Sıradaki içerik:

Bir Olur

e
sv

Gül Yetiştiren Adam

avatar

Songül Özel

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Hikâye ve deneme yazarı Rasim Özdenören 20 Mayıs 1940 Kahramanmaraş doğumludur. Şair Alaeddin Özdenören’in ikiz kardeşidir.  İlkokulu Malatya’da, ortaokulu Tunceli’de, lisesi ise Kahramanmaraş’ta bitirmiştir. Yükseköğrenim için İstanbul’a gitmiş ve İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Ekonomi alanında yüksek lisans yapmak için Amerika’da bulunmuştur. Çeşitli kurumlarda avukatlık, müşavirlik ve genel sekreterlik görevlerinde bulunmuştur. Özdenören, DPT’den 2005’te emekli olmuştur.

Hukuk tahsili yapan yazar henüz lisede iken edebiyata ilgi duymuş arkadaşları ile Hamle dergisini çıkarmış, Yedi Güzel Adam içerisinde öyküyle ilgilenen tek sanatçıdır. Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Türk Sanatı, Dost adlı dergilerde eserler yazmıştır. Ayrıca çeşitli dergilerde kültür sanat sayfaları hazırlamış, yazdığı öykülerle adından söz ettirmiştir.

Özdenören’in düşünce hayatında Sezai Karakoç’un etkileri son derece fazladır.

Yazar, 1962’de tanışmıştır Karakoç ile. Karakoç’un etkisi onda o kadar çoktur ki hatta bir ara öykü yazmayan Rasim Özdenören onun telkinleri ile tekrar öykü yazmaya başlamıştır.

İlk kitabı 1967’de yayımladığı Hastalar ve Işıklar adlı eserdir. Bu eserde bireyin kendine ve çevresine yabancılaşması ve yaşadığı bunalımlar anlatılmıştır. Yazar, birey-çevre ilişkisini eserlerinde çokça işlermiştir. Bu konu yazarın ikinci kitabı Çözülme’de de işlenmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere bu kitapta yer yer bireyin ve toplumun değişimleri, öz değerlerinden çözülmeleri anlatılmıştır.

Yazarın 1974’te yayımlanan üçüncü kitabı Çok Sesli Bir Ölüm’de de yine insanın bunalımları, yalnızlığı, çevreye uyum sağlayamayışı anlatılmıştır.

1979 yılına geldiğimizde ise yazarın dördüncü kitabı Gül Yetiştiren Adam’ı görüyoruz. Bu eserde de yine yazar ilk üç eserinde olduğu gibi kişinin çevresi ve kendisiyle olan açmazlarını, uyumsuzluklarını, çaresizliklerini, batı ile doğu arasında sıkışıp kalmış insanları, batının yanlış anlaşılmasından dolayı buhranlara düşmüş bireylerin bunalımlarını anlatır.

Ben bu yazımda Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam adlı eseri incelemeye çalışacağım.

2 Mayıs 2017’de Rasim Özdenören’i yakından tanıma ve sohbetini dinleme fırsatını buldum. Kendisini ilk kez yakından Sivas’ta Atatürk Kültür Merkezi’nde gördüm.  Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam adlı kitabını daha önce çalıştığım okulda okuma grubumuzdaki öğretmenlere okutmuştum. Son derece heyecan ve ilgiyle yazarımızı dinlemiş ve Gül Yetiştiren Adam adlı kitabını yazarımıza imzalatmıştım. Bu kitabı satın almamdaki en büyük etken ise kitabın ismi olmuştu.

Bilindiği üzere edebiyatımızda gül çok önemli bir simgedir. Bize peygamberimizi hatırlatır. Peygamberin teni, kokusu anlatılırken edebiyatımızda her zaman gül simgesi kullanılır. Gül, çiçeklerin şâhıdır. Gül narindir, gül eşsiz güzelliktedir. Gül, uğruna nice bülbüllerin can verdiği tek çiçektir. Güle kavuşmak için onlarca çileye maruz kalmak gerekir.

Gül Yetiştiren Adam romanı Rasim Özdenören tarafından kaleme alınan sosyal içerikli bir romandır. Eserde doğu-batı ikileminde kalan insanların hayat öyküleri anlatılır. Daha önce de belirttiğim üzere bu konu yazarın hemen tüm eserlerinde mevcuttur.

Eserde iki farklı hayat geriye dönüşlerle anlatılır. Biri gül yetiştiren adamın hayatı, diğeri ise kültür yozlaşması içinde yaşayan modern insanların hayatı.

Gül Yetiştiren Adam milli mücadeleye katılmış, çoğu arkadaşının savaşta şehadetine tanık olmuş, vatanını, milletini, dinini, kültürünü seven bir insandır.  Savaşta ne uğrunda mücadele ettiyse onun aksine çevresinde bir hayat yaşandığını görmüştür. Gül yetiştiren adam bu yeni düzene kendince bir karşı duruş belirlemiştir. Sessiz bir protesto ile evinde tam elli yıl inzivaya çekilmiş ve kendini gül yetiştirmeye adamıştır.  O, batılı modern hayatın ışıltılı gibi görünen dehlizlerinde kaybolmak istemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gül yetiştirmek kolay bir iş değildir. Gül yetiştirirken türlü incelikleri bilmek ve çilelere göğüs germek gerekir. İşte bizim gül yetiştiren adamımız da bu çileye talip olmuştur.

Bir şey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı. Protesto için evinden dışarı çıkmıyordu. İnsanlar arasına katılmanın istemediği düzeni meşrulaştıracağı inancındaydı. Kuran okuyarak, ibadet ederek yalvararak, havf ederek somut protestosunu sürdürüyordu.” (s. 14)

Eserde olumsuz durumlar karşısında çaresiz kalan bir adamın sessiz protestosu anlatılmaktadır.

Sessiz protestonun da bir eylem olduğu eserde anlatılmıştır. Yaşlı adam evde gül yetiştirmekle, yetiştirdiği gülleri de kendisini ziyarete gelen torunlarına ve isteyen diğer kişilere vermektedir.

Gül Yetiştiren Adam evinde sadece ibadetle meşgul değildir aslında. Pasif bir hayat yaşadığı sanılsa da kendisi okumakta, düşünmektedir, içinde bulunduğu manevi çöküşün çarelerini aramaktadır.

O, hep kendi evindedir, evinin dışında olup bitenlere ilgisizdir, kendi protestosunu yükseltmektedir, baharla açılan, renk renk serpilen çiçek tarhlarını seyretmektedir, çiçeklerin kokusunu duyumsamaktadır, güzün yaprakların kuruyuşunu, çiçeklerin tükenişini, bir kuru yapraktan ibaret kalışlarını.

Gezinmektedir evin içinde, kitap okumakta düşünmektedir, yaradanı anmaktadır, yalnız onunladır, onunla baş başadır, onu tespihle uğraşmaktadır. (s.18)

Yozlaşan bir toplumun hareketleri karşısında inzivaya çekilip kendini ibadete veren bir derviş kimliği ile karşımıza çıkan bu kişilik birçoklarına göre yanlış algılanabilir. “Belki de tüm bu yozlaşmalar karşısında bir kenara çekilip yaşamaktansa bilakis hayatın içinde olup mücadele etmesi gerekliydi” diye düşünenler olabilir. Lakin bazen “sessizlikte anlaşılır belki de nice yürekler.”

Günleri gül yetiştirmek, ibadet etmek,  kitap okumak, tespih çekmek ve düşünmekle geçiren yaşlı adam, uzun süren sessiz protestosunun artık bitmesi gerektiğini düşünür. Kendisini ziyarete gelen torunuyla sürekli sohbet ederler. Torunu ona niçin dışarı çıkmadığını sorar. O da evden çıkmamasının sebeplerini şöyle anlatır:

Ölümü göze almakla elde etmek istediğimiz bir şey vardı savaşırken. Savaştan sonra baktık ki, onlar için savaşmamışız. İşte insanın zoruna giden bu oluyor. (s.39)

Gül yetiştiren adam neden sonra artık yıllardır çıkmadığı evinden dışarı çıkması gerektiğini düşünür.

…Bizi aldatanlara karşı bir şeyler yapmamız gerekirdi, yapamadık. Bilmem, belki de bunun utancına katlanamadım, onun için eve kapandım. (s.39)

…Evden çıkınca sanki üzerime bir menfurluk bulaşacakmış gibi geldi bana hep. Bundan da kaçtım. Ama elli yıldır ilk kez fikrimi değiştiriyorum. Eve kapanıp kalmakla insan değiştirmek istediği bir dünyayı değiştiremez. Ama bunu anlamam için elli yılın geçmesi gerekiyormuş. (s.39)

Evden çıkması gerektiğini düşünen yaşlı adam torununa şu teklifi yapar:

…Sana bir teklifim var, dedi, yarın sabah namazına beraber gidelim. (s.39)

Gül yetiştiren adam torunuyla birlikte sabah namazını kılmak üzere camiye gider. Namaza giderken şehirdeki değişiklikleri görünce çok öfkelenir. Etrafta yüksek katlı binalar ve ışıltılı reklam ilanları gören yaşlı adam camide cemaatin tuhaf bakışlarıyla karşılaşır. Kendisi şalvarlıdır. Etrafındaki kişilerin farklı kıyafetlerini görünce şaşırır. Hatta bazı kişilerin fötr şapka taktığını görür. İnsanlar modern giyimlidir. Şaşkınlık içinde cemaati gözlemler. İnsanlar namaz bitince hemen dağılmak isterler. İmamın namazdan sonra cübbe ve sarığını çıkartmasına çok şaşırır. İnsanlara seslenir fakat onu kimse duymaz. Daha sonra cemaate tekrar seslenir.

Ey cemaat-i müslimîn ve gafilîn
Sizler Nasranî misiniz, diye sordu.
Önünde birikmiş olan yirmi beş-otuz kişilik bir küme insan hayretle onu seyrediyordu…
Yoksa Mecusî misiniz, dedi adam. (s.131)

Bunları duyan cemaat şaşkınlıkla yaşlı adama bakar. Yaşlı adam cemaate öfkelidir. Onlara İslamiyetten bahseder. İnsanların müslüman gibi bir hayat yaşamadıklarını, içlerinin müslüman ama dışlarının gayrimüslimden farksız olduklarını anlatır.

“…İçinizdeki İslam’ı gösterin. Çünkü İslam, sizin üzerinizde görünmek ister. İman gizlidir, İslam açık. İman kalptedir, İslam zahirde. İslam şeriatsa, şeriat sizin amellerinizde görünmek ister.” (s. 133)

Gül yetiştiren adam, camideki insanlara etkilenecekleri sözler söyler. İnsanları yaşlı adamın sözleri çok etkiler hatta fötr şapkalı olan bir kişi şapkasını buruşturur, atacak yer arar.

“Sizler namaz kılan Nasranîlere benziyorsunuz. Namaz kılıyorsunuz ama görünüşünüz Nasranîler gibi. Kardeşler! Dışı kâfire benzeyen insanın içi de ona benzemeye başlar…” (s.133)

Bazı insanlar onun deli olduğunu düşünse de, bazıları gerçekleri söylediğini belirtir. Eserde Ökkeş Usta ile Bekir Efendi arasında şöyle bir konuşma geçer:

“Bizi Nasranîlere benzetti, dedi Ökkeş Usta
Evet, dedi Bekir Efendi, Nasranîlere mi benziyoruz acaba biz? Onlara benzetti bizi.
Bilmese söylemezdi, dedi Ökkeş Usta. (s.135)

Romanın sonunda tüm bu yaşanılanların ardından elli yıldır evinden çıkmayıp gül yetiştirmekle meşgul olan yaşlı adam bir gazete haberinde şu ifadelerle yer alır:

80 yaşında bir adam tutuklandı.…
Halkı ayaklanmaya kışkırttığı iddiasıyla tutuklanan ihtiyarın aklî dengesinin yerinde olmadığı sanılıyor…(s.139)

 Gelelim eserde işlenen ikinci hayat tarzına.

Eserdeki şahıslar çeşitli yaşantıları simgeleyen kişilikler olarak gözümüze çarpmaktadır. Sitare, Zelda, Tansel ve diğer bazı yan karakterler çarpık ilişkiler serüveninde yer alan kişilerdir.

Sitare, toplumdaki yozlaşmış, kendi kültürünü beğenmeyen, kendini ve kimliğini bilmeyen, hasta eşiyle sorunları olan, bunalımlarda olup kendini kaybeden, sahte mutluluklarla kendini avutan, dini ve ahlaki değerlerinden yoksun insanları temsil eder.  Nitekim manevi çöküş içinde bocalayan Sitare romanın sonunda intihar eder.

Sitare, kültür yozlaşması içinde bocalamış, zavallı bir kişiliktir. Kumar oynayan, yanlış kişilerle arkadaşlık eden, kocası hastanede yatarken tatile giden, gününü gün etmeye çalışan biridir.

Romanda aile kurumundan evlilik ilişkilerine, giyim kuşamdan iletişim biçimine, tek katlı evlerden yüksek katlı apartman hayatına, mefruşat ve diğer küçük ev eşyasından tüketilen meşrubat ve diğer temel gıda maddelerine kadar her şey baş döndürücü bir hızla değişime uğramıştır. Eserde batılı tarzdaki modern hayatın yansıması olarak her şeyin değiştiğinden bahsedilir. Yeni düzende aileden kılık kıyafete, evlere, yeme içmeye kadar her şey değişmiştir. Sahte ve geçici mutluluklar, haz peşinde koşan modern insanın bunalımları tek tek işlenmiştir romanda.

İnsan ilişkileri, mekânlar, sosyal-kültürel hayat, anlayış, hatta dil bile değişmiştir.  Sitare’nin eşinin adının romanda Çarli olarak geçmesi, kişilerin kendi arasında zaman zaman İngilizce konuşmaları sosyal ve kültürel yozlaşmaların küçük birer örnekleridir. Sitare ile yazar arasındaki bir konuşmada şu ifadeler yer alır:

Kiss me, diyor Sitare
Sitare, diye fısıldıyorum.
Oh, come on, diyor (s.12)

Zavallı Çarli,
Zavallı koca öküz.
Susuyor birden.
Oh, darling, diyor, come on (s.13)

Değişen yaşam tarzları eserde sıkça anlatılır. Evde ya da diğer bazı mekânlarda sabahlara kadar partiler verip yiyip içmek, dans etmek, kendinden geçmek modern yaşamın gereklerinden biriymiş gibi görülür.  Eserde bu durum şöyle ifade edilir:

Sitare’nin bir deniz kıyısında, dağ başında, kentin orta yerinde yani her yerde evi vardır. Sık sık arkadaşlarıyla evde parti halindedir. Onlarla birlikte Çarli yani eşinin gözü önünde yerler, içerler ve dans edip şarkılar söylerler. Çarli bir köşede olanlara üzülür.

O gece bir yığın konuğu vardı Sitare’nin. Herkes yiyor, içiyor, gülüyor, eğleniyor, Sitare yeni sevgilisini kolluyor, bir ara gidip onun oturduğu koltuğa ilişiyor. (s.15)

Romanda şehirlerin kimliğinin değişmesi de sıkça anlatılır. Artık şehrin her yerinde ışıklı reklam ilanları, bankalar ve oteller bulunmaktadır. Otel ve bankaların çokluğu anlatılır. Eserden aldığım bazı alıntılar bize şehirlerin değişen yapısını şöyle ifade eder:

Her taraf otel yahut motel. Banka ilanları. Korkunç ışıklı reklamlar. Kentin özeti: otel ve banka. Adım başı eğlence yerleri. Ünlü şarkıcılar. Yalnız gezginler için gazetelerde ilanlar: “Yalnız kalmayın beni çağırın. Altında bir telefon numarası. Bir eczaneye giriyorum. Aspirin. Sonra aspirini bedavaya getirebilir miyim düşüncesiyle makineye para atıyorum. Fakat makine o parayı da yutuyor. Çıkıyorum….” (s. 28)

Her otel ayrı bir kenttir burada. Yıllarca hiç dışarıya çıkma ihtiyacını duyumsamadan kalabilirsiniz aynı otelde.

İsterseniz elbet. Giyimevlerinden berberine, kuaförüne, lokantasından bakkalına, manavına, kafeteryasından eğlence yerlerine kadar, ne istersen var. Tek eksiği güneş ışığı…  Hep elektrik ışıkları. Sanki böyle ışıklarda doğduk ve sanki böyle ışıklar içinde yaşamaya mecburuz. İyisi mi bundan da tat almaya bakmalı. (s.51)

Görüldüğü üzere Rasim Özdenören bu romanda ülkemizde baş döndürücü hızla değişen bireysel ve toplumsal hayat, iki farklı sosyal yaşantı irdelenerek anlatmıştır.

Sonuç olarak eserde bireyin toplumsal değişimlerle batıya ayak uydurmaya çalışırken yaşadığı olumsuz durumlar Sitare ve arkadaşlarının şahsında anlatılmış, İslam medeniyeti minvalinde şekillenen geleneksel hayat ile modern hayat karşılaştırılmıştır.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.