Sıradaki içerik:

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Vefatı

e
sv

Gönlümle Konuştum Hâk İle Buluştum

avatar

Hamide Akkaya

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Gönlüm… Seslensem sana, haykırsam hatta. Duyar mısın naralarımdaki yitikliği, çığlığımdaki biçareliği, sesimdeki mesafeyi… Duymak ne mümkün bilirim. Senin hâlin, hâlimden fena, uğraşların uğraşlarımdan elzem, derdin derdimden büyük, yükün yükümden ağır çünkü.

Sen benden daha yorgunsun hâliyle. Diğer yandan da benden daha güçlü. Sevdalısın çünkü. Sevdanın derdi temizler diğer dertleri, hâl böyle olunca sevdalının uğraşları pirüpak olur. Yük denilen şeyse “eyvallah”a karışır ve hissettirmez ağırlığını. Sevdadan gelen tüm bu güzellikler gücü getirir beraberinde. İşte gönlüm, bu yüzden güçlüsün, şükret ki sevdalısın. Ve benim sana duyuramadığım her şeyi en sessiz hâlinde bile sen bana duyuracaksın. Ki çoktan duyurdun: Sevdanı duyurdun, gücünü hissettirdin. Herkese kolay kolay nasip olamayan bir huzura gark ettin beni böylece. Sen bana huzuru yaşattın. Manevi iklimlerde yolculuğa çıkardın beni sevdanla. Duyurduğun seslerle aşkın ilahisini dinlettin, hissettirdiğin gücünle şükür sahibine uğurladın dualarımı. Duanın yolunu, kelamımın yolculuğunu öğrettin bana.

Yolculuğumdaki azık eyledin duaya karışan gözyaşlarımı. Gözlerimden akan her damlada selamını aldım senin. Seni ‘sen’ yapan sevdanın artık içine sığdıramadığın parçalarını gözlerime uğurluyordun. O parçalar yaş olup akarken gözlerimden selamınla da temizlenmeme vesile oluyorlardı. Senin selamın bana, hâlime, derdime yepyeni bir umut oluyordu. O umutla beraber ben de güçleniyordum senin gibi. Seni güçlü yapan sevda, beni güçlü yapansa umuttu. İşin özünde yine sen vardın aslında, senden de öte sevdan vardı. Gönlüm, sana mı şükranlarımı sunmalıyım şimdi? Sevdandan sırf kendini beslemeyip beni de beslediğin, ruhuma huzuru tattırdığın, aklıma güzelliklerin işlenmesine vesile olduğun, gözlerime güzel olana bakmayı sevdirdiğin, seçtiğim kelamlarda temizliği arattığın için, kısacası benliğime ışık tuttuğun için sana mı yoksa hepsinin inşasında en temelde bulunan sevdaya mı sunmalıyım teşekkürlerimi. Ya da müteşekkir olmam gereken başka biri mi var, en temelde olan her şeyin gerçek müsebbibi –gücün, güzelliklerin, huzurun, temizliğin, sevdanın…- mi hak ediyor gerçek övgüyü, teşekkürü. Gönlüm, sana sevdayı bahşedene, seni benden öteye götürüp sonra da beni sende buldurana mı etmeliyim en derin teşekkürlerimi. Bu sualimi duyarsın bilirim. Duymak işine gelir çünkü. Sen de gerçek müsebbibe borçlu hissedersin kendini. Hem benden hem de kendinden ötürü.

Gönülden gelen sevdayla filizlenen hislerin en saf hâliyle yaşamayı öğrenmek insana bahşedilen en güzel hediye. Ömür yolculuğundaki mihmandarın bir nevi. Eski duaların neticesi yenilerinin tohumu âdeta. Yaşadıkça anlıyorsun ki mutlu anlarının da en ağır acılarının da ardından gelen şükür sebebi olmuş gönlüne düşen sevdanın özünden hayatına olan yansıması. Hediyesi böyleyse o hediyeyi verene bakmak lazım bir de. Tüm benliğimizle, ruhumuzla, özümüzle bakmak, hissetmek lazım onu. Sırf şükranlar sunup teşekkür etmek için değil, varlığımızın manasını bulmak için belki de. Yaradan asıl manayı ve kendi manasından da parça parça payları vermiştir çünkü kullarına. Kimileri bulmak için o manayı, harekete geçer, kimileri de önüne gelen vesilelerden kaçar. Gönle düşen sevdalar, kimilerinde Yaradana ulaştıran gayeler, ondan arzulanan niyazlar; kimilerinde ise yolun sahibine yapılan en ağır nankörlükler oluverir. Gönülde suç yoktur nankörlükler yüzünden. Sevda da bihaberdir asıl manadan uzaklaşan gönül sahiplerinden. Burada sorumluluk, göklerden gelen ilahî hediyeden bir parça bulamayan kullardadır. Her şeyin nasip işi olduğu bilindiğine göre bu da bir nasip işi demek ki: Her kula nasip olmuyor, gönülden gelen sevdayla hemhâl olup ruhunu asıl olan sevdayla beslemek. Herkes maddiyattan maneviyata geçemiyor, beşeriden ilahiye ulaşamıyor; yolunu Hak yolu eylemiyor, sonunda da ulvi vuslata eremiyor. Sevdanın gayesini, gönlün işlevini, özünün manasını bilmiyor çünkü. Bilmek, anlamak ve anlamlandırmak istemiyor. Anlamak ve anlamlandırmak nefse ağır gelir çünkü. Nefis kolayı seçer. Anlamak yerine anlamamayı, maneviyat yerine maddiyatı tercih eder. Sevmek varken nefret eder, hüsnüzanda bulunmaktan kaçınır suizan eder, temizlikten korkar kirlilikten cesaret alır, yanmayı göze alamaz yakmaktan geri durmaz, insan nisyandan gelir der durur kulaklara ki unutturur kalubelada verilmiş sözleri. Nefis de gönül gibidir bir nevi: her kulu aynı noktaya götürmez. Kimileri uyar nefse, önce mağrur olsa da sonunda olur mağdur, kimileri nefislerini susturur –gönüllerini konuşturur- ebediyete kadar mesut olur.

1992 İstanbul doğumluyum. Doğduğum ve yaşadığım bu şehre sevdalıyım. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü hayatımda, fikir ve ilim dünyamda en güzel etkileri olan Sakarya'da okudum. Söylediğim ya da söyleyemediğim her şeyi yazılara dökme fikri de Sakarya'da ortaya çıktı. 2015'ten beri yazma serüveninde yol alıyorum naçizane. Yazarak yaşayanlardan, hislerini kağıtlara dökerek nefes alanlardan, sessizliğini satır aralarında bozan, haykırışını harflerde yatıştıranlardanım. Kısacası hayatını yazdığı yerden başlatanlardanım...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.