hayırla gitmek hayır götürmek hayırla dönmek. Bir tebessüme sebep olduktan sonra varsın dönüş de olmasın diyorduk.

Yola çıktık yol uzun, kış vakti hava soğuk. Konvoy da epey kalabalık olduğu için yavaş ve temkinli ilerliyorduk. Biz on beş kız, üniversite temsilcilerine tahsis edilmiş bir araçta gidiyorduk. İlk durağımız Sakarya’da kızlar olarak Sakarya Üniversitesi’nin camisinde geceledik, erkekler de basın konuşmasının yapıldığı spor salonunda gecelediler. Rahmet olsun Abdulmetin Balkanlıoğlu hocamız öyle bir konuşma yaptı ki, gözlerde nem içli içli dua ettik binlerce avuç semada. İkinci gün durağımız Konya idi. Önce yine basın konuşması yapıldı, sonra konuşmanın yapıldığı salonda erkekler, fitness bölümünün olduğu salonda da hanımlar gecelediler. Sonra Mavi Marmara şühedasından Çetin ağabeyimizin hanımı Çiğdem abla ve Hatice Naç ablanın da iştirak ettiği bir halka oluşturarak önce Fetih Suresi okuduk sonra sırayla dualar ettik. Allah şahit olsun, kim ki el açtı şehadet ya Rab dedi, biz de amin dedik. Ölümü sevgili gibi kucaklamaya hazır bu kadınların kimisi daha otuzlarında, kimisi üç beş çocuk annesi. Eğer ölürsem tertemiz bir deryaya damla oldu dersin, der gibi bakıyordu yirmili yaşlardaki genç anne evladına. Her bir simada buruk bir sevinç, şanlı bir arzunun izleri okunuyordu. Herkes biraz korkuyordu ve herkes her şeye hazırdı. Mevsim kış, Konya’da hava buz gibi. Ben hayatımda ilk defa soğuktan uyuyamadığım için sabaha kadar ağladım. Şu kör gecenin ayazı bile büküvermişti bileğimi. Ya sokağın insanı ne yapıyordu, sarındığı battaniyesi örtebiliyor muydu titrek vücudunu? Evsiz barksızlar, o karlı dağlarda cenk eden askerlerimiz, savaşın yetimleri, öksüz muhacirler… Ben o gece hüngür hüngür ağladım.

Adem Özköse ağabeyimizin eşlik ettiği genç ekiple Konya’da konvoydan ayrılıp Niğde’ye dümen kırdık. Bir kahramana selam edip, nasihatlerine kulak verecektik. Ömer Halis Demir. Bu neyin lütfuydu neyin mükafatı ki yolum yoluna uğradı ey Şehit! Nihayet Hatay Reyhanlı’ya vardık. İlerledikçe yol kenarlarında ellerinde Suriye ve Türkiye bayrağı, yaşlısı genciyle sakatı yaralısıyla onlarca Suriyeli bir gelini karşılar gibi bir tavırla bizi selamlıyor, kilometrelerce uzanan konvoyu izliyorlardı.

Öksüzlüğün ruhu sinmiş bu insanların bedenlerine, garipliğin ezici yükü altında bin parçaya bölünmüşler. Onları tanımıyordum, onlar da beni tanımıyorlardı. Ama ilginç bir şey ki onlar benim ailem gibi, ben onlardan biri.

Reyhanlı o gece uyumamış, her bir sokak o heyecana eşlik ediyordu, sokak lambaları dahi özgürlük türkülerini mırıldanıyorlardı. Ay secdeye varmış, yıldızlar kıyamda. Bir güneş galaksileri nasıl aydınlatabilirse, umut da o geceyi öyle aydınlatmıştı. Bu insanlar bize umudun, duanın vücut bulmuş hali gibi bakıyorlardı. Bizim cüssemiz neye kadir bilemeyiz lakin çukurdan tek bir hayatı dahi çıkarabileceksek, gerekirse hep beraber o çukura atlar, omuz omuza verip semaya köprü oluruz, kim bilir belki melekler tutar ellerimizden. Korku bir deprem kudretinde sarsıyor beynimi. Bu insanlar bize güveniyorlar. Bu insanlar bize güveniyorlar. Eli boş nasıl döneriz? …

Bir kalbe dokunmaktan daha güzel bir şey varsa o da yaralı bir kalbi ihya ve imar etmektir. Bu mukaddes niyetle çıktığımız o yol neticesinde masaya oturuldu görüşmeler yapıldı, Suriyelilerin geçişine izin verildi. Bitti mi peki? Hayır. Bitmeyecekti uzun yıllar sürecekti, anlamıştım. Zulüm bu coğrafyanın tepesine öyle çörüklenmiş ki, her bir karış toprağı yara bere içinde doğrulmaya mecali yok.

Bir damla su olsaydım dudakları kurumuş bir şehidin damağında. Bir çocuk olsaydım fethe şahit. Bir mum, hanesinde alimin. Bir kurşun olsaydım zalimi alnından vuran. Bir lokma olsaydım yahut ağzında ananın. Yahut bir uçurtma olsaydım minik çehrelere neşe…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.