Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Gerçek Bir Dost, Hakiki Bir Muhip Mehmet Fırıncı (Rahimetullahi Aleyh)

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Gençler pek bilmezler. Çünkü onlar her şeyin serbest olduğu bir zamanda dünyaya geldiler. Özellikle de yirmi beş yaşın altındaki gençler çok fazla anlatacağım konularda bilgi sahibi değillerdir.

Kendi çocuklarımdan biliyorum. “Bazı kitapları okumak, evde bulundurmak yasaktı” dediğimde gözleri irileşmiş bir şekilde yüzüme bakıyorlar ve “Kitap nasıl yasaklanır baba” diyorlar.

Bugün de bazı kitaplar yasak. İnsanların fikirlerini iğdiş eden, ifsad eden, insanları kötü yola sevk eden, ahlakını fesada uğratan, toplumu infiale sürükleyen ve insanlar arasında kötülüğü yayan kitaplar elbette yasaklanmalı.

Ancak benim bahsettiğim dönemde Allah’ı (azze ve celle) ve Rasulullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) anlatan kitaplar, dini kaideleri, namazı, Kur’anı Kerimi, Evliyaullahın hayatını, kısaca İslam dini ile ilgili detayları, doğruları, güzellikleri anlatan kitaplar özellikle yasaklanmıştı. Çünkü milletin düşünmesini, düşününce de inanmasını, inandığı zaman iman etmesini, iman ettiği zaman da güçlenmesini, şuurlanmasını, doğruları bilmesini ve bulmasını istemeyen, Müslüman Türk toplumunu özünden, ahlakından, ahkamından uzaklaştırmaya çalışan bir zihniyetin yönetim olarak hakim olduğu bir ülke halinde idik.

İşte Bediüzzaman Said Nursi (Rahmetullahi Aleyh) ve onun gibi yürekli iman ehli bu dönemde hakikatin sözcüsü, Hakkın savunucusu, Hak yolunun takipçisi olmayı tercih etmişlerdir. Bu tercihleri ile hayatları boyunca büyük sıkıntılara, çilelere maruz kalmışlar, işkenceler görmüşler ama asla şikayet etmemişler, inandıkları davadan da taviz vermemişlerdir.

Etrafına topladıkları imanlı gençlere anlattıkları gerçeklerle muhipler, sevenler, takipçiler bulmuşlar, onlarla Hakkın gür sedasını her zemin ve zamanda haykırmayı, zulme karşı edepli bir şekilde vakur bir mü’min tavrıyla dimdik durmayı tercih etmişlerdir.

Hak ve Batılın savaşı asırlardır devam edegelmiştir. Batılın karşısında dimdik duran, vakur, imanlı, ahlaklı, inanmış Müslümanlar her daim olagelmiş, hakikati, batılın yüzüne cesurca vurmayı kendilerine vazife addetmişlerdir.

İşte Mehmet Fırıncı ağabey (Allah azze ve celle ona rahmetiyle, merhametiyle muamele etsin inşallah) batılın, Hakk üzerinde oluşturmaya çalıştığı zulüm, istibdat ve baskı tutumlarına karşı Hakikati tercih ederek Bediüzzaman Said Nursi (Rahmetullahi Aleyh) tarafını tutmuş, onun yanında olmuş yürekli bir Müslüman.

Birkaç gün önce sıkıntılı bir tedavi süreci ile geçirdiği son demlerini tamamlayarak Hakka yürüdü. Allah azze ve celle çektiği bütün sıkıntıları hanesine keferatüzzunub olarak yazsın inşallah.

Ben kendisi ile hiç görüşmedim. Nasib olmadı. Kendisini sadece gazete haberlerinden, makelelerden, hakkında yazılan yazılardan tanıdım. Tabi tanımak denirse. Hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştım demek daha doğru olur.

Mütebessim çehresi, mücadele ile geçmiş çileli ömrü ve yaptığı hizmetlerle dost, düşman herkesin gönlünde derin izler bırakmış bir sima. Güzel hizmetlerle insanlığa ve özellikle de ümmeti Muhammede faydalı olmaya çalışmış güzel yürekli bir insan.

İnsanlar tercihleri ile hayatlarını şekillendirir ve yaşarlar. Tercihleri ile yaşadıkları hayatı bitirdikleri zaman ya hayırla yad edilirler, ya da galiz cümlelerin kurulduğu sıkıntılı bir ömür bırakırlar arkalarında.

İşte Merhum Mehmet Fırıncı ağabey hayrı ve  hakikati tercih ederek ardından gönül dolusu dualar, hayırlı ve güzel hatıralar bırakmış.

Asıl ismi Mehmet Nuri Güleç olan Fırıncı Mehmet ağabeyin kendi ifadeleri ile Üstad Merhum Said Nursi (Rahmetullahi Aleyh)i ilk duyuşu şöyle,

Zonguldak’ta askerlik yapan ağabeyim izne gelmişti. Dükkânda Büyük Doğu gazetesi almış, okuyorduk. Gazete, Üstad’ın hayatını yayınlıyordu. Ağabeyim mecmuayı okuyunca, çok beğenerek, takdir duygularıyla ‘Ah askerden gelsem de şu zâtın yanında çalışsam’ diyordu.

“Bu esnada aramızda dinî bir sohbet başlamıştı. Askerde ağabeyim kantini işlettirirken, ara sıra çay içmeye gelen hoş sohbetli bir asker, memleketi olan Kastamonu’dan, liseyi bitirmeden askere geldiğini, lisede iken arkadaşları ile kır gezintisinde dağda bir hocayı gördüklerini, bu hocanın kendilerine nasihat ettiğini ve bu esnada iki bardak hacmindeki küçük bir çaydanlıktan, yirmi kişiye birer bardak süt içirdiğini ağabeyime anlatmış. Sohbet esnasında ağabeyim bunu bana anlatınca, bir anda içim yandı. ‘Ah’ diye bir iç geçirdim, hasret ve iştiyak duydum. ‘Acaba bu hoca sağ mı, nerededir?’ diye düşündüm.”

Maişetini kazandığı asıl işi fırıncılık olduğu için, ekmek yapan, fırın çalıştıran ifadelerine mülhem olarak bizzat Üstad hazretleri tarafından “Fırıncı Mehmet” ismi kendisine verilmiş ve bu ismi aldıktan sonraki tüm ömrü boyunca bu ismi taşımaktan onur duymuş bir gönül insanı.

Mehmet Fırıncı ağabeyin duası kabul edilmiş ve gelişen olaylar onu Merhum Üstadın yanına kadar götürmüştür. Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ömrü boyunca hazır ve nazır olarak katıldığı sayısız mahkemelerinden biri daha kurulmuştur. Gençlik Rehberi isimli eserin basımından sonra toplatılma emri ve müellifinin mahkeme edilmesi kararı çıkmış ve Üstad Hazretleri mahkemeye çıkmak için İstanbul’a gelmiş, getirilmiştir.

Mehmet Fırıncı ağabey, üstad ile yüz yüze geldikleri anı kendi ifadeleri ile şöyle anlatıyor.

Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul’a gelmişti. Ben bu haberi Gece Postası gazetesinde okumuştum. O akşam Süleymaniye’ye gittim. Muhsin Alev‘i buldum. ‘Sabah namazında gel, Hazret-i Üstada gidelim’ dedi. Ertesi gün beni Sirkeci’de Akşehir Palas Oteline götürdü.

 “Sen Ispartalısın”

“Üstad Hazretleri otelin üst katında, cadde tarafında bir odada namaz kılmış, dua ediyordu. Muhsin Alev Hazret-i Üstada beni mesleğimle tanıtarak, ‘Bu Fırıncı Mehmed’dir’ diye takdim etti. Üstad Hazretleri, ‘Sen hoş geldin, safa geldin kardaşım!’ dedi. Elini öptüm, o da beni başımdan öptü. Bundan sonraki diğer bütün ziyaretlerimde elini öptüğüm zaman, Hazret-i Üstad da başımdan öperdi.

“Halimi, hatırımı, annemi, babamı ve kardeşlerimi sordu. Büyüklerin hal hatır sorması, bir lütuf oluyordu. Memleketimi sordu. İnegöllü olduğumu söyledim. Aralıklı olarak tekrar tekrar, tam üç defa sordu. Sonuncusunda, ‘Esas, esas nerelisin?’ diye suali tekrarladı. Dedemin Ispartalı olduğunu söyledim. ‘Dedem Uluborlu’dan İnegöl’ün Yenice Müslim köyüne gelip imam olmuş’ deyince, ‘Sen Ispartalısın’ diye mülâtefe (Latife, şaka) ettiler.

Bazı insanlar tüm hayatları boyunca ellerinde olmadan hayatlarını tanzim etmesi gereken bir insana, o insanı tanıdıktan sonra da ömürlerini teslim ederler. İşte Mehmet Fırıncı ağabey de, ömrünün geri kalan kısmını Rabbi Rahimin sevki ilahisi ile Bediüzzaman Said Nursi (Rahmetullahi Aleyh) hazretlerinin ellerine bırakmış, tam manasıyla teslim olarak, tüm ömrünü Risale-i Nur’ların tüm dünyaya yayılması adına Kur’an-ı Kerim hizmetine adamıştır.

Evet Mehmet Fırıncı ağabey, bir Kur’an hadimi, Kur’an-ı Kerim’in okunması, okutulması için ömrünü vakfeden gönlü zengin, yüreği imanla dolu cesur bir Müslüman idi.

Fakir, okuduklarından, araştırdıklarından ve dinlediklerinden sonra buna tüm gönlüyle inanlardanım. Allah azze ve celle, ondan ve neslinden ebeden razı olsun.

İnsanların Allah azze ve cellenin ismini zikretmekten korktuğu, baskı, ibtibdat ve zulmün aşikar bir şekilde hükümet politikası olarak ayyuka çıktığı, dinsizliğin ve inançsızlığın her fırsatta gündeme getirilip, masum Anadolu insanının sinesine dayatıldığı, Allah azze ve celle’ye inanan, peygamberine iman eden, bu doğrultuda yaşayan insanlara türlü eziyetlerin edildiği, evlerinde bulundurdukları, namaz kılmayı öğreten namaz hocalarından, varlığı ile gönendiğimiz Kur’an-ı Kerim’lere kadar her şeyin yakıldığı, yok edildiği dönemlerde, Merhum Üstad Said Nursi Rahmetullahi Aleyhin açtığı saadet dairesine dahil olmuş ve büyük bir samimiyet, emsalsiz bir teslimiyet ile kendisini Risalei Nur’lara adamış gerçek bir Nur Talebesi Mehmet Fırıncı ağabey.

Bir İstanbul seyahati ve dönemin İstanbul valisinin verdiği beyanata istinaden ilerleyen tarihlerde Yassıada’da merhum Menderesle birlikte yargılanmasına sebebiyet veren hadiseyi yine Fırıncı ağabeyin hatırlarından aktaralım ve yazımızı bitirelim.

 “1960 yılının birinci günüydü. Gazeteciler Piyer Loti Otelinin lobisini doldurmuştu. Bizim kardeşlerimizden bir grupla beraber Avukat Bekir Berk ve Necdet Doğanata bulunuyorlardı. Bekir Ağabey bir ara Risale-i Nur hakkında seminervâri bir konuşma yaptı. Biraz da İhlâs Risalesi’nden okudu. Gazeteciler soruyorlardı: ‘Niçin geldi İstanbul’a?’ Gazetecilerin sorusu Üstad Hazretlerine bildirildi. Üstad Hazretleri, ‘Ankara’da basılmakta olan bir kitabıma Emniyetin müdahalesi üzerine avukatıma vekâlet vermek için geldim’ diyordu.

“Bizler nöbetleşe bazan Üstad’ın yan tarafındaki odada duruyorduk. Foto muhabirleri fotoğraf çekmek için akla gelmedik işler yapıyorlardı. Otelin arka kısmındaki odaların önü boydan boya balkondu. Balkondan bütün odaların görünmesi mümkündü. Zübeyir Ağabey gazetecilerin diğer odalardan girip de balkona geçmemesi için, Üstad’ın odasının önüne gelen balkona nöbetçi bıraktı. O esnada Üstad Hazretleri öğle namazı kılıyordu. Namazdan sonra da Eyüp Sultanı ziyaret plânlanmıştı. Ben balkonda dururken foto muhabirlerinden birisi, diğer odaların balkon kapısından balkona çıkmıştı. Bana doğru yaklaştı. Zübeyir Ağabey odadaydı. Cam açık. Ben Zübeyir Ağabeye baktım. Zübeyir Ağabey, ‘Bırak kardeşim, Üstadı o haşmetli vaziyetle çeksin’ dedi. Adam camın önüne gitti. Üstad tahiyyatta iken, birkaç flaş patlattı. Ne çare ki, Üstad çok rahatsız olmuştu, namazı bozdu. ‘Ne oluyor?’ dedi. Zübeyir Ağabey sese koştu. Üstad Hazretleri çok hiddetlenmişti. Namazı yeniden eda etti. İstanbul seyahatının geri kalanını iptal edip Ankara’ya dönmeye karar verdi. Ve hemen araba hazırlandı.

 İstanbul Valisinin beyanatı

“Üstad ikindiye doğru, İstanbul’dan ayrılıyordu. Böyle bir firaka, bir gazeteci sebep olmuştu. Gelirken meydana gelen mahşerî kalabalık ve gazetecilerin tecavüzkâr vaziyetleri giderken daha da fazlasıyla oldu. Ama biz daha evvelden iyi bir plânlamayla kardeşleri birkaç kat halka yapmıştık. Üstad Hazretleri ortadaydı. Ve şemsiyeyi yine ben tutuyordum. Bu teşkilâtı hazırlarken Üstad, Bekir Ağabeye, ‘Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun’ diye iltifat etmişti. Ve ertesi iki gün, İstanbul matbuatı Üstad’ın ayrılışını manşetlerde 120 punto harflerle vermişti. Gazetelerde çok serzenişli makaleler çıktı. İnönü İstanbul’daydı.(O dönem muhalefette, henüz iktidar olamamış, tek şef dönemi yeniden başlamamış, Menderes hükümeti idarede) O gün Bursa’ya bir miting için vapurla giderken, vapurda ‘Hükûmet nereye gidiyor? Bediüzzaman’ı koluna takmış, nereye gidiyor?’ diye konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın matbuatta yer alması üzerine İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, hükümetin direktifiyle radyoda okunan bir beyanat verdi. Beyanat hülâseten şöyleydi:

“Yaşlı bir din âlimi, mütevazı bir seyahat yapmaktadır. Memlekette seyahat hürriyeti vardır. Hiçbir vatandaşın seyahat hürriyeti kısıtlanamaz. Eğer gazeteler meseleyi bu kadar büyütmeseler, bu zâtın, memleketin herhangi bir yerinden bir yerine gidişi bir mesele olmazdı.

Biz de, birkaç gün sonra, gazetelerde de çıkan bu beyanatı, ‘Valimizin pek haklı ve  isabetli beyanatını takdim ediyoruz’ diye bir lâhika mektubu yaparak Anadolu’daki kardeşlere göndermiştik.

“27 Mayıs İhtilâlinden sonra Vali tevkif edilip Yassıada’ya götürülünce, ondan bu beyanatının hesabını sormuşlardı. Ve Galip Gigin’le beni Emniyete çağırarak, bize de ‘Valiye bu beyanatı siz mi verdiniz?’ diye sormuşlardı.

 

O günün muhalefetindeki mezkur zihniyet hiç değişmedi. O günden bu güne kadar zihniyet olarak hiç değişmedi. Hatta çok daha geriye doğru gitti. Vatana ihanet edenlerle dahi kol kola gelebilecek kadar hırslarına yenildiler. Batıl tarafında yer almaya dün olduğu gibi bugünde devam ettiler. Allah hidayet versin. Ancak Mehmet Fırıncı ağabey gibi nice gönlü zengin, mücadele ve mücahade ehli Müslüman da eksik olmadı bu milletin içinde.

Kıyamete kadar da devam edecek bu mücadele.

Rabbim Bediüzzaman Said Nursi Rahmetullahi Aleyhin manevi tasarrufatını bu ümmetin üzerinden eksik etmesin. Ve yine Rabbim Merhum Mehmet Fırıncı ağabeye sonsuz rahmeti, merhameti ile muamele etsin. Kur’an-ı Kerim’e ömrü boyunca yaptığı bütün hizmetlerine karşılık makamını yüceltsin, mekanını cennet eylesin inşallah.

Bizlere de bu şuurla hareket etmeyi, ömrümüzü Kur’an-ı Kerim’in ve Rasulullah’ın sünnetlerinin saadetli dairesi etrafında tertip ve tezyin etmeyi nasibi müyesser kılsın inşallah.

 

 

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.