Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Göğe Çıkar Gibi Düştüğüm Yerdir Çanakkale

avatar

Havva Mercan

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Takvimler denize… Takvimler boğaza… Takvimler ekmeğe ve zeytine…

Takvimler bağrı ateşe köz olmuş analara, sevdiğini her saat yeni bir umutla yeni bir ölüm arasına gerilmiş kundaklarda sarıp sarmalayan yıllara, tazecik kınalı ellere, on beşlik erlere; takvimler asrın yarasına, takvimler asrın şehadetine hazırlanıyordu. Bir millet Çanakkale’de asrın değil tüm asırların büyük destanına imza atacaktı, nitekim attı da.

‘’Mehmetçiği zafer arabasına bindirmek gerekseydi; eline kamçı diye yıldırımı vermek, arabasına at diye kasırgaları koşmak, başına taç diye en parlak yıldızı oturtmak icap ederdi.’’ diyen Necip Fazıl bu sözüyle bu büyük destanın kahramanlarını layık oldukları karizmayla ifade etmişti.

Çanakkale ağır bombalara ve sayısız mermiye et ve kemikle; kalabalık paralı asker ordularına gönüllü şehadet alayları ile karşılık verilen destansı bir mücadeleydi. Çanakkale derelerin su yerine kan aktığı, buğday tarlaları gibi ceset tarlalarının oluştuğu, metrekareye 6000 merminin düştüğü eşi benzeri görülmemiş bir kan ve can pazarıydı. Çanakkale’yi 2 saat içinde geçeceğine kesin gözüyle bakıp zafer kutlamalarına hazırlanan haç müttefikleri hiç beklemedikleri bir durum ile karşı karşıya kalmıştı. Can çekiştiğini zannettikleri hasta adam hala dipdiri karşılarındaydı. Başkomutan Ian Hamilton bu durumu şöyle ifade edecekti: ‘’Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor… Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz Türk mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir!’’ Avustralyalı komutan da şöyle diyecekti: ‘’Türkler ölmeyi biliyorlar. Ben ölmeyi bilen bir milletin yenilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.’’ Zira Mehmetçiğin gece gündüz yüreklerindeki ateşi ve aşkı diri tutan inançları Allah’ın gücünün üstünde hiçbir güç tanımamayı öğretmişti. Mukaddesleri söz konusu olduğunda Mehmetçiği pençesi keskin bir parsa dönüştüren duyguyu görmüş ve bir türlü anlamlandıramamışlardı. Türk askerinin bu haline çok büyük manevi bir güçten başka açıklama bulamamışlardı ve bu sebeple de inkâr ettikleri hak dinin yüce sahibine inanmak zorunda kalmışlardı. Bütün bu kanlı mücadelenin özeti de, Churchill’in şu ibretlik ifadesinde yer bulur: ‘’Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale’de Türklerle değil Allah ile savaştık! Tabi ki yenildik!’’

Çanakkale’de destan yalnızca cephede yazılmamıştı. Nice sevda hikâyeleri yarım kalmış, nice çocuklar baba yolu nice analar oğul haberi bekleyerek ayrı ayrı yüzlerce destan yazmıştı. Her fertten topyekûn bir mücadele zuhur etmişti.

Şehadet haberini alınca şükür gözyaşlarına boğulan, secdelere kapanan ananın ruh halini hiçbir mantık açıklayamazdı. Savaş bittikten sonra kendisinden bir türlü haber alamadığı eşini yarım asır bekleyen ve hiç ümit kesmeden komşuya dahi gitse ‘’baban gelirse haber et’’ diye oğluna tembihleyen Adeviye Hatun vardı mesela. Son nefesini verirken oğluna ‘’Baban gelirse ona; annem seni hep bekledi de’’ demiş ardından irkilerek doğrulmuş ve kapıya doğru gülümseyerek ‘’Hoş geldin Ali, Hoş geldin!’’ deyip ruhunu Rahman’a teslim etmişti. Şehit olacakları ümidi ve sevinci ile Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmak için üniformalarını yıkayan ve taarruzdan sonra Yarbay Hüseyin Avni Bey de dâhil komutasındaki askerlerin tamamı şehit olan 57. Alay. Şehadet alayı. Ve daha niceleri. Büyük bir bekleyiş, büyük bir beklenen, büyük bir şehadet ve tüyleri diken diken eden muazzam bir kavuşma… Peygamberimizin (sav) Çanakkale’ye, kendi adını taşıyan ‘’İslam’ın son ordusu’’na yardıma geldiğine şahit olunan pek çok hadise de vardır. Yüzlerce destansı kahramanlık ve tarih kitaplarına sığmayacak olağanüstü hikâye arasında bende en çok iz bırakan hikâye ise Yarbay Hasan Bey’in hikâyesi olmuştu:

Yarbay Hasan Bey, birliğinin tam önünde atıyla ilerliyordu. Köyün ortasındaki meydan çeşmesine geldiğinde üzeri yara bere içerisinde olan, vücudundaki tüylerin büyük bir kısmı dökülmüş, adeta iki büklüm bir köpeğin çeşmenin yalağına doğru yaklaştığını gördü. Onun bu feci halini gören subaşındakiler hayvanı çeşmeye yanaştırmadılar. Çaresiz köpek boynunu büküp tam oradan uzaklaşırken, Yarbay Hasan Bey hemen atından indi ve hayvanın yanına yaklaştı. Köpeğin üzerindeki yaralara ve yaralardan akan irinlere aldırmadan onu kucakladı. Önce güzelce susuzluğunu giderdi köpeğin. Ardından bir bir yaralarını temizledi. Daha sonra hayvanı da yanına alarak oradan uzaklaştı.

O günden sonra Hasan Bey bu köpeği yanından hiç ayırmadı. Adını da Canberk koymuştu. Canberk de Mehmetçiğin yanından hiç ayrılmıyor, onlarla birlikte en şiddetli çatışmalara katılıyor, kahraman Türk askeri ile birlikte düşman siperlerine atılıyordu. 11 Temmuz günü de sabah şiddetli siper çarpışmaları ile başladı. Mehmetçik zorlansa da bu akını püskürtmeye muvaffak oldu. Taarruzdan sonra ortalık Fransız askerlerinin cesetleri ile doluydu. Yarbay Hasan Bey askerleri ile cesetler arasında dolaşırken bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma olduğunu gördü. Yaralı ise hemen hastaneye kaldırılması niyetiyle askere yaklaştı. O sırada yarası olmadığı halde ölü numarası yapan kalleş düşman elindeki kamayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Hasan Bey bir ah çekerek yere yıkılıverdi. Ne olduğunu anlayamayan Mehmetçik hadiseye müdahale etmişler fakat geç kalmışlardı. Yanına yaklaşan askerlerine fısıltı halinde ‘’Allah şahidimdir ki bu Fransız’a kötü bir niyetle yaklaşmadım’’ dediği duyuldu. Canberk olanca hızıyla oraya geldi ve velinimetinin hemen yanına çöküverdi. Alay imamı Hasan Bey’e: ‘’la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim’’ duasını 33 defa okuyunuz’’ diye telkin ediyordu. Hasan Bey de bunu tekrar etmeye başladı. Ama birden gözleri buğulandı, çehresi soldu ve ‘’Beni ayağa kaldırınız’’ diye emir verdi. Hasan Bey’i koltuklarına girerek kaldırdılar. Üstü başı kan içinde son anlarını yaşamakta olan Hasan Bey:

‘’La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah’’ dedi yüzünde derin bir tebessüm oluştu. Ve bu vaziyette iken dudaklarından şu sözler döküldü : ‘’niye zahmet buyurdunuz ya rasulallah!’’

Bu sözler Hasan Bey’in son sözleri olmuştu. Oradaki tüm Mehmetçikler gözlerinden akan sicim gibi yaşlarla öylece kalakalmışlardı.

Komutanlarını şehit edildiği yere gömmek için önce Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve mezar kazmaya başladılar. Bu arada Canberk de örtünün altına girip onun ayaklarının ucuna kıvrılmıştı. Hasan Bey’in na’şını almak için Canberk’i kenara çekmeye çalışan askerler, Canberk’in de hayata gözlerini yumduğunu gördüler. Askerler ikinci bir şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. Önce Hasan Bey’i tekbirlerle defnettiler. Ardından ayakucuna da Canberk’i gömdüler. Yarbay Hasan Bey’in kabri bugün Eceabat yolu ile Alçıtepe köyüne giderken, birkaç kilometre kadar sağa dönüldüğünde bir tarlanın içindedir. Allah şefaatlerine nail eyleye… Şüphe yok ki Çanakkale kimsenin kaleminin tam anlamıyla ifade edemeyeceği denli büyük ve muazzam bir destandır. Elbette bu büyük mücadelenin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan etkileşimi olmuştur. Fakat biz burada bu muazzam destanın kolonunu teşkil eden en büyük etkileşimden bahsetmek istedik. O da mucize niteliğinde büyük ilahi Nusret ve şehadet şevkiyle çarpan; baştan aşağı vatan aşkı ve mukaddesat muhafızlığından ibaret olmuş, adanmış bir ruh bilincidir. Zaten tarih boyunca vatan ve mukaddesat söz konusu olduğunda canları da dâhil diğer her şeyi teferruat saymak bu necip millet için bir şeref olmuştur. Yüreklerindeki kahramanlık tohumlarını çatlatan bu iman en zorlu şartlar altında dahi bu milletin yediden yetmişe her bir neferini vatanını savunmak ve korumaktan geri bırakmamıştır. Nitekim henüz çok yeni olan 15 Temmuz olayında da fert fert bu tohumun çatlayıp harekete geçtiğini gördük. Şüphe yok ki şuan da dahi bu bereketli tohum, tarihi sayısız kahramanlıklarla dolu bu milletin her daim yüreğinde sonsuzluğa açılan bir sır olarak çatlamaya hazır beklemektedir. Bu bakımdan Çanakkale göğsümüzde nefes alarak yaşamaya devam etmeli, soludukça bu mirasın zenginliğinde her türlü gücü ve mesuliyeti hissetmeliyiz. Kıyamete değin yeniden ve yeniden hatırlasak, sonsuz kere rahmet okusak minnet borcunu asla ödeyemeyiz. Bu vesile ile şefaat umarak bir kez daha sonsuz kere rahmet olsun. Ruhları şad olsun.

Soyadım Mercan, adım bilinmeyecek muhtemelen.1995 Konya doğumlu. 3 yıl Konya 2 yılda İstanbul'da medrese eğitimi gördüm. Ardından Konya da müderrisliğe başladım ve halen de göreve devam etmekteyim. Konya'(m)a ayrı, okumakla bu dünyadan kurtulabildiğim için kitaplara ayrı hayranımlığım var. Hayatımda okuduğum en güzel kitap ise tereddütsüz talebelerim. Onun için, mesleğime olan iştiyakımın hergün artması duasındayım. Küçük yaşta annemi kaybetmemle gi̇rdi̇ği̇m çıkmazlar her defasında yolumu okuma ve yazma ile kesiştirdi. Güzergâhım böylelikle oluştu. (bir fatihanızı esirgemezsiniz değil mi) Zamanla yazı ile ifade kimliğim oldu. Bu vesile ile faydalı olmayı arzu ediyorum. Artakalan zamanlarımda da istasyon bakıyorum. Umudumu yitirmeyeceğim, hâlâ bir gün gelebilir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.