Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Habib-i Neccar Camii

avatar

Yasemin Dutoğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Derler ki, bir şehri ziyaret etmeninde adabı vardır. En başta O şehrin büyüğünü ziyaret ederek başlamak gerekir. Doğu Akdeniz’in en kadim şehirlerinden biri olan Antakyamız’ın büyüğü olan Habib-i Neccar hazretleri, şehrin tam kalbinde 2000 yıldan beri ziyaretçilerini ağırlıyor. O, Hz. İsa’nın getirdiği tevhit dinine iman etmiş bir muvahhit. Hikayesi nesilden nesile aktarılarak bir parça efsaneleşmiş olsa da, ‘’şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam’’ Hakkın yanında saf tutmanın ve zulme karşı direnişin sembolü olarak yüzyıllardır yolumuza ışık tutuyor.

Roma döneminin en büyük 3 şehrinden biri olan Antakya’da Putperestlerin hakim olduğu dönemde yaşamış bir marangoz olan Habib-i Neccar, oğlu cüzam hastalığına yakalanmış olduğu için şehrin dışında yaşıyor günlük kazancının yarısını tasadduk ediyormuş. Bir gün Hz.İsa’nın dinini tebliğ etmek üzere gelen iki havari Yahya ve Yunus ( Yuhanna ve Pavlus) ile karşılaşmış. Havariler Habib-i Neccar’ı Hak dine davet etmişler. O’nun bir delil istemesi üzerine de ‘’ Biz Allah’ın izni ile hastaları iyileştiriyoruz’’ diyerek cüzamlı çocuğunu iyileştirmişler. Bunun üzerine Habib-i Neccar şeksiz şüphesiz iman etmiş. Havariler şehir halkını, putperestlikten vazgeçerek tek tanrıya iman etmeye davet etmişler. Fakat ne yazık ki davetleri karşılık bulmamış ve sorgusuz sualsiz hapse atılmışlar. Arkadaşlarının uzun süre geri dönmemesi üzerine 3. elçi Şem’ün safa( Simun Petrus) şehre gelmiş.

Kral’ın sarayına girmiş ve bir süre sonra kral’ı zindandaki mahkumları dinlemeye razı etmiş. Bir rivayete göre kral ikna olsa da şehir halkı iman etmemiş. Onları uğursuzluk getirmekle suçlayarak öldürmeye karar vermişler. İşte bu sırada Habib-i Neccar hazretleri şehrin öbür ucundan koşarak gelip şehir halkına engel olmaya çalışmış. Güçten yana değil Hakk’tan yana olmanın, nemelazımcılığın değil, yanlışı eli ve diliyle düzetme gayretinin çağlar ötesinden her devre seslenen müşahhas bir ismidir Habib-i Neccar hazretleri. Azgın halk kendilerini dinlememiş ne yazık ki. O’da elçilerle birlikte taşlanarak şehit edilmiş.

Yasin suresinin bir bölümünde bu kıssa anlatılır ve Habib-i Neccar hazretleri şöyle müjdelenir ‘’(Sonra Ona) Haydi gir cennete denildi. O’da dedi ki ne olurdu kavmim bilseydi. Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendisine ikram olunan kullarından kıldığını ‘’ (Yasin suresi- 26-27) Bundan dolayı Habib-i Neccar hazretleri bölgede sahib-ül Yasin adıyla da anılmaktadır. Habib-i Neccar hazretleri bugün tarihi Antakya’yı boydan boya kat eden Kurtuluş caddesinin Kemal Paşa caddesiyle kesiştiği kavşakta kendi adıyla bilinen Camiye bitişik türbesinde 3 havari ile birlikte yatmaktadır. 636 yılında Hz. Ömer devri’nin büyük komutanlarından Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a) tarafından Antakya fethedilince, eski bir Pagan tapınağı olan bu yere Habib-i Neccar Hz. adına bir cami inşa edilmişti. Bu anlamda burası Anadolu’da inşa edilen ilk cami ve Türkiye sınırları içinde İslam’a açılan ilk şehir olması hasebiyle de özel bir kıymete haizdir. Tarih boyunca birkaç kez el değiştirmiş, haçlı seferlerini takip eden dönemde kilise olmuş, doğal afetlerle hasar görmüş ve yeniden inşa edilmiştir. Bölgede Sultan Baybars tarafından tesis edilen Memluk hakimiyetinden bu yana kesintisiz olarak cami vasfını sürdürmektedir. Tarih boyunca her dinden insan tarafından saygıyla ziyaret edilen bir ibadethane olmuştur burası. İbn-i Batuda ve Evliya Çelebi seyahatnamelerinde burada bir zaviye olduğundan söz etmektedir. Günümüzdeki camii 19. yy da inşa edilmiş bir Osmanlı eseridir. Narenciye ağaçlarının gölgelediği avluyu kuzey ve batı yönünde medrese odaları çevrelemekte, kuzey batı köşesini yine 19.yy eseri zarif bir şadırvan süslemekte. Merkezi kubbeli, çok sayıda pencereden bol ışık alan ferah bir harimi ve revaklı son cemaat yeriyle göz dolduran bir eser. Güney doğu köşesinde kesme taş gövde üzerinde yöreye has ahşap şerefeli sevimli bir minare yer almakta. Minarenin yanında camiye bitişik olan türbede giriş seviyesinde küçük bir namaz alanı ve Hz. Yunus ve Yahya ya ait olduğu düşünülen ikiz bir sanduka bulunuyor.

Buradan bir merdivenle bir kat indiğinizde basık bir mekanda duvara bitişik olarak duran Habib-i Neccar ve Şem’un Safa hazretlerine ait olan mezarlar huzuruna varıyorsunuz. Burada asırların ağır ağır biriktirdiği mistik hava insanı sarıp sarmalıyor. Daha dar bir merdivenle aşağıdaki inziva hücresine iniliyor. Çok büyük ihtimalle yapının bu bölümleri Evliya çelebi’nin ziyaret ettiği zaman, tekke olarak kullanıldığı haliyle günümüze ulaşmış olmalı. Hz. İsa’nın havarilerine Müslüman usulü mezarlar inşa etmiş olmamız, Hz. Adem’den beri ahkamında ufak tefek farklar olsa da özü itibariyle değişmeyen ve her devirde müminleri olan tevhit dininin yansıması olsa gerek. Hıristiyanlar tarafından da kutsal kabul edilerek ziyaret edilen bu mekan Antakya’nın kendine has çok dinli ve çok dilli kültürüne mal olmuş köşe taşlarından biri. Yolumuz iyi ki aziz İslam‘ın Anadolu’daki eşiği olan bu güzel beldeye düştü ve şehrin büyüğünün huzuruna varmak müyesser oldu. Selam olsun insanları hayatları pahasına tevhide davet eden sevgili marangozumuza ve O’nun güzel arkadaşlarına.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.