Hakk'a Niyet

“İnsanın en çok kalbi haklı olmalıdır.” derdi dedem. Yani kalbin eğer haklılık payı varsa senden emini yoktur bu dünyada. Hissediyorsan haklılığı, kalbin vicdanına bağlanır o anda. Dedem için o saat dediğimiz andan itibaren en kolay bağlantı yoluydu kalp. O yüzden ne zaman hangi konuda ikilemde kalsam hep dedemin sözleri gelirdi aklıma. Çünkü o an kalbim haklıysa ben de haklıyım derdim. Her şey kalple anlamını bulur nihayetinde. Kırıldığı anı ya da küçük bir oyuncağın bozulurken teklediği gibi kalbini düşünsene. İşte o an tüm anlamlar kaybolur, kalbin çalışmıyordur bir kere. Sana geri dönüş sağlayacak “hak sesin” artık yoktur. Doğruyu, yanlışı ayırt etmek için başvurduğun en güvenilir mercidir o. “Bunu unutma.” demişti dedem. Yaşım yirmi beş olana kadar hep bu cümleleri tekrarladım durdum. Kötülüklerin, haksızlıkların, savaşların, hiçbir şeyin hak sesimi bastırmasına müsaade etmemeye çalıştım. Yoksa bu dünyada nasıl haklı kalırdım?

Tek çabamızdır bazen bir konuda haklı olabilmek, haklılığımızı insanlara ispatlayabilmek. Dünyanın en kötü gözleridir, haklılığımızı görmeyen gözler. Çünkü nasıl ki kalp bozulunca insan bozuluyorsa; hakkaniyet anlamını kaybedince de zamanla her şey yitiveriyor. Belki de bu dünyada, bizim için savaşmanın tek masum yanı; haklı olmamızdı. Hakkaniyeti gözetmemiz, haklı insanlar karşısında boynumuzu eğmemiz. Boynumuzu eğmemiz demişken, “kalbe yenilmek” ibaresini de çok severim. Burada kalbin hastalığı gelmez aklıma. Güzel şeyler gelir. İyiliğe yenilmek, merhamete, kanaate, hakka, hakkaniyete... Zaten kalbin bunlarla çevriliyse, bütünlemişse varsın o boyun eğilsin önünde.

Ben sekiz yaşındayken dedemden şu cümleyi duydum: “Kalbin, duygularınla senin aranda köprü vazifesi görür evlat.” O yaşlarda bunun ne demek olduğunu çok iyi anlamasam da köprünün ne olduğunu biliyordum nihayetinde. “Geçilmesi güç bir engelin iki yakasını birbirine bağlar.” İşte bu yüzden çok haklıydı dedem. Merhametli, vicdanlı, hakkaniyet sahibi hangi insanın kalbi kötü olabilirdi ki? Bunları kalbiyle birbirine bağlayan hangi insan adaletsiz olabilirdi? Zaten biri yoksa öteki eksik kalıyor. Mesele; onları içimizdeki ilahi adaletin sembolü olarak görebilmekte. Eğer sen vicdanlıysan, hakkaniyet sahibiysen zaten “Hakk” ile olursun. “Hakk’a” niyet edersen hakkaniyetli olursun. “Bu hasletler insanın asıl çekirdeği.” de demişti dedem.

Koca bir sayfanın ortasına, dümdüz bir çizgi çekmek istiyorsun ama cetvelin eğri. Uğraşıyorsun ama olmuyor. Eğriliği gideremezsek çizgiler doğru çıkmaz. Eğer kalemimiz hak üzere değilse de adaletli yazılar yazılmaz. Yürüdüğümüz yol, bize vicdanımızı sorgulatmıyorsa yolun sonunda Hakk’a ulaşamayız. Gerçek dünyaya dönecek olursak; işte burada da kanunlardan, hak ve adalet çıkmasını beklerken onların, hakkaniyet üzerine olmadığını fark ediyoruz. Bazı kimseler için “Hakk ve hakkaniyet” çok da önemli değildir. Onlar için tek önemli şey başarıdır ve bu başarı uğrunda hakkı, daima ellerinde tutmak isterler. Kimselere vermezler. Haklı olarak yalnızca kendilerini görürler. Onların hak sesleri kapalıdır, yani kalpleri. O yüzden burada, dedemin yanında bir başka sevgili büyüğümün sözünü de zikretmeliyim: “Adalet, hakkaniyet fikri ile gücün birliğidir.” Hakk’a niyet ve bu fikir gözetilmiyorsa orada adaletin gücü yok olur. Sizin, gözlem yeteneğinizi de hafife almamanız gerekir. Çünkü yine “hak” söz konusu olduğunda, bunu cevaplayacak olan o gözlem yeteneğinizin asıl adı; “vicdandır”.

“Sana hak veriyorum.” cümlesi, nasıl da rahatlatır içimizi değil mi? Haklı olduğumuzu bilen birinin olması haklılığımıza daha da güç katar. Ben de şimdi size şu konuda hak vermek istiyorum: Âmiyane tabirle diyorsunuz ki; adaletin A’sının olmadığı bir çağda neyin hakkından bahsediyoruz? Evet, az önce saydığım tüm bu duygular ve hakkaniyet, aslında birbiriyle birer kardeş ama nerede? “İnsanın içinde.” Yoksa bizim dünyamızda birbirini bıçaklayan yakın akraba olduklarını ben de biliyorum. Siz de bana şu konuda hak verin öyleyse: Dünyayı ve bizleri bir arada tutan, koruyan şeylerin yüksek duvarlar ve binalar olduğunu sanırız çoğu zaman. Bizi bir arada asıl tutanın ve koruyanın; hakkaniyet, adalet ve iman olduğunu unutmuş gibi. Öyle değil mi? Yine sevgili bir büyüğümün sözünü anımsıyorum: “Şu dört kavrama tekrar sarılmamız icap ediyor: Hakkaniyet, merhamet, mesuliyet ve ciddiyet!”

Her şeyden önce gözlerimizin görmesini engelleyen, bizi bir âmâdan daha âmâ yapan o perdeleri kaldırıp atmamız gerekiyor. Gözün görmezse kalbin nasıl görsün Hakk’ı? İşte hakkaniyet yoksa işin içinde, adaletin gözleri de kör oluyor. Haklı olana hakkını vermek mi tüm mesele diye düşünüyorum kendi kendime. Sonra diyorum ki şu “ben” prangasını yırtıp attıktan sonra bunu düşünmeye gerek de kalmıyor. Çünkü eğer öznen daima kendinse eylemlerin Hakk’a varmıyor. Biliyorum, kalbimi bu şekilde cilalayamaz, daha da kötüsü onun cilasını bozarım. Dürüstlüğü, zarafeti, hakkaniyeti ve vicdanı bilmeliyim kalbimin cilası olarak.

Her duygunun içinde hak ve hakkaniyetin gizlendiğini bildiğim gibi, davranış ve tutumlarımızın da hakla bütünleştiğini düşünüyorum. Mesela ahlâk; bütün her şeyde hakkın olduğu bilincini hatırda tutarsa bu, kişiyi bireysel olarak ahlâkı sağlam bir insan yapıyor. Aslında toplumsal ahlâk temelimizin sağlamlığı, yine haktan ve hakkaniyetten geçiyor. Dünyanın faniliğini unutup mal mülk biriktirmek bir yana; dürüstlük, vefa ve adalet biriktirmek diğer yana. İşte bu fani dünyadaki teraziyi korumanın ve hangi yana ağır basacağını seçmenin yolu da; hakkın elbisesini, üzerine bir zırh gibi geçirmende saklı. Düşünüyorum kendi kendime ve şu cümleler geçiyor zihnimden: “Hak edenin hak ettiğini takdir ediyorum evet ama hak ettiğini verebiliyor muyum?” Sır burada.

Sevdiklerimizden ayrılırken “Fi Emânillah” deriz, yani; “Allah’a emanet ol”. Aslında burada belki de bilmeden çok değerli bir talepte bulunuruz. “Allah’a emanet ol” yani; seni Hakk’a emanet ediyorum, Hakk’la ol, O’nunla kal… “Hakk’la kal” demekle şunu da demiş sayılmaz mıyız; hakkın yanında ol, haklının yanında ol, hakkaniyetin, adaletin ve kanunların yanında ol! Bu çok değerli bir uyarı ve davettir desek yerinde olur. Güçlünün yanında olmak mı, yoksa haklının yanında olmak mı? İşte burada da aslında gücün, kimseye ihtiyacı yoktur. Çünkü o zaten ilk bakışta anlaşılmaktadır. Fakat önemli olan güçlünün aynı zamanda âdil de olmasıdır. Gücü olmayan adaletin her zaman bir itirazcısı vardır. O halde sır; haklı olanı güçlü görmekte de gizli.

Fi Emânillah…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Temmuz, Vesaire

“İnsanın en çok kalbi haklı olmalıdır.” derdi dedem. Yani kalbin eğer haklılık pa...

İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın

“İnsanın en çok kalbi haklı olmalıdır.” derdi dedem. Yani kalbin eğer haklılık pa...

Türkçe'nin Sır Kapılarını Aralamak

“İnsanın en çok kalbi haklı olmalıdır.” derdi dedem. Yani kalbin eğer haklılık pa...