Gülbahçem

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Avuçlarımda misketlerim, çocukluğuma dönmeye ne kadar hevesliyim. Geniş bahçeli evimizin, asma yaprakları altında sek sek oynadığımız, sebepsiz içten gülüştüğümüz güzel günler…

Babamın gül bahçesi, annemin her konuşmanın sonunda eklediği hayat kurtaran tembihleri…

Her gün güneşle uyanırdı babam ve sıcak ekmek kokan annem. Okul yolu telaşı, akşam ezanından sonra kurulan sofralar… Ne kadar da huzurluyduk. Kederimiz yoktu. Babamız vardı. Dağ gibi dururdu ardımızda. Korkunca sığınırdık ona. Sarılınca dinerdi tüm acılar.
Kimse kimsenin kalbine tuzak kurmuyordu o günlerde. Yaralarını eşelemiyor. Tuza bulamıyordu. Çocuktuk ya, oyun sadece oynadıklarımızdan ibaretti.

O günlerde herkesin dilinde bir büyüyünce anlarsın sözü dolaşırdı. En ufak bir ihmalde annem hemen o meşhur sözünü söyler. Büyüyünce anlarsınız derdi. O zamanlar anlamazdım. Büyüsem de bir de ben anlasam derdim.

Büyüdüm. Anladım. Ama anlamamayı tercih ederdim. Çocuk kalmak ne güzel bir ikram, sade ve samimi olmak ne kadar da zormuş. Hele birine kazara bir derdini anlatmak. Ne büyük bir kabahat… Yüzünde binlerce yüzle dolaşmalıymış insan, insanların arasında. Hissiz dökülen yaşlar, menfi muhabbetler terazide ağır basan taraf olmuş. Alan razı veren razı. Hayretim saflığımın izleri.

Yakın zamanlarda üst üste yaşadığım bir kaç hayal kırıklığı ile birlikte daha iyi anladım ki; kimse kimsenin derdiyle dertlenmiyor aslında.

Dost kavramının içini dünyalık alışverişlerle doldurmuş, dost kılığında dolaşan tüccarlar. Vefa ki insana en çok yakışan değerlerimizden. Kendini teslim etmiş insanların vefasızlığına… Ne içilen çayın, ne de verilen bir selamın kıymeti kalmış. 40 yıllık hatra talip mirasımız, bir kaç zaman geçince bir köşeye atılmış. Oysa ki bir dost selamının dünyamızı darûl-feraha çevirdiğini hepimiz tecrübe etmişizdir.
Tecrübe diyorum, çünkü yaşadığımız acı tatlı hatıralara tecrübe diyorlar. Kalan izlere ise yara… Tecrübeli olmak, ben iyi acı çekerim.
Ya da ben daha iyi bilirim demek değildir. Herkesin kendine has bir hikayesi, kanayan yarası vardır.

Yolunu yarılamış bir fani olarak, tüm yaşadıklarımı bir gönül sultanının kapısına döküp, “yeniden başlamak istiyorum” dediğim günden beri öyle ferah öyle tecrübesizim ki.

Saymadım kaç zaman oldu ama dara düştüğüm de inşirahım oluyor bu ferahlık bana. Yoksa ne dünya yaşanılası bir yer, ne de insanlar başını yaslayacak kadar samimi…

Kimse kimsenin yarasına ihtimam göstermiyor. Bencilce seviyoruz. Allah için deyip, gayrısına meyilleniyoruz. Oysa ki sevmek huzurdur. Sevmek nurdur. Yan yana olmaktan ziyade ruhları kavuşturur. Yaralamaz.

Yaralıları buluşturur. Ondan sebep deriz sevdiğimize “sen de başka bir güzellik var” diye. Seviyorum “ama” demekse yaralamaktır. Kırar döker. Gül bahçelerini fırtınaya teslim eder.

Çocukluğuma özlemim birazdan bu sebepten. Oyuncaklarımı bile ayıramazdım birbirinden, üzülürler diye geçerdi aklımdan. Güz aylarında dökülen yaprakları, hangi ağaçtan düştüyse toplayıp onun altına koydururdu babam. “Yazıktır ayrılmasınlar” derdi.

Dost kavramının içini dünyalık alışverişlerle doldurmuş, dost kılığında dolaşan tüccarlar. Vefa ki insana en çok yakışan değerlerimizden. Kendini teslim etmiş insanların vefasızlığına… Ne içilen çayın, ne de verilen bir selamın kıymeti kalmış. 40 yıllık hatra talip mirasımız, bir kaç zaman geçince bir köşeye atılmış. Oysa ki bir dost selamının dünyamızı darûl-feraha çevirdiğini hepimiz tecrübe etmişizdir.
Tecrübe diyorum, çünkü yaşadığımız acı tatlı hatıralara tecrübe diyorlar. Kalan izlere ise yara… Tecrübeli olmak, ben iyi acı çekerim.
Ya da ben daha iyi bilirim demek değildir. Herkesin kendine has bir hikayesi, kanayan yarası vardır.

Yolunu yarılamış bir fani olarak, tüm yaşadıklarımı bir gönül sultanının kapısına döküp, “yeniden başlamak istiyorum” dediğim günden beri öyle ferah öyle tecrübesizim ki.

Saymadım kaç zaman oldu ama dara düştüğüm de inşirahım oluyor bu ferahlık bana. Yoksa ne dünya yaşanılası bir yer, ne de insanlar başını yaslayacak kadar samimi…

Kimse kimsenin yarasına ihtimam göstermiyor. Bencilce seviyoruz. Allah için deyip, gayrısına meyilleniyoruz. Oysa ki sevmek huzurdur. Sevmek nurdur. Yan yana olmaktan ziyade ruhları kavuşturur. Yaralamaz.

Yaralıları buluşturur. Ondan sebep deriz sevdiğimize “sen de başka bir güzellik var” diye. Seviyorum “ama” demekse yaralamaktır. Kırar döker. Gül bahçelerini fırtınaya teslim eder.

Çocukluğuma özlemim birazdan bu sebepten. Oyuncaklarımı bile ayıramazdım birbirinden, üzülürler diye geçerdi aklımdan. Güz aylarında dökülen yaprakları, hangi ağaçtan düştüyse toplayıp onun altına koydururdu babam. “Yazıktır ayrılmasınlar” derdi.

Şimdi ben de kıyamıyorum hayatıma dokunan eşyalara bile. Ruhu incinir diye düşüyor kalbime. Yenileri geldikçe onlar emektar köşelerine çekilirler. Özledikçe eskiyi hasbihal ettiğimiz bile olur. Dostlar, arkadaşlar, selamlaştıklarımız, karşılıklı çay içtiğimiz ruhlar var birde. Onlara hepten ayrı bir ihtimam…

Niye böyle olur bilmiyorum ama bu sebepten ötürü çoğu yerde yenilirim. Avuçlarım kanar. Kendime sayar dökerim. Gözlerimi kapatıp içime dönerim. Bir ses yayılır gökyüzüme. “Sevdiğinizin hatrına sabredin.” Susarım.
Bazen canım çok yanar. Ağlarım. Küserim, herkese hiddetlenirim. Omzuma bir el dokunur hafifçe “Kalbini incitene dua et ki; açılsın marifet kapıları” diye. Yutkunur amin derim binlerce kere…

Ne kazanırım ne kaybederim.
Hesap bilmem ben.
Maşuğun sözünü dinlerim.

Çocukluğumu, bahçemin güllerini özlerim. Bahçenin güllerini incitmeden seven bahçıvanını…
Güllerim diye severdi onları babam. Sonra dönüp usulca fısıldardı kulağımıza, onlar bahçemin siz cennetimin güllerisiniz diye…
Samimi duam, cennetim babam…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir