Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Göğe Çakılan Mıh

avatar

Muhammed Yusuf Aktekin

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Günlerdir atını çatlarcasına sürüyordu. Vücudu yay gibi gergin, dizginleri tutan elleri mengene sıkılığındaydı. Gözünü bir an dahi olsa kırpmıyor, kılını kıpırdatmıyordu. Öyle ki bir dere kıyısından yahut pazar yerinden hızla geçip giderken insanlar o kısacık anda hayvanın üzerindeki biniciyi fark edemez, hayatlarında karşılaşmadıkları türden hilkat garibesi vahşi bir yaratık gördüklerini düşünürlerdi. Yağmur gittikçe hızlanmıştı. Sanki gök, karanlık emellerini gerçekleştirmeye giden bu süvariye durması için gözyaşı döküyor, yolundan döndürmek için yalvarıyordu. Efsaneye göre yeryüzünde ne zaman masum bir insan öldürülse göğe bir mıh çakılırdı. Yaslar tutulur, zaman tüm parıltısıyla akar ve eninde sonunda bütün kalplerin kanaması dururdu. Kalplere mıh gibi çakılan tüm acılar yerini bilgece bir kabullenişe bırakırdı. Fakat gök kıyamete kadar zulme uğrayan tüm insanların acısını çekmeye devam eder, ince ve sızılı bir duayla kara kavruk arzın üstüne devrilip onu yerle yeksan etmemek için vakur bir şekilde hesap gününü beklerdi. Görünen o ki mor, çelik yıldırımlar gibi hedefine ilerleyen bu atlı, heybesinde haddini aşan bir çekiç ve paslı çivi gibi ölümü taşıyordu.

Parıltılı kıyafetleri, kuşandığı kılıcı ve gözlerindeki sert bakışlarla ilk bakışta soylu bir Selçuklu askeri gibi görünen bu adam aslında hiçbir ilke hiçbir kaide tanımayan, boğazında bir topak kan gibi intikam yeminiyle yaşayan bir suikastçıydı. Her türlü melanetin yayıldığı o sarp kaleden şafak vakti ayrılmış ve kendisine verilen vazifeyi başaracağına yahut bu yolda öleceğine dair ant içmişti. Ayrılmadan önce üstadının kendisine verdiği telkinleri bir kez daha hızla aklından geçirdi:

“Unutma bizim davamız yalnızca hak ve adalete hizmet etmektedir. Canını almaya gittiğin kişi yolunu şaşırmış ve azgınlığının esiri olmuştur. Sakın ha ona acımayasın, yalanlarına aldanmayasın. Senin varlık sebebin yolumuz için gerekirse kendini feda etmektir. Ancak bu şekilde üzerindeki emeğimizin karşılığını vermiş olursun.”

Ne kadar tuhaf. Zulüm, adalet maskesini giydi mi kolaylıkla halkın arasına karışabiliyordu. Masum canlara kıyanlar, her türlü kötülüğü kalplerinde zehirli bir şerbet gibi damıtanlar güzel kokularla, altın varaklı sözlerle irinli, kokuşmuş zihinlerini ört pas edebiliyordu. Oysa ferasetle bakan kişi için kâl değil hâl önemliydi. En usta yalancıların elinden çıkan maskeleri giyinse de, kâinatın sularıyla yıkanıp temizlense de, bütün çiçeklerin kokularını alsa dünyanın bütün kuytu köşelerini bulup karanlıklarıyla sarmalansa da bir özge göz için doğru ve yanlış ayan beyan ortadaydı.

Suikastçı, çocukluğunu düşündü. Hafızasını ne kadar zorlarsa zorlasın o lanetli kaleden öncesine dair bir hatıra bulamamıştı. Hiçbir zaman yanı başında şefkatle onu bağrına basan bir anne veya gururlu bir baba olmamıştı. Onların yerine donuk yüzlü, kireç tenli, elleri sürekli hançerlerinin kabzasında bir yığın eşkıyanın gözleriyle karşılaşmıştı ilkin. Onun doğumuyla sevinmişlerdi belki, evet kesinlikle sevinmişlerdi. Afyon şurubunun etkisindeyken, duyguları alınmış hissizleşmiş bir insan ne kadar sevinebilirse o kadar sevinmişti her biri. Fakat dünyaya yeni gelen bir canın yarattığı mucizevi atmosfer değildi onları mutlu eden. Aksine, onun büyüyüp kendileri gibi bir suikastçı olunca davalarına hizmet için alacağı canları düşünerek yüzlerine vahşi gülümseler takınmışlar ve daha çok afyon şurubu içerek bu özel günü kutlamışlardı.

“Çocukluk ne uzun bir masaldı ve ben ne kadar az dinledim,” diye düşündü süvari atını mahmuzlayıp daha da hızlanırken. Bu düşüncelerden bir an önce kurtulmalıydı. Ağustos meltemlerinin kıpırdaştırdığı taze dallar kadar dahi olsa merhamet damarını besleyecek, düşmanının karşısında onu acziyete düşürecek her türlü hissiyat kırıntısından uzak durmalıydı. Ah insan! Düşünmeyince, düşünmesine müsaade edilmeyince nasıl da tabiatının tam aksi bir yaratığa dönüşüveriyordu. Hâlbuki uzun yıllardan sonra bu sabah ilk defa kaleden dışarı adımını atınca, bir anda afallamış ve zihninin mahzenlerinde perişan halde açığa çıkmayı bekleyen tüm makul izahlar aydınlığa hücum etmişti. Hayır, dış dünya üstadının anlattığı gibi bir yer değildi. Düşmanı belledikleri imha eden değil ihya eden kimselerdi. Kaledeki azgın kalabalığın arasında dolaşan dedikodularla gördüklerini bir türlü anlamlandıramıyordu. Bildiği tek hakikat vardı: “Kaledekiler her ne ise bu insanlar o değildi ve düşmanlarında her ne varsa kaledeki eşkıya sürüsünde o yoktu. Onlar bir taraf, biz bir taraf…” Ufukta toprak kubbeleriyle kervansaray görünmüştü. Alemdarların taşıdığı tunç mızrakları ve sancaklarıyla hayli kalabalık bir askeri birlik kervansarayın etrafını sarmıştı. Görünen o ki hayli önemli bir zatın ziyareti söz konusuydu. Süvariyse zaten bunu daha kaleden ayrılmadan biliyordu.

***

Kervansarayda hummalı bir hazırlık vardı. Devasa kazanlarda çeşit çeşit yemekler kaynıyor, baharat kokuları taş duvarları yoklaya yoklaya misafirleri buluyor ve onları birazdan başlayacak olan ziyafet için sabırsızlandırıyordu. Mükellef bir sofra kurulmalıydı çünkü bu türden üst düzey ziyaretler bir daha kolay kolay mümkün olmazdı. Selçuklu Devleti’nin kıymetli emirlerinden biri doğudaki vilayetleri teftişe giderken gece burada konaklamayı seçmişti. Ona ikramda bulunmak, rahatını temin etmek kervansaray ahalisi için vazifeden de öte şerefti.

Emir hazretleri beraberinde onlarca komutan, vali ve yönetici sınıfından kimselerle birlikte kervansarayın en geniş salonuna geldi. Karşısında el pençe divan bekleyen bölge eşrafını süzdükten sonra ağır adımlarla kendisi için hazırlanan köşeye kuruldu. Cübbesinin eteklerini kıvırıp kucağına ve oturduğu postun iki yanına güzelce yaydıktan sonra eliyle eşrafa oturabilirsiniz manasında işaret etti. Muazzam bir sessizlikle hepsi yerini aldı. Herkes Emir hazretlerinin iki dudağının arasından dökülecek sözlere odaklanmıştı. O, burada devletin mutlak iradesini temsilen bulunuyordu ve söyledikleri mecliste bulunan bazılarını ihya ederken kimisini de zelil edebilirdi.

Emir hazretlerinin huzurunda pek çok önemli şahsiyet hazır bulunuyordu. Sofra düzeni hiyerarşik bir düzende dairesel olarak tasarlanmıştı. En yakınında ticaret erbabı ve esnaflar yer alıyordu. Ortalara doğru bölgenin nüfuzlu kimseleri, toprak sahipleri en dıştaysa müderrisler ve ulema sınıfı oturuyordu. Emir hazretleri, civar insanının duymaya alışık olmadığı bir hitabet ve belagatle konuşmaya başladı

“Malumunuz olduğu üzere sultanımız efendimizin fermanı şerifleriyle doğu vilayetlerimizdeki karışıklığı gidermek ve nizamı yeniden tesis etmek için yola revan oldum. Devletimiz batini eşkıyasının taallukları ve isyanlar neticesinde müşkül duruma düşmüştür lakin Allah’ın izniyle her türlü belayı def edecek kudrete de haizdir. Sultanımız sizlerden sadakatle hizmet etmenizi istiyor. Siz ticaret erbabı, toprak sahipleri sizlere buyruğumdur. Hazinemiz eşkıyayla verilen mücadelede hayli azalmıştır. Ticaret hayatını, hayvan bakımını ve dahi ekip biçmeyi zinhar ihmal etmeyiniz. Bu kara günler geçer o vakit devletinin yanında, hainin karşısında duranlar olarak şerefle anılın.”

Emir hazretleri altının, gümüşün ve ticaretin önemine binaen uzun uzun konuşmaya devam etti. Tacirlere ve toprak ağalarına bolca iltifatta bulundu. O sırada müderrisler ve ulema sınıfı dertlerini anlatmak için fırsat kolluyorlar, kendilerine söz hakkı verilmesini bekliyorlardı. Medreselerde dirlik düzen tamamen bozulmuş, talebelere hoca bulunamaz hale gelmişti. Liyakat yerine dalkavuklukla müderrislik veriliyor, ilmin izzeti ayaklar altına alınıyordu. Lakin Emir hazretleri bir lahza olsun ulema sınıfından tarafa dönüp bakmadı. Hazinenin ihyası için yapılması lazım gelenleri büyük bir dikkatle anlatmaya devam ediyordu.

Tam bu sırada bir asker Emir hazretlerinin yanına yaklaşıp saygıyla selam verdi. Dışarıda isyanların patlak verdiği vilayetlerden birinin habercisi bekliyordu. Vali tarafından Emir hazretlerine ahvali bildirmek için gönderilmişti. Hemen içeri alınmasını emretti. Haberci iki askerin nezaretinde huzura getirildi. Kılıcı ve hançeri alınmıştı fakat onu gören herkes bir anda sebepsizce ölümü hatırladı. Rutubetli bir efsun meclistekilerin içine kadar işlemiş de herkes garip bir terennümle birazdan neler olacağını anlamış gibiydi. Haberci Emiri selamladı ve tam önünde diz çöktü. Mühürlenmiş mektubu yavaşça başının hizasından yukarıya kaldırarak uzattı. Emir hazretleri hemen almak için bizzat kendisi uzandı. Havadisler mühimdi çünkü. Tam mektubu alacağı sırada valinin habercisi kılığındaki suikastçı Emirin göğsünün yavaşça inip kalktığını görebiliyor, nefesini duyabiliyordu. Onun gibi usta bir katil bir anda çizmesine gizli hançere uzanabilir ve kimse müdahale edemeden Emir hazretlerinin göğsüne saplayabilirdi fakat yapmadı. Emir mektubu almış mührünü açıp okumaya başlamıştı. Suikastçı korkmuş muydu ya da zihnini kemiren düşünceler onu yanlış yolda olduğuna dair ikna mı etmişti?

Haberci geldiği gibi iki askerle birlikte kapıya doğru yönelmişti. Tam kapının yanı başında bulunan, Emir hazretlerine en uzak noktadaki sofranın yanına geldiğindeyse bir anda yanındaki iki askerden sıyrılmış, çizmesinin koncundan hançerini çekip ve orada bulunan sakalları ağarmış ihtiyarın üstüne atılmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamadan ihtiyarın göğsüne defalarca saplamıştı hançerini. Askerler yetişip onu oracıkta öldürdüler tabi fakat ne fayda. Ölen kişi alelade birisi değildi. Devrin en büyük âlimlerinden biriydi. Sadece dini ilimlerde değil astronomide, hendesede, mantıkta ilmine hürmet edilen mühim bir zattı. Binlerce talebe yetiştirmiş ömrünü ilme vakfetmişti. Meclisteki herkes korku içindeydi büyük bir panik oluşmuştu. Emir hazretlerinin yüzünden derin bir korku ve şaşkınlık okunuyordu fakat onun bu hali herkesten birkaç saniye önce mektubu açtığı ilk anda başlamıştı. Mektup valinin mührüyle mühürlenmiş olmasına rağmen içinde yazanlar ona ait değildi. Mektup kaledeki eşkıya sürüsünün üstadı tarafından emir hazretlerine yazılmıştı ve şöyle diyordu:

“Eğer istesem gönderdiğim adam seni oracıkta öldürüverirdi fakat ne çıkar. Ertesi sabah sultanın yeni bir Emir atardı. Ben öyle birisini aldım ki sizden sultanının kudreti yarım asırda onun eksikliğini gidermeye yetmez. Orada bulunan herkesi kılıçtan geçirsem sizin için daha evlaydı.”

Efsaneye göre yeryüzünde ne zaman masum bir insan öldürülse göğe bir mıh çakılırdı. O gün göğe binlerce mıh çakıldı…

“Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir”

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.