Geçmiş Zaman Olur Ki Hayâli Cihan Değer

Hayallerimiz vardı bir zamanlar. Kamyonetimiz olsun isterdik toprak taşıyalım, tabancamız olsun poliscilik oynayalım diye. Ve bunu öyle isterdik ki ağlardık kimi zaman “benim niye kamyonetim yok?” diye. Bunlar çok masumca isteklerdi. Onlarla kurduğumuz oyun hayalleri de çok masumcaydı. Meğer bu masumiyetler geliştiriyormuş çocuğun beynini. Yıllar sonra öğrenmiştik bunu. Oysa ki biz bu hayalleri kurarken, eve bir lokma ekmek getirmek için gecesini gündüzüne katan babalarımızdan bunu isterken işin teknik kısmıyla falan ilgilenmiyorduk. Bu isteklerimizi kimi zaman karşılayan, kimi zaman da karşılayamadığı için başka şeylerle bizi avutan babalarımız, dikkatlerimizi başka mecralara çeken annelerimiz de işin bilimsel, psikolojik veçhesiyle ilgilenmiyorlardı. Onlar şu, şu şeyler çocuk beynini geliştirir, çocukla şöyle iletişim kurulur falan diye pedagoji eğitimi de almamışlardı. Onların öğretmeni içinde büyüdükleri, kendisinde oldukları olgunlaştıkları aileleriydi. Hayatın akışı böyleydi o gün. Hiçbir gelin yemek pişirmeyi youtube`tan öğrenmezdi mesela. Bin-bir maharetle gelirdi kaynana evine. Kaynana da onun maharetlerini bir güzel pişirirdi.

Ve o günlerde anneler bir başkaydı. Anne sesi, anne kucağı, anne şefkati, anne sevgisi, anne yemeği bir başkaydı. Bir başkaydı o gün babalar. Baba sözü, baba bakışı, baba kızması, baba öğüdü bir başkaydı o gün. Kız çocuklarının ayrı bir yeri vardı. Cennet müjdesiydi kızlar. Anne yarısıydı ablalar. Erkek evlatlar da bir başkaydı o gün. Babaların baş yüceliği, annelerin övünç kaynağı kızların ağabeyiydi onlar.

Sabahın o seher vaktinde kalkan, namazını kılıp, ekmeğin hamurunu yoğuran, sonra da gelinlerini kaldırıp sofrayı hazırlatan, herkesten erken kalkıp, her kesten geç yatan, kız, gelin, çocuk bütün bir aileyi yöneten şefkatli, ince siyasetli bilge ninelerimiz vardı. Çocukları en son uyandırıp sıcak ekmek ve semaver eşliğindeki sofraya bütün bir aileyi toplayan ninelerimiz vardı.

Dedelerimiz vardı hikmet dolu. Sofranın en başında oturan, hikmetli sohbetleriyle bizlere irfan aşılayan, içimizi ferahlatan, bizlere nasihatler eden, kendi hayat tecrübelerini ve kendinden öncekilerin tecrübelerini, büyüklerinden öğrendiklerini bizlere aktaran, müşkülümüz olduğunda kapısında bittiğimiz dedelerimiz vardı.

Dedemizle babamız arasındaki o muazzam hürmet ve mütevazı ilişki bize büyüklere hürmet konusunda -bugün üniversite profesörlerinin bile o şaşalı cümleleriyle veremeyeceği- dersleri haizdi. Ve biz bu dersleri bütün bir dikkatle ve kulağımızla değil kalbimizle dinlerdik. Evin iki en büyüğü, otoritesi sohbet ediyor, ikisi bir meclisteler. Hiç bigane kalınır mıydı ki bu duruma…

O gün çocuk olmak da bir başkaydı tabi. Hamarat bir annenin pişirdiği yemekten tadıp kaçmak, arı kovanına çomak sokmak, baba cezasıyla bütün bir bahçeyi ter içinde kalıncaya kadar koşmak, kendi yaptığımız ip ve naylondan topla futbol oynamak, kardeşimizle, arkadaşlarımızla kavgalar etmek, annenin öfkesinden ninenin eteğine sığınmak, saklambaç oynarken kaybolmak, kuşları takip edip korkutmak sonra da dede nasihati dinleyip ihtiyatlı olmak, annemiz babamıza şikayet eder korkusuyla babamızın gelişini korku ve bir o kadar da hürmetle beklemek, tokattan değil babanın o vakur bakışından çekinmek, onunla kifayetlenmek hatta bir bakışla göz yaşı dökmek ve daha neler-neler. Biz çocuktuk ve bunu hissediyorduk o günlerde. İçimiz kıpır-kıpırdı. Kimse bizi bir odaya hapsedemezdi. Öğlen uykusunda bile annemizi uyutup bahçeye koşardık biz. Her şeyi yapardık ama çocukça yapardık. Ve hiçbir zaman büyümüze karşı değil sesimizi gözümüzü bile ayak parmağımızdan kaldırmazdık.

Kısacası biz hayatı yaşayarak öğrendik. Koşarak, düşerek, kalkarak, hata yaparak, yardım ederek, yardım alarak, severek, şefkat görerek öğrendik. Biz gözümüzü dünyaya o daha betonlaşmadan açtık. Kuş seslerinin duyulduğu, geceleri yıldızların seyredildiği, aya hayran olunduğu zamanların çocuklarıyız biz. Komşularından habersiz, kendi yaşadığı dünyada terör estiren insanın ayda hayat arayışının olmadığı bir çağa doğduk biz, ya da o hayallere doğduk biz...

(1) Yorum
  • Sorsalar dünyadan kurtuluş nedir? İmandır, İffetdir, hicabdir derim! Karşıma serseler dünya niymetin! Cennetdir, diyerim benim niymetim. Ne şair deyiləm, nə də ki, yazar. İman kalbimdə oturmuş bir kar. İmansız yeddi kat sema bana dar. Beş vakt namazdadir sevdiyim o yar.

Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Şile Notları

Hayallerimiz vardı bir zamanlar. Kamyonetimiz olsun isterdik toprak taşıyalım, tabancamız olsun poli...

Aşkın Anatomisini Anlamak ve Anlamlandırmak

Hayallerimiz vardı bir zamanlar. Kamyonetimiz olsun isterdik toprak taşıyalım, tabancamız olsun poli...

Gül Yetiştiren Adam: Rasim Özdenören

Hayallerimiz vardı bir zamanlar. Kamyonetimiz olsun isterdik toprak taşıyalım, tabancamız olsun poli...