Gönül Lisânı İle Kâinata Seslenmek

(Okunma Süresi: 3 dakika)

“Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için
Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim”

Yedi asır önce söylenen bu dizeler o dönemlerde ulaştığı tüm insanlarda eşsiz hissiyatlar ve düşündüren fikirler oluşturmuştu. Tam yedi asır sonrasında günümüze geldiğimizde ise hâlen okuyanlarda aynı hissiyatları oluşturduğunu söyleyebiliyoruz. Yüzyıllar boyunca ulaştığı tüm kişilerde aynı duyguları uyandıran, aynı fikirlerin çatısı altında buluşturan manalı sözlerin elbette ki büyük bir sırrı vardır. Sırrın zahirinde insanlığın özü, yani sevgi ve merhamet kendini gösterir. Batınını tafsil edecek olursak yürekten söylediği öz ve duru kelamlarla eşsiz bir gönül lisanı kuran Yunus Emre karşımıza çıkacaktır.

Anadolu coğrafyasının ve Türk tarihinin en ebedi değerlerinden biri olan Yunus Emre; bugün konuştuğumuz dilin, Türkçemizin eşsiz güzellikteki halini almasını sağlayan öncü isimlerden biridir. Türklerin dağınık topluluklar halinde ve dış etkilere oldukça açık bulunduğu ara bir dönemde Türkçe’nin eski devirlerden beri süre gelen abidelerini muhafaza etmiş, o dönemde öne çıkan birçok şairin aksine halkın diline yakın eserler vermişti. Bu durum onun yürekliliğinin, kendisinin bir gönül insanı oluşunun delilidir.

En büyük düsturu insani tüm değerlerin evrensel kuşatıcılığı ışığında bir gönül lisanı inşa etmek olan Yunus Emre, düsturunun hakkını kelimelerini ilmek ilmek sevgiyle işleyerek vermiştir. Onun sevgiyle işlediği kelimeler önce Türk milletine sonra tüm insanlığa yayılmış ve asırları aşmayı başararak bizlere ulaşmıştır.

Sözcüklere gönüllere dokunurken bir yandan da ilmiyle ve fikriyle de onları donatan Yunus, devrin sıkıntılarının, kurulan kültürel ilişkilerin dilimize tahakkümünü kabul etmemişti. Var olan tüm değerlerimizi, zenginliklerimizi, sıkıntı gibi görülen durumları, farklı kültürlerle olan etkileşimlerimizi bir potada eritmiş ve bunları Türklüğün, Türkçe’nin öz benliğinin süzgecinden geçirmişti. İşte böylelikle yedi asır sonra bugün halen dilimizde olan Yunus Emre Türkçesi fikriyatı ortaya çıkmıştır.

Seslendiği toplumun özelliklerine vâkıf olan Yunus Emre, kuracağı dilde de bu özellikleri göz önünde bulundurmuştu. Bununla da kısıtlı kalmayarak o günlerde edebi anlamda itibarı azalmaya başlayan Eski Oğuz Türkçesi’nin kadim geleneğini de söyleyişlerine katmayı ihmal etmemiştir.

Örneğin şiirlerinde aruz vezniyle beraber diğer şairlerin aksine hece veznini de kullanması elbette ki tesadüf değildi. Sahip çıktığı ve sözcüklerle aktarmak istediği kadim geleneği şiirin dış yapısıyla da bütünleştirme arzusundan kaynaklanıyordu.

Türklerin kendine ait edebi mirasını yaşatma isteği, dilinin çıkış noktasını halktan alması farklı kültürel zenginliklerden faydalanmasına da engel olmamıştır. Türkçe’nin en has halini duru bir biçimde aktarırken bir yandan az da olsa Arapça ve Farsça kelime kullanımlarına da yer verdiğini görüyoruz. Bu kullanımlar Türkçeyi gölgede bırakmayacak bir yoğunlukta ve halk diline ağır gelmeyecek biçimdedir. Yabancı kökenli kelimeleri dahi Türkçe’nin söyleyiş özelliklerine uygun bir biçimde kullanma gayreti itidalini daima muhafaza ettiğini gösterir.

Geleneksel biçimlerin özelliklerini bozmadan akıcı, az sözcükle çok anlam ifade eden dizeler kurmuştur. Rağbet görmeyen halk dilini, geçmiş dönemlerden gelen söyleyiş özellikleri ve dönemin zenginlikleriyle harmanlayarak sanatsal değer taşır hale getirmesi dizelerine ehemmiyet atfetmişti. Sadeliği, halk dilini kullanması Yunus’u sanattan, estetik kaygıdan hiç uzaklaştırmamıştır. Aksine sevgiyle, inançla açık bir şekilde söylediği her sözü edebi ve sanatkâr bir üslupla donatarak tüm insanlığa sunmuştur. Bir potada erittiği dilsel – kültürel zenginlikleri; evrensel değerlerle, insana ait hasletlerin kuşatıcılığıyla sarmıştır. Böylelikle Eski Anadolu Türkçe’ si yahut geçiş dönemi olarak adlandırdığımız edebi silsilenin öncüsü olmuştur. Türkçe’nin bir edebiyat dili olmasında büyük katkılara sahiptir.

Ünlü Türk edebiyatı tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı Yunus’un dilini şöyle ifade eder: “Anadolu’da 13. asırda başlayan ve bir daha yerini hiçbir yabancı dile bırakmayan Türkçe’nin bu kat’i zaferinde Yunus Emre’nin aziz hizmeti vardır. Ancak Yunus Emre Türkçe ’si, bazılarının yanlış olarak söyledikleri gibi bir sadece öz Türkçe değildir. Bu dil ortak İslâm medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış ve ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle donanmış zengin bir İslâmî Türk Dili’dir.”(1)

Banarlı’nın da değindiği üzere buradaki en önemli hususlardan biri onun dilinin kısıtlı bir sınırlandırmaya tabii tutulmaması gerektiğidir. Yunus Emre Türkçe ‘si ne sadece eski Türkçe ne de sadece Tasavvufi bir dildir.

Onun Türkçe’ si Türk- İslam medeniyetinin ortak sentezi olan bir gönül lisanıdır.

Anadolu irfanıyla yetişen, sadece Türk milletine değil tüm insanlığa seslenen Yunus Emre’nin yüzyıllara seslenişi içinde eşsiz bir sırrı ve bir mesajı da barındırıyordu. Sevgiyle ve merhametle kodladığı mesaj bugün milletimizin ve dünyanın farklı yerlerindeki insanların yüreklerinde cevap buluyor. İyiliği, güzelliği, temiz kalple inanmanın gücünü daha iyi anlamak istediğimizde bir bakıyoruz ki yolumuz onun dizelerine çıkmış. O dizelerde hem bu değerleri hem de dilimizin barındırdığı güzellikleri bir bir buluyoruz. Yunus’un kurduğu evrensel mesajı inşa eden zenginlikler gönlümüzün lisanıyla bir olup açığa çıktığında anlıyoruz ki Yunus Emre kurduğu “gönül lisanı” ile bugün hala bizimle yaşıyor.

KAYNAKÇA

  • ÜŞENMEZ, Emek. (Nisan, 2009) “Yunus Emre’nin Dili Hakkında” AKADEMİK BAKIŞ Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, 16. 
  • ÖZKAN, Mustafa. (Mayıs, 2010) “Türkçenin Anadolu’da Yazı Dili Olarak Teşekkülünde Yunus Emre’nin Rolü.” X. Uluslararası Yunus Emre Sevgi Bilgi Şöleni.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir