Güneyden Kuzeye Büyülü! İtalya

Bir İtalya rüyası diye çıktık yola, yol götürdü bizi güneyden kuzeye tarihi diyarlara. Yolun sonunda gördük ki tatlı rüyamızı çok da abartmaya gerek yokmuş, hakikate uyandık böylece. Nasıl bir hakikat mi?

Öncelikle bambaşka iki İtalya gördüm. Roma’nın adeta ülkesini ikiye bölercesine bir sınır bölgesi oluşturduğu coğrafyada, Kuzey ve Güney olmak üzere çift kutup bulunmakta. Sicilya’ya kadar inmemiş olsam da Napoli kıyılarında gözlemlediğim Güney İtalya; daha sıcak, daha renkli ve çok daha ucuz. İnsanları ise daha bir güler yüzlü ve çok daha rahat.

Campania bölgesinin başkenti olan Napoli; pizza, Pompei ve Maradona kelimeleriyle özdeşleşmişti benim için. Gittiğim zaman da farklı bir Napoli görmedim açıkçası. Şehrin merkezi olan “Piazza de Plebiscito” diğer meydanlar kadar gösterişli ve canlı olmasa da bu küçük meydanı sevdim. Denizlere inen sokaklara karşı her zaman bir zaafım olmuştur zaten.

Pizzanın doğduğu yer olarak bilinen Napoli’de ilk İtalyan pizzası deneyimini yaşadım. Napoliten pizza olarak da literatüre geçen pizza; domates sosu, taze fesleğen ve mozzarella peynirinden yapılma yani bildiğimiz pizza margherita. Bu üç malzemenin rengi ise İtalyan bayrağını temsil etmektedir. İnce hamuruyla oldukça yumuşak olan pizzada, domates ve peynirin kalitesi ile lezzetli bir açılış yapmış olduk.

Napoli’den yukarı çıktığımız zaman kuzey ve güneyi birbirine bağlayan en sanatsal başkent Roma ile tanışma şerefine eriştik. Adeta bir açık hava müzesi olan Roma’da her sokak bizi tarihin ve sanatın derinliklerine sürükledi.

Romus ve Romulus adlı ikiz kardeşlerin entrikalar üzerine kurmuş olduğu şehir, aynı İstanbul gibi 7 tepe üzerinde yer almaktadır. İstanbul’dan farklı olarak ise bu şehrin tepelerine kurulan o muhteşem tarihi eserler günümüze olduğu gibi gelip korunabilmiş! Meydanları, çeşmeleri, kiliseleri, heykelleri ve antik kalıntıları olduğu gibi sergileyen bu tepelerden şehre bakmak bir masal gibi. Panteon, İspanyol Merdivenleri, Kolezyum, Aziz Petrus Bazilikası ve tabii ki başlı başına Vatikan… Dar sokaklardan ilerlerken, saptığınız her köşede antik bir masalın içinde buluyorsunuz kendinizi. Masalın prensini bulmak için Trevi Çeşmesi’ne paramızı da attık tabii ki…

Napoli’de pizzadan bahsetmişken, Roma’da da tiramisu ve dondurmadan bahsetmek gerekir. Gerçi dondurma dememize bozuluyorlar doğru tabiri ile “Gelato.” Yani bir dondurmadan çok daha fazlası. Gerçekten de öyleydi yoğun bir lezzet ile çikolata ve meyvelerin gerçekten tadına vardım. Tiramisu için aynısı diyemeyeceğim ama. Bildiğimiz tiramisuydu.

Roma’dan yukarı doğru devam ederken yavaş yavaş Kuzey soğukluğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Bu soğukluk hem gerçek manada hem de mecaz manada kendini gösteriyor. Ancak havası doğru olsa bile Toskana bölgesini mecaz kısmından ayrı tutuyorum. Keza benim için İtalya’nın kalbi burada attı.

Doğa ile tarihin en mistik şekilde buluştuğu Toskana bölgesi, sarı ve yeşilin uyumu ile beni adeta büyüledi. Ne Roma, ne Venedik ne de Milano dedim. Gerçek İtalya büyüsü sadece buradaydı. Bölgenin başkenti ise sanatın kalbinin her daim attığı şehir olan Floransa. Burası Rönesans’ın doğduğu; Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Donatello, Raphael, Boticelli, Caravaggio ve daha nice sanatçının muhteşem eserler bıraktığı kent. Bu kenti bir sanat başkenti haline getiren Medici ailesinin ismini zikretmemek de olmaz tabii ki!

Arno Nehri boyunca uzanan tarihi yapıların her an bize göz kırptığı bu şehirde Ponte Vecchi Köprüsü üzerinden iki yakaya birden seyr eylemek mümkün. Ona en güzel bakışı ise ben Uffizi Galesi pencerelerinden attım. Sanata doyduğum iki saat sonrasında biraz da manzaraya doymak için pencerelerden bakmayı ihmal edemezdim. Şehrin en ünlü ve büyük dini yapısı olan Floransa Katedrali’nin yer aldığı Piazza del Duomo Meydanı’ndan keşfe başlarken, her sokakta ayrı bir lezzet ayrı bir sihir karşımıza çıktı. Floransa benim şehrimmiş diyerek yola devam ettim.

Floransa’dan bir saat mesafede bulunan ve yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Pisa şehrine varınca yapacağımız ilk şey tabii ki Pisa Kulesi ile fotoğraf çektirme yarışına girmek oldu. Kule ile nasıl pozlar versek, nasıl tutup sarılabiliriz derken neredeyse bir saatimizi harcamış olsak da hakkını vererek kule ile iyice kaynaştık. Yüksekliği 55 metre olan 8 katlı kule, alüvyon üzerine ve fazla derin olmayan temellerle inşa edildiği için daha üçüncü katı yapılırken eğilmeye başlamış. Yapımı bittikten sonra toprak çökmesiyle ise eğilişi artmıştır. Eğik olmasaydı şayet bu kadar meşhur olamazdı diyerek her şerde bir hayır vardır diyoruz.

Floransa’dan daha fazla seveceğim bir şehir karşıma çıkamaz derken kendimi bir Orta Çağ masal diyarının içinde; San Gimignano’da buldum. Evet beni eşsiz yapılarıyla en etkileyen şehir Floransa olmuştu ama kalbim San Gimignano’da kaldı. Etrafı surlarla çevrili bir tepe üzerinden kurulu olan bu şehrin aşağısında, pastoral görüntüsü ile Toskana güzelliği uzanmakta. Taş evlerin ve dükkânların yer aldığı, devasa kulelerin yükseldiği bu Orta Çağ kentinde zamanın hiç akmadığını hissedeceksiniz. Saatler burada 12.yüzyılda durmuştu.

Sokaklardan atları üzerinde şövalyeler geçip kılıç sallasa hiç de şaşırmazdım açıkçası. Maalesef ellerde kılıç sallayan şövalyeler görmedim ama her elde külahlarını iştahla tutan turistleri gördüm. Çünkü burada dünyanın en güzel dondurmacısı unvanına sahip, meydanın sonuna kadar kuyruk olan küçük bir dükkân bulunmakta. Gelateria Dondoli‘nin önündeki sıra yoğunlaşmadan bu unvana ne kadar layık olduğunu görmek için testimizi yaptık ve onayladık. Bir kere daha bir dondurmadan daha fazlası olduğunu tadarak iyi ki gelato var dedik.

Toskana bölgesindeki son durağımız ise Siena oldu. Şehir bizi tüm soğukluğu ile karşıladı diyebilirim. Bu sefer her iki manayı da kastettim. Sağanak yağışı ve rüzgâr eşliğinde şehri gezmeye çalışırken kendimizi “Piazza del Campo Meydanı” etrafındaki cafelere sığınırken bulduk. Yağmur eşliğinde kahvemizi içerken bir süre insanları izlemek de keyif vermedi değil doğrusu. Havadan mıdır nedir insanları da biraz soğuk geldi. Yağmur sonrasında şehrin sokaklarında gezerken İtalyan halkını bir kez daha takdir ettim ama. Şehirlerinde tarihi o kadar güzel koruyorlar ki değişim ve yıkım söz konusu değil. Siena yapıları yüzyıllara meydan okuyarak tüm ihtişamıyla sokak sokak direnmekteydi.

Bu cennet diyarı Toskana’dan ayrılırken bir diğer masal diyarı Venedik’e doğru yol aldık. İşte İtalya rüyasından uyanmaya başladığım yer de burası oldu. O hayallerimi süsleyen, âşıklar diyarı romantik Venedik hiç de büyüleyici değilmiş meğer. Belki de çok fazla mana yüklememek gerekiyormuş sonra hayal kırıklığı da büyük oluyordu.

Evlerin kapılarının kanallara açıldığı, evinizden çıkmak için sandallara ihtiyaç duyduğunuz bir şehir düşünün; işte orası Venedik. Günlük manzaranız gondollar üzerinde aşk yaşayan çiftler ve onlara bu atmosferi daha romantik yaşatmak için ıslık ve şarkılarıyla eşlik eden gondolcular. Daha romantik bir şehir gelmiyor değil mi kulaklara ama hiç de öyle olmadı. Kalabalıktan mı dersiniz, insanların bu kalabalıktan sıkıldığını belli edercesine yüzlerine yerleşen soğukluktan mı bilmem ama büyüsü kaçmış bir Venedik çıktı karşıma. Zaten şehrin yerlileri her geçen gün evlerini terk ediyormuş yakında tamamen turistlerin yaşadığı materyalist bir şehir olacak.

Kanalları, köprüleri, sarayları ile ihtişamın merkezi bu karnaval şehrinde hayat da bir o kadar pahalı ve zor. Gelgitler nedeniyle su basmaları kaçınılmaz. En ufak yağmurda bile meydanları sular basıyor ki buna yakından tanıklık ettik. Su basmasından ötürü yere basamadığımız “San Marco” meydanında, yerden yüksek bir platform üzerinde trafik polislerinin yönlendirmesi eşliğinde sıra sıra geçtik. Evet yanlış duymadınız arabaların girmesinin yasak olduğu Venedik’de trafik polisinin görevi insanların geçişişi sağlamak.

San Marco meydanından bahsetmişken, tam orta köşesinde dünyanın en eski cafelerinden biri yer almakta. Cafe Florian, 1720 yılından beri bu meydanın kahve yükünü çekiyor. Ünlü sanatçıların buluşma noktası olan bu cafede kahve içmek ise hiç de o kadar kolay ve ucuz değil. Kahve ülkesi İtalya’da bir kere kahve deneme şansınız olsa yeriniz bu mekân olmalı derim.

Venedik rüyasından uyanıp İtalya’nın en az merak ettiğim şehri Milano’ya geçiş yaptık. Moda’nın merkezi olan bu şehir 1.4 milyon nüfusu ile İtalya’nın en kalabalık ikinci şehri. Meydana adım atar atmaz bu kalabalık ile tanışma şerefine erişmiş olduk. Yapımı 500 yıl süren Duomo di Milano Katedrali’nin başrollük yaptığı meydanda adım atmak mümkün değil. Tam yanında İtalya’nın en eski aktif alışveriş merkezi olan Galleria Vittorio Emanuele’nin yer alması da bunda bir etken tabii ki. Meydandan çıkıp bir yemek yiyelim demez olaydık bütün restoranlarda cadde sonuna kadar kuyruklar. Kalın pizzası ile meşhur dilim pizzalarından da yemez olalım diyerek kendimizi meydanın dışına attık. İyi ki de attık. Karşımızda Avrupa’nın en büyük kalelerinden biri olan Sforzesco Kalesi…

15.yüzyıla tarihlenen kale, müze içinde müze barındırıyor. Kaleye giriş ücretsiz, müzeler ise ücretliymiş ancak nedendir hala bilmem girişte elimize verdikleri ücretsiz bilet ile kapanışa kadar müzelerin yarısını gezdiğimizi düşünüyorum. Ne kadar sergi ve müze gezdiğimizi bilmiyorum çünkü birbiri ardınca devam eden birçok mekân yer almakta. Leonardo da Vinci tarafından dekore edilmiş Şato, Arkeoloji Müzesi, Resim Galerisi, Mobilya Müzesi, Antik Sanat Müzesi derken kafamız karışmadı değil. Müzenin en meşhur yapıtı ise Michelangelo tarafından yapılmış Rondanini Pietà’sıydı.

Sevdiğim şehirler oldu, sevmediğim şehirler oldu, büyülendiğim şehirler oldu, rüyadan uyadığım şehirler oldu. En nihayetinde güneyden kuzeye büyülü İtalya rüyamızdan sekiz gün sonunda tamamen uyandık. Güzellikleriyle, kusurlarıyla İtalya’nın da normal bir ülke olduğunu gördük. Peki, en çok neyi mi özledim? Cevabım kesinlikle “kahvaltı.”

Bizim gibi kahvaltı da çeşit çeşit yiyen bir millet için İtalya’nın kruvasan-kahve ikilisi ile karşılaşmak büyük bir hayal kırıklığı oldu. Zeytin üreticisi bir Akdeniz ülkesinde kahvaltıda nasıl zeytin olmazdı. Pizzasında domates ve peynire doyarken nasıl kahvaltıda mahrum kalabildik anlayabilmiş değilim. Kahvaltı kültürü olmayan bir Akdeniz ülkesi ile karşılaşmak beni şaşırttı doğrusu. Gözünü seveyim; menemenli, kuymaklı, yumurtalı ekmekli, pişili Türk kahvaltılarının. Sadece kahvaltı değil tüm yemeklerde üstümüze tanımam diyerek milliyetçiliğimi de göstermiş olarak yazımı nihayete erdireyim.

Arrivederci İtalya…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Bir İtalya rüyası diye çıktık yola, yol götürdü bizi güneyden kuzeye...

Türk Değilse Yüktür

Bir İtalya rüyası diye çıktık yola, yol götürdü bizi güneyden kuzeye...

Önden Giden Atlar

Bir İtalya rüyası diye çıktık yola, yol götürdü bizi güneyden kuzeye...