Giderken

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Yol kenarı/Ağustos’un sonları

– Bu sene gitmesen?

– Olur mu hiç öyle şey, bağ bahçe güzel hem de ne güzel mahsul verdi. Bu sene gittim gittim yoksa iki sene daha gidemem.

– Ne bileyim ben, bu sene benim de okul bitecek ya ondan diyorum beraber giderdik.

– Güzel diyorsun ama ben bu sene gideyim hem önden gideyim bakayım nasılmış oralar.

– Gittiğinde okulu ihmal etmeyesin sakın. Mustafa öğretmenin verdiği kitapları da götür. Hem bol bol zamanın olur. Ama Buraları da unutma. Sen en iyi arkadaşımsın Kemal.

Kemal bu sözden mutlu olduğundan Anadolu’ya mahsus bir gülüşle baktı Feride’nin yüzüne.

-Sende dedi.

– Belki bir sene ayrılacağız ama ne bileyim Kemal, sen gidince bozkır sanki rengini kaybedecek

– Abartma Feride

– Abartmıyorum, hem buraları unutmayasın. Unutma ikimizde bu köydeniz, aynı davarları güttük, aynı çeşmeye indik, aynı tarlanın taşlarını temizledik. Aynı garibanız.

– Bana kalsa okulu bir sene erteleyelim derim ama nizam var, okulu kazanmışım yurt ayarlandı, kaydım bile oldu. Allah yardım etti de mahsuller neredeyse çift kat verdi. Güzelde paraya satmış babam, öyle duydum. Hepsini nasıl elimle iterim şimdi Feride.

– Haklısın Kemal, ne bileyim ben Allah işi böyle oldu herhalde. Hayırlısı diyelim.

– Hadi bizim güzel gözlü kara oğlan huysuzlanmaya başlamadan eve dönelim. Akşam ezanı okunmak üzere buğdayları yükleyelim.

– Deh kara oğlan

Bu konuşmalar köy yolunun girişinde gerçekleşti.  Feride ve Kemal ta ilk okuldan beri arkadaştılar. Kemal bu sene orta okulu bitirmiş şehir merkezînde ki liseye yatılı olarak gidecekti. Ve bu iki arkadaşın ilk ayrılığı olacaktı.

Buralar böyledir insanı ta çocuk yaşta olgunlaştırır. Feride ve Kemalde öylelerdi. Bazı günler evde pişen bir tencere çorba yeterdi doymaya.

Yaklaşık bir hafta sonra Kemal babası Şuayip ile şehir merkezine gidip yurda yerleşecekti.

Evde anası ablası ve babası biraz mahzunlukla beraber gururluydular.

Evlatları daha on beşinde gurbete çıkacaktı. Gitmeden son günler el üstünde tuttular Kemal’i. Babası ahırdaki üç oğlaktan en besilisini kesip, bari oğlan son günler adam akıllı yemek yesin güzel beslensin  dedi.

En nihayetinde veda günü gelmişti, bozkırın diğer bir kuralı kaidesi böyledir. Erkeklerin bazıları daha çocuk yaşta çıkarlar gurbete. Kimi okumaya kimi iş sahibi olmaya. Bizim Kemal okumaya gidecekti.

Son günün hüznü öyle bir doldurmuştu ki evi, pencereye kuş konup uçsa bahane olur herkes ağlardı. Annesi ve babası dirayetli davranmak zorundadır. 18’inde ki ablası arada bir kaçırsa da gözyaşlarını, küçük kardeşi olan biteni daha anlayacak yaşta değildi zaten. Böyle bir atmosferde kahvaltı yapılmış, ve sofradan her zamanki gibi ilk Şuayip kalkmıştı. Yavaşça divana geçip tabakasından tütününü çıkartıp bir tane sarmaya başladı. Ahşap ve oldukça eski ve geniş bir pencereden ufku gözlerini kısarak seyrederek sigarasını içmeye başladı.

Sonra Kemale dönerek

“Oğlum” dedi. Sesinde merhamet ve ikaz barındırıyordu, devam etti; “oğlum tez bitir evvela her şey nasip rızık Allah’tan bunu hayatın her anında bil. İşin olmuş gücün olmuş bunlar vesile sadece. İnşallah hayırlısıyla bitir oradan da Allah nereye nasip eder oraya gidersin ne olursan ol ama merhametini yitirme ve bozkırı unutma.’’

Kemal başı önde babasını tasdik ve aldım kabul ettim dercesine başını sallıyordu.

Annesi ve ablası bavulunu, yükleri ve annesinin hazırlamış olduğu erzakları kapının eşiğine koydular.

Annesine baktı gözleri dolu dolu bir şey diyemedi. Ablası hemen atıldı.

– Hadi bizim oğlan tez git gel daha tarla işleri bitmedi, bu gidişle de bitmez ara tatilde gel diğer çocuklar gibi.

Çocuklar gibi dedi ama, artık Kemal büyüyordu.

Ablası Gülnaz hep üstüne titremiştir Kemal’in. Sanki erkek olan kendisi gibi sanki abisiymiş gibi. Kapının eşiğine varmışlardı. Komşulardan bilenler gelmişti.

Feride annesi ve kardeşiyle gelmişti. Muhtemelen üzülenler arasında Gülnaz’dan sonra gelen şüphesiz Ferideydi. Nihayetinde en iyi arkadaşıydı. Bundan sonra tarlaya okula tek gidip gelecekti.

Komşuların hayırlı duaları ile yolculadılar Kemal’i.

Mahsun dayının eski model biraz döküntü ama her daim menzile ulaştıran beyaz eski model Kartal’ı ile ilçeye oradan da şehir merkezine gideceklerdi. Arabaya bindiler. Kemal arka koltuğa geçip, kiremit çatılı ev, küçük bahçe, bahçenin toprak rengi duvarı mavi kapı ve toz toprak içinde kalan annesi, bacıları Feride ve diğer komşular el sallıyorlardı.

Bu görüntü gitgide küçülüyor küçülüyor ve nihayetinde virajı döndükten sonra kayboluyordu.

Kemal bu sefer bozkırı izlemeye başladı yanaklarına teker teker dökülen yaşlar ile. Tek tük ağaçlar Sarp Dağlar çok güzel gözüküyordu, içli bir sesle “Buralar ne güzelmiş”.

Kemal 15’ine kadar sadece birkaç defa köyden çıkmıştı. O da bayram alışverişine. Delikanlı olma yolunda ilerleyen bir çocuktu, hüzünle izliyordu yolu, doğup büyüdüğü yerler şimdi bir başka geliyordu gözüne. Ön tarafta oturan babası ve Mahsun dayının sohbeti başlamıştı. Bir yandan sohbeti dinliyor bir yandan camdan dışarıyı izliyordu.

Mahsun Dayı köylülerin dert ortağıydı. Herkesin olmasa da, çoğu kişinin işini halleder garip gurebadan elini çekmezdi. Sağ olsun Şuayb’in işini de halletmeye gelmişti. Yaşı 60’a yakındı. Akrabalarından bir kaç tane kalmıştır köyde. Onlarda iyice yaşını almış büyükleriydi.  Evde yatalak kızından başka kimsesi yoktu. Kızına bakar şefkatli ve oldukça samimi bir insandır. Eskiden durumu çok iyiymiş, bu beyaz kartalı ta o zaman almış. Şimdiki durumu da o kadar kötü olmasa da elde birkaç arazi ve oturduğu evle beraber iki tane evi kalmıştır sadece. Paraya önem vermeyen bir yapıya sahiptir. Evliliğin daha ilk yıllarında eşini kanserden kaybettiğinde 25 yaşında delikanlıydı. Daha yaşına girmeden yetim kalan Fatma 10 yaşına girdiğinde traktörün altında kalarak bacaklarını kaybeder. Tek tesellisi kızının hayatta olması. Bundan sonra biraz daha zorlanır kızı yatalaktır ve ona bakmak durumunda kalır. elinden geldiğince kızını memnun etmeye çalışır, dediklerini ikiletmemeye gayret ederdi. Eşinden sonra bir daha evlenmedi. Bunun iki sebebi vardı rahmetli eşine olan sadakati ve kızının yardıma muhtaç olması. Böyle bir hikayesi vardır Bizim Mahsun dayının.

– Vallahi Şuayip iyi yaptın

– Nasıl yani Mahsun dayı

– Ya Kemal’i okutma konusunda. Açıkçası ben böyle bir şey beklemiyordum senden, tarlada devam eder diyordum. Bak bu tarla işleri şimdi iyi ama oğlan büyüyecek evlenecek yurt Yuva sahibi olacak, işte o zaman  dar gelir buralar.

Kemal’e dönerek:

– Ben sık sık olmasa da geliyorum şehre, Allah’ın izniyle her geldiğimde yanına uğrarım. Sen de eksiklerini ihtiyaçlarını bana söyleyeceksin tamam mı?

– Olur Mahsun dayı.

– Olur tabi be. Köyümüzde bir genç daha okuyacak, Bir de ne diyeceğim Fatma ablanın kitaplar söylemişsin onları da bana söyle de alalım şehre vardığımızda. Muhakkak almam lazım, Fatma ablan iyice tembihledi.

– Evet Mustafa öğretmenin söylediği kitaplar. Ama Mahsun Dayı hepsini şehirde bulamayabilirmişiz daha çok büyük şehirde bulunurmuş.

– Yahu bizde hepsini değil bulabildiklerimizi alırız.

Şuayip’e dönerek

– Senin de gözün arkada kalmasın, evladın bizimde evladımız. Bir elimiz burada olacak inşallah.

Mahsun dayı bir görev olarak gördüğü bu konuşmayı yaptı. Hoş sohbetleri ile yaklaşık iki saatlik yolu bitirmek üzere idiler.

Şehir tabelası görünmüş, az daha ilerlediklerinde şehir tamamen karşılarına çıkmıştı. Girişte öğle ezanı okunuyordu. Şehirde küçük olduğundan varmalarına az kalmıştı. Mahsun dayı;

– Hele bir cami bulalım namazı eda edip devam ederiz, olur mu Şuayip?

– Yol emiri sensin Mahsun dayı kabuldür.

– Eyvallah

Şehir merkezine yakın küçük, oldukça eski ve ahşap bir camiye girdiler. Mahsun dayı burayı özellikle seçmişti. Hikayesini bir o biliyordu. Ne zaman yolu buralara düşse muhakkak buraya uğrar vaktin namazını kılardı. Namazı kıldılar avluya geçip birer sigara tüttürdükten sonra yola devam ettiler. Sonbaharın ilk günleri ve havalar soğumuştu. Şuayip’e  Dönerek;

– Görüyon mu havaları, mübarek nasılsa esiyor

Tekrar yola koyulup yurda doğru gitmeye başladılar. Adres yazılıydı ama tam çıkarmadılar. Esnafa yoldan geçenlere sora sora en sonunda menzile ulaştılar. Şuayip’in eniştesi Abdullah yurdun önünde onları bekliyordu. Abdullah büyük teyzesinin kocasıydı. Doğma büyüme burada yaşıyordu.

Yol boyunca sessizce yolu izleyen Kemal yurt binasını görünce heyecanını gizleyemedi.

Dört katlı gri bir binaydı. “Erkek yatılı yurdu” tabela, binanın büyüklüğü, rengi adeta Kemal’i büyülemişti. Babasının elini sıkıca tutarak “Baba Baba görüyor musun  ne kadar büyük bina”

Heyecanı git gide artıyordu. Bir an önce yurt binasının içine girmek istiyordu. Köyde, tarlada okul Yolunda gerek akranları gerek yaşça büyükleri anlatıyordu şehri. Binaları, arabaları. Şehir genel olarak tek katlı gecekondu tipi evlerle doluydu. Fakat az da olsa büyük binalar göze çarpıyordu. Ve bu binalar genelde devlet daireleriydi. Kaymakamlık binası belediye binası ve diğerleri..

Bizim Kemal de ömründe ilk defa dört katlı binaya girecekti. Akranlarının anlattığı o binalardan birisi..

Önde enişte, babası, Mahsun Dayı ve Kemal binaya girdiler. Hemen girişte bir bekçi karşıladı. Kemal her ayrıntıya bakıyordu, hemen girişte ayakkabılarını çıkartıp ayakkabılığa koydular. Kemal gördüğü kadarıyla mavi halı mermer merdivenler kahverengi korkuluk, tablolar..

Görevli bekçi müdürün odasına kadar eşlik etti. Kapıyı tıklatıp müsaade istedi içeri girdiler. Müdür bey devletin soğuk yüzüydü, donuk bir ifade ile karşıladı. Şuayip kendini ve oğlunu tanıttı.

“Müdür bey biz oğlumuza kefiliz dersleri iyiydi okuldan öğretmeni sürekli ilgilenir üstüne düşerdi Kemal’in. Oğlum köyde doğdu büyüdü tarla işlerine gitti bunların yanında okuldan öğretmenin verdiği kitapları dersleri hiç ihmal etmedi.” Müdür Naci Bey kafasını salladı tamam dercesine. Yurdu anlatmaya başladı.

“Burası 60 kişilik bir yurt, çok büyük değil ama buralara göre büyük. Şehrin çeşitli yerlerinden yani köylerden hatta çevre illerden gelen öğrenciler bile oluyor. Bildiğiniz gibi burası parasız yatılı bir yurt ama disiplinli bir yer. Şımarıklık soytarılık kesinlikle kabul görmez burada”. Son cümleyi kurarken Kemale baktı göz ucuyla. Sert üslubundan sonra şefkat kollarını açmayı ihmal etmedi.

“Lakin burada gurbete çıkanlar oluyor biz yeri gelir Baba oluruz öğrencilere, siz merak etmeyin”.

Görev icabı iki yönlü olmak zorundaydı, bir nevi ilmi siyaset yapıyordu. Karşılıklı konuşma boyunca Kemal neredeyse hiç başını kaldırmamış her denileni tasdik etmişti.

Bu durum müdür Naci Bey’in gözünden kaçmamıştı. Kemale dönerek “sen biraz kapıda bekle evladım” dedi.

Kemal kapıdan dışarı çıkınca babasına dönüp “evladınızın maşallahı var. Buradan sayısız öğrenci geldi geçti. Bu oğlan da efendilik var, İnşallah bunu kaybetmez”.

– Hep öyledir müdür bey diye mukabelede bulundu babası Şuayip.

– Tamamdır şimdi kaydını yapalım.

Kayıt işlemleri fazla uzun sürmedi, tüm işlemler bitti. Yurtta görevli olan Mahmut Kemal’i odasına götürdü. Babasıyla eşyalarını yerleştirdi yatağını döşeğini serdi. Birkaç nasihat de daha bulunarak, cebinden çıkardığı bir miktar parayı Kemale uzattı. Uzun uzun sarıldıktan sonra beraber aşağıya indiler.

Eniştesi Şuayip’e dönerek, “Haydi teyzen yemek yaptı sizleri bekler. Sonra Kemal’i geri getiririz” dedi. Oradan beraber Mahsun dayının yadigar Kartal’ına binerek teyzesinin evine gittiler. Yemekler yenildi çaylar içildi, yolcu Yolunda gerek denilerek evden ayrıldılar. Önce Kemal’i yurda bırakıp dönüş yoluna geçtiler. Kemal ile babası vedalaşırken biraz hüzünlenir gibi oldu her ikisi de. lakin Baba dirayetli Kemalde ise yeni bir hayatın heyecanı daha ağır basıyordu. Dualar edilerek ayrıldı baba oğul. Mahsun dayıyla yola koyuldular.

Kemal artık gurbetteydi. Ve ilk gecesi olacaktı.  Aklına köy geldi, annesi, kardeşleri ve arkadaşları..

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir