Fısıldarmışcasına Bağırmak

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Sesini duyurabilmek ne büyük mesele. Sesimizi duyurabilmek hatta. Duyurmaktan çok daha fazlası belki de. Anlatmak, anlaşılır kılmak. Sadece en yakınına değil sana çok uzak olana da duyurabilmek. Ne büyük mesele. Kolay olanı yapmamak hatta ondan kaçmak. Yirmi birinci yüzyılda yakalamamız gereken çizgi bu belki de.

Mehmet Akif İnan gibi mesela. Mevcut olanın üstüne yeni ve dinamik tuğlalar koyarak kum tanesi içine El Hamra Sarayı inşa etmek . Ruh mimarisinde uzmanlaşmış yedi güzel adamdan biri olan Akif İnan , bu konuda yolumuza ışık tutuyor adeta. Kendinden öncekileri küçümsemeyip ayrıştırmayan , ama onların tecrübelerine dayanarak yenilikler ortaya çıkarmaktan da geri durmayan bir medeniyet anlayışına sahipti Akif İnan. Geleneklere tutunmayan yeniliğin sağlam, köklü ve etkili olması beklenemezdi çünkü.

Temelleri olmayan bir bina gibi adeta. Oysaki temeli olmayan El Hamra’yı sığdırmak nasıl mümkün olurdu kum tanesinin içine. Ancak yalnızca geçmişin bilgi birikimine dayanarak yeterince ilerlenemezdi. Onu tekrar etmemek lazımdı. Ve de yenilemek… Buraya kadar işin felsefesi üzerinden geçtik, ya şimdi? Zihnimizden geçenleri nasıl anlatacağız tüm dünyaya? Ve daha da önemlisi nasıl anlaşılır kılacağız? Ben kendi açımdan cevabı vereyim: medyayla. Belli kıstaslarla birlikte düşünüldüğünde dünyanın, hayatın nabzını tutmak için kullanılabilir bir platform medya. Kullanılabilir yetersiz bir kelime hatta kullanılmalı demeliyiz. Öyle ki Emine Çınar’ın söylediği gibi sosyal medya düşmanın cephesinde düşmana karşı savaşmaktır. Onun olanı ona bırakmamaktır adeta. Akif İnan’ın da yaptığı gibi dergicilik mesela, veya şiir. Fikirleri dört bir yana duyurmak. Ama bağırmadan yapmak bunu , usulca. Fısıldarmışcasına… Ama öyle bir fısıltı ki insanın üzerinde inkar edilemez bir tesir uyandıran türden. Medya bir tuzak olduğu kadar bir kurtuluş olabilme potansiyeline de sahip aslında. Öyle ki zamanın, çağın bize yüklediği bir sorumluluk fısıldarmışcasına bağırmak. Medyayı kullanmak da bunun oldukça akıllıca bir yolu. Fikirlerimizi kalıcı olarak bir yere sabitlemek için , dünyada bizim varlığımızı hatırlayan olmasa bile düşüncelerimizin halen okunuyor olması için ve hatta böylelikle birazcık da olsa zamanın ötesine tesir edebilmek için… Ancak dikkatli olmak gerek, böylesine kalıcı olacak ve çokça okunacak şeylerin iyi seçilmesi gerek. Fikirlerin sağlam olması gerek, hatta sağlamlıktan çok daha fazlası belki de… Tıpkı Akif İnan’ın fikirleri gibi. O, zamanın üstüne yüklediği sorumluluktan kaçmadı ve zengin fikir dünyasını dergilerle, makalelerle, şiirleriyle, yayıncılığıyla tüm evrene yansıtmaktan da geri durmadı.

Bizlerin de onun izinden gitmemiz, fısıldayarak bağırabilmeyi öğrenmemiz dileğiyle…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir