Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Güzel Bir Hikâyenin Kötü Oyuncusu

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Atakan Bey bütün hazırlıkları bir kez daha gözden geçiriyordu. Oturacağı koltuğun arka fonuna dikkatlice baktı. Eğer dik açıdan çekerlerse sağ omuzunun tam arkasında boğaz manzarası, sol yanında ise rengârenk çiçeklerle donatılmış bahçesi gözükecekti. Bu güzeldi, ışıklar iyiydi. Villanın en gözde mekânı bu mekândı. Atakan Bey’in de çokça zaman geçirdiği mekândı bu mekân. Çocuk gibi coşkuluydu Atakan Bey, yerinde duramıyor, zıp zıp sağa sola dönüyor, bir o yana, bir bu yana giderek bütün hazırlıkları tek tek kontrol ediyordu. Çok heyecanlı olduğu belliydi.
Yılın röportajcısı ödülünü alan gazeteci Mehmet Bey de asistanı Demet Hanım ile son kontrolleri yapıyor, fotoğrafçının objektifini inceleyerek Atakan Bey’in oturacağı koltuğun arka fonunu inceliyordu. Bu arada kendi oturacağı koltuk ile asistanının oturacağı koltuğun arka fonunu da dikkate almadan edemiyordu.
Her şey tamamdı, şimdi söyleşiye geçebilirlerdi.
Atakan Bey yardımcısına seslendi, kahveler gelmemiş, masada su eksikti, İsviçre’den getirdiği çikolatalar da henüz sehpadaki yerini almamıştı. Kısa sürede eksiklikler tamamlandı, kahveler içilmeye hazır halde ev sahibi ve konuklara ikram edildi. Ödüllü fotoğrafçı olan İsmet Bey de kahvesinden bir yudum alarak en güzel pozu yakalamak için sürekli objektifine baktı, sürekli deklanşöre bastı.
Demet Hanım, birlikte çalışmaktan büyük mutluluk duyduğu duayen gazeteci Mehmet Beyi’n en can alıcı soruyu, en uygun zamanda sorması için sufle verir gibi yardım ediyordu.
Mehmet Bey yılların tecrübesiyle en can alıcı soruyu sorarak Atakan Beyi’n sıfırdan edindiği servetin hikayesini okurlarına aktarmanın derdindeydi.
Sorular peş peşe geliyor, Atakan Bey bülbül gibi şakıyordu.
Çok zor günler geçirmişti İstanbul’a geldiğinde.
Üç gün, üç gece aç kaldığı bir zamanı anlattı Atakan Bey, Demet Hanım’ın gözleri doldu. Öyle sıkıntı çekmiş ki, çok lüks bir lokantanın camından bakarken, yemeğini yiyip çıkan zengin bir adam lokantacıya doğru dönerek, “bu pisliği buradan alın” demişti. İşte o gün zengin olmaya, fakirlere babalık etmeye başlayacağının yeminini ettiğini söyleyince ister istemez Mehmet Bey’in de gözleri dolmuştu.
Gerçekten de zor günler geçirmişti Atakan Bey. Ayakkabı boyacılığı yapmış, çaycılık yapmış, su satmış, han köşelerinde, sur diplerinde, köprü altlarında yatmıştı. Şimdi İstanbul’un en zengin iş insanlarından birisiydi. Zirveye çıkmıştı ama zirveye adeta sürünerek çıkmış, alnının teriyle, bileğinin gücüyle, sabrıyla, bitmez tükenmez enerjisiyle gelmişti. O kadar güzel anlatıyordu ki, o kadar güzel lafları bir biri ardına sıralıyordu ki, okurların bu söyleşiden büyük keyif alacağı şimdiden belliydi.
Mehmet Bey de hem kendi sorularından hem Atakan Beyi’n cevaplarından memnundu.
Sonu güzel bağlanan bir söyleşi olmuştu. Zenginlik güzeldi, hikayesi de güzeldi. Fakirliğin neyini anlatacaksın diye düşündü Mehmet Bey, “Bu akşam açım” desen kimse bir kap yemek vermez. Elini uzatsan, yüzüne bakan olmaz. Fakirliğin ne hikâyesi olur ki, sonu zenginlikle bitmeyen hikâye anlatılır mı? Gökten üç elma düşecek ve sonu güzel bağlanacak.
Zenginliğin hikâyesini dinlemek de güzeldi, anlatmak da güzeldi. Nereden gelmiş, nerelerden geçmiş, neler çekmişti, ne acılar yaşamış, ne yokluklar görmüştü. Bak, sabrın sonu selamet olmuş, herkesin hor gördüğü, hatta görmek dahi istemediği adam, şimdi zengin mekânların baş konuğuydu.
“Benim hayatım tam bir trajediydi” diye başladı söze Atakan Bey. İstanbul’a ilk geldiğinde yaşadıklarını en açık yüreklilikle anlattı. Bir trajedinin hikâyesiydi bu, zenginliğe giden yolun hikâyesi değil. Mehmet Bey, çok fazla trajedi olmasın diye servete kavuştuğu zamanları da hafif hafif eşeledi, zirveye kadar çıkardı.
***
Nihayet bu söyleşi de bitmişti, bu söyleşi de büyük bir sansasyon olacaktı, bu söyleşi de ödülleri bir biri ardına getirecekti. Karşılıklı teşekkür faslı bitti, havadan, sudan, paradan, servetten, yemeklerden, tatlılardan, yurt dışında gidilip görülecek yerlerden bahsettiler. Demet Hanım’ı incitmeyecek kadar çapkınlıklar da sohbetin arasında kaynayıp gitti. Bu arada yemekler yendi, meyveler atıştırıldı, tatlıların birisi gitti, birisi geldi.
Bu söyleşi Atakan Bey’e bir servete mal olmuştu ama bunu umursadığı mı vardı. Masraflar için çıkarken yüklü bir çeki duayen gazetecinin ceketinin iç cebine sokarken, bir eliyle de ceketinin ön tarafına hafif vurarak, “Masraflar için, masraflar için” demeyi ihmal etmedi. Mehmet Bey, çekin miktarını merak dahi etmedi; küçük meblağ olmadığını bilecek kadar deneyim sahibiydi.
Demet hanımın röportaja katkısı çoktu ama Atakan beyin verdiği cevaplarda bir tutarsızlık sezmişti, söylese miydi, söylemese miydi bilemedi.
Demet hanım düşünüyordu, Atakan bey İstanbul’a geldiğinde beş parasızdı. Sur diplerinde, han köşelerinde, köprü altlarında yattığına göre köşede bekleyen bir serveti de yoktu. Gizli saklı parası da. Ayakkabı boyacılığı yapmıştı, çaycılık yapmıştı, akla hayale gelmedik işlerden alnının akıyla çıkmıştı. Bütün bunlardan her gün şu kadar kazansa, hiç yemese, giyinmese, konaklamak için hiç harcamasa, hâsılı aldığının hepsini biriktirse, hatta yüksek faize yatırsa böyle bir serveti edinmenin imkânı yoktu. Atakan beyin anlattıkları “kara para aklama” işinin farklı bir versiyonuydu. Hikâye olarak güzeldi, ama bu hikâyeye inanacak saf insan artık kalmamıştı. Belki de Atakan bey “pis iş yaptım kardeşim” diyemediği için güzel bir hikayeyle herkesi etkilemeye çalışıyordu. Hatta zengin olurken de kazanıyordu, zenginliğini anlatırken de kazanıyordu. Sürekli o kazanıyordu. Bu söyleşiyle onun daha fazla kazanmasına aracılık edeceğiz diye hayıflanmaya başlamıştı bile Demet hanım.
Sonra bu düşünceleri kafasından atması gerektiğini düşündü Demet hanım. Güzel bir hikâyenin, kötü bir oyuncusu olmak istemiyordu. Bak çek de Mehmet beyin cebine girmiş, kendisine de yüklü bir pay düşecekti. Atakan bey çok kibar birisiydi; konuklarını dış kapıya kadar uğurladı, hatta araçlarına binmelerine de eşlik etti. Ne olduysa o anda oldu, dış kapının orada bir gürültü koptu, itiş kakış yaşandı, Atakan bey “ne oluyor” diye kükredi. Kapıdaki görevlilerin kollarının arasında sokakta yaşayan yoksul ve sefil olduğu her halinden belli olan bir adam vardı, “Allah rızası için bir ekmek parası” istiyordu. “Atın onu dışarı” diye bir kez daha kükreme sesi geldi Atakan beyden.
Mehmet bey ve Demet hanım, fotoğrafçı İsmet beyle birlikte şaşkın bir şekilde hareket eden araçtan, gözlerinin önünde yaşanan, canlı, capcanlı bir trajediye bakıyorlardı.
Demet Hanım Mehmet Bey’e seslenerek, “Bundan çok güzel bir haber çıkar. Şu yoksul adamla bir söyleşi yapalım, Atakan Bey’in eski haliyle yani, nasıl fikir”
Mehmet Bey umursamaz bir tavırla camdan dışarıya baktı; “Çok güzel bir fikir, hatta harika, muhteşem üstelik…”
-Eee, dedi Demet Hanım, o zaman duralım.
“Olmaz” diye devam etti Mehmet Bey, “Çünkü bizim insanımız yaşanan fakirliği sevmez, fakirlikten zenginliğe giden yolun hikayesini sever.” dedi. Mehmet Bey bu meslekte çok insan tanımıştı. Üç kuruş parası olmadan siyaset giren, siyaseti bıraktığında hatırı sayılır bir servetle köşesine çekilen, hatta servetine servet katmaya devam edenler, parasızken yüzüne bakılmayan nice insanın bir şekilde zengin olduktan sonra “servetinin kaynağını” sorma gereği duyulmayanları da görmüştü. Belki de dünyanın kanunu buydu, belki de hükmedenlerin kanunu, yaşamımızın bir parçası olmuştu; Bazılarını para konuşturuyordu, bazılarını para susturuyordu.
Ama gün geliyor hepsi mezarda eşit hâle bürünüyordu. Düşenleri de görmüştü Mehmet Bey, yükselenleri de. Tekrar tekrar ayağa kalkanları da, ayağa kaldırılan ve sömürülenleri de. Devam etti Mehmet Bey, “Hoca Nasreddin boş yere ‘ye kürküm ye’ dememiş. Hepimiz bize yaklaşan yoksullardan ürkeriz, gariplerden ürkeriz, yolda kalmışlardan ürkeriz, muhtaçlardan ürkeriz, mültecilerden ürkeriz. Bize zarar verir mi diye düşünürüz. Hatta horlarız, hatta aşağılarız, çoğunlukla görmezden geliriz. Göz göze gelmekten bile kaçınırız. Ama o adam bir gün ‘meşhur’ olursa, zengin olursa onun hikâyesini dinlemekten zevk alırız. Biz yaşanmış, bitmiş trajedileri severiz, devam eden trajedilerden uzak kalırız. Aslında bizim sevdiğimiz trajedi değil, tıraşedidir!” Demet Hanım da üstelemedi; sustu. Herkes gibi sustu, herkes gibi boyun eğdi. İki elini dizlerinin üstünde birleştirdi, sağ elinin işaret ve başparmağıyla, sol elinin parmaklarını sıktı, sıktı, sıktı, dişleriyle birlikte…

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.