Galip Dede Hazretleri

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Tünel meydanından Galata kulesine doğru giden caddenin hemen başında, sol kolda yer alan   tarihi  kapıdan girdiğinizde, Beyoğlu’nun karmaşası ortasında sanki bir vaha ile  karşılaşırsınız. Halet Efendi türbesi ve muvakkithane arasında uzanan geçidi adımladıktan sonra bu vaha iyice genişleyerek misafirini bir anne şefkatiyle sarıp sarmalar. İstanbul’da ki Mevlevihanelerin en kıdemlisi olan Galata Mevlevihanesi’dir burası. Karşı’da 2 katlı, beyaz,  dingin cephesiyle semahane ve şeyh dairesi, sağda Adile Sultan’ın hediyesi zarif bir şadırvan, solda ulu ağaçların gölgesinde dinlenen  sakinleriyle Hamuşan. Duvarın ardında,  Koca istanbul’da yer kalmamış gibi bu hamuşan’ın bir bölümü üzerine  inşa edilmiş olan bir zamanların Beyoğlu evlendirme dairesi, günümüzdeki adı ile  Tarık Zafer Tuna’ya Kültür merkezi.  Halet Efendi Türbesinden sonra yer alan  ikinci türbe’de ise divan şiirimizin son şahikasi Galip Dede hazretleri, Mesnevi şerif şarihi Ankaravi Dede’nin ayak ucunda yatmaktadır. Kulekapısı, Galata veya bizzat kendi adıyla Galip Dede tekkesi adlarıyla anılmış olan bu tarihi  Mevlevihane zannederim en ikballi, en unutulmaz günlerini büyük şair’in postta oturduğu yıllarda yaşamıştır.

Divan şiirimizin son büyük temsilcisi sayılan Şeyh Galip, 1757 yılında İstanbul’da dedesinden  itibaren Mevlevi kültürü ile yoğrulmuş bir ailede dünyaya geldi. Doğumuna Cezbetullah ve Esrar-ı Aşk diye tarih düşürülmüş olması şüphesiz tesadüf değildir. Hz. Pir Mevlâna’nın fitilini ateşlediği Mevlevilik asırlar boyunca Osmanlı coğrafyasında bir irfan menbaı olmasının yanı sıra, özellikle kültür ve sanat alanında, medeniyetimizde derin izler bırakan bir mektep vazifesi de görmüştür. Şeyh Galip hz. işte bu menbadan beslenen büyük sanatkarlarımızdan biridir. İlk eğitimini babasından aldıktan sonra zamanın önemli hocalarından Arapça, Farsça ve şiir tahsil etmiş, Mevlevi adap ve erkanını öğrenmiştir. Oldukça erken yaşlarda şiire başlayan şairimiz bir süre hocası Süleyman Neşet’in önerdiği Es’ad mahlasını kullandıysa da daha sonra  bu mahlası başkalarının da  kullanması sebebiyle  Galip olarak değiştirmiştir. Henüz 24 yaşında iken divanını oluşturan Galip Dede’nin, tabir-i caizse başucu kitabı olarak defalarca hatmettiği Mesnevi şerif ve Hz. Pir başta olmak üzere Mevlevilik tüm yaşamına ve sanatına damgasını vurmuştur.

‘’Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir

  Miyanaşıkanda iştiharım varsa sendendir

  Benim feyz-i hayatım hasılı ruh-ı Revanımsın

 Eğer sermaye-i ömrümde karım varsa sendendir.’’ mısraları ile başlayan meşhur gazelinde veya o güzelim terci–i bendinde bu etki sarih bir şekilde hissedilir.

Mûr isem şem´ine pervane kılup eyle kabul
Âb isem gevher-i yek-dâne kılup eyle kabul
Seng isem ´be kâşane kılup eyle kabul

Müstaid kıl yoğısa lûtfuna isti´dâdım
Sana güçlük mü var ey
şâh-ı kerem-mu´tâdım

Genç yaşında Mevleviliğe intisap ederek, Konya Âsitânesinde çileye soyunmuş, ancak babasının ısrarlı çağrıları sonucu İstanbul’a  dönerek  çilesini Yenikapı Mevlevihane’sinde tamamlayıp «Dede»  ünvanını almıştır. Divan edebiyatının tüm klasik formlarını büyük bir ustalıkla kullandığı şiirlerinde tasavvuftan beslenmiş çok derin bir mana zenginliği, hassas sanatkar bir ruh ve yüksek muhayyile kendini hemen gösterir.

Sendedir mahzen-i esrar-ı mahabbet sende

Sendedir madeni envar-ı fütüvvet sende

Gizli gizli dahi vardır nice halet sende

Marifet sende hüner sende hakıykat sende

Nazar etsen yer ü gök duzah u cennet sende

Arş u kürsiyy ü melek sendedir elbet sende

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen

Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen’’

‘’Tedbirini terkeyle takdir Hüda’nındır

Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümanındır

Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır

Devran olalı devran erbabsafanındır

Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihanındır

Koyma kadehi elden söz pir-i Muganındır’’

Döneminde, şiirde mana derinliği, açık ve düz bir söyleyiş yerine mecazlar ve yüksek hayallerle süslü diye özetleyebileceğimiz hint uslubü (sebt- i hindi) diye isimlendirilen edebi akımın önemli temsilcilerinden sayılmıştır. Başyapıtı olan Hüsn ü aşk adlı mesnevisini 26 yaşındayken Nabi’nin Hayr-abad’ına karşı bir iddia olarak 6 ay gibi kısa bir sürede tamamlamıştır. İlk bakışta bir aşk hikayesi gibi gözüken bu mesnevi, aslında nefis tezkiyesini tasavvufi sembollerle anlatan yüksek bir eserdir.

’Giydikleri aftab-ı temmuz

  İçtikleri şule’i cihan-suz’’

‘’Bin başlı ejder-i münakkaş

 Mumdan gemi altı bahr-i ateş’’ gibi mısralarda görüldüğü üzere daha evvel hiç duyulmamış semboller kullanmış olması nedeniyle, bazı eleştirmenlerce divan şiirinin son büyük temsilcisi olmasının yanı sıra, modern Türk şiirinin ve kendisinden  en az  50 yıl sonra çıkacak olan sembolizm akımının da öncüsü sayılmıştır.

Henüz 42 yaşında ve şöhretinin doruğunda iken miladi 4 ocak 1799 tarihine denk düşen 27 recep 1213 de, miraç kandili günü vefat ederek asıl sultanı olan Rabbine kavuşmuştur.

Vefatı üzerine, muhterem babasının, henüz ak düşmemiş simsiyah sakallarının kefene hiç yakışmadığını söyleyerek ağladığı anlatılır. Dizinde şiirlerini dinleyecek kadar yakın bir dostluk yaşamış olan sanatkar ruhlu padişah III. Selim için de bu aziz dostun kaybı çok zor olsa gerek. Sağlığında kendisini hicvetmiş olan Şair Sururi bile ‘’Geçti candan Galip Dede ya Hu ‘’ mısrası ile vefatına tarih düşmekten kendini alamamıştır. Kısacık ömründe gök kubbeye hoş,  hem de pek hoş bir seda bırakarak Galata Mevlevihanesi’nin bahçesindeki türbeye sırlanmıştır. Vefatının sene-i devriyesine rastlayan şu günlerde, Mevlevi geleneğinde defin törenlerinde okunan gülbang ile O’nun aziz ruhunu yâd edelim;

Vakti şerif hayrola, hayırlar feth ola

Şeyh Galip merhum, garka-i gariyk-ı Yezdan

Hacesi hoşnut ola

Dem-i Hazreti Mevlana

Sır-ı Şems-i Tebrizi

Kerem-i İmam-ı Ali Hu diyelim, Huuu!

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir