Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Fikrin “Çile”sini Çeken Bir Münevver

avatar

İbrahim Baran

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Türkiye’de fikir hayatına tesir eden pek çok ismin en önemlilerinden biri son Sultan-üş’şuara Necip Fazıl Kısakürek. Sultan-üş’şuara, yani şairlerin sultanı… Bu yakıştırma, kuşkusuz onun çektiği fikir çilesinin yanında kelimelerle adeta bir oyuncak gibi oynaması ve pek az kabiliyetli insanın yazabileceği türden şiirler kaleme alması nedeniyle yapılıyor. Bununla birlikte Necip Fazıl nam-ı diğer üstad, fikriyatını yahut daha net bir ifadeyle davasını, şiirleriyle beraber düşünce dünyamıza kazandırdığı ve en az şiirleri kadar ustaca kaleme alınmış, bugün sayısı 100’ü aşkın eseriyle bizlere miras bıraktı.

“Sanat, sanat için mi? Sanat, toplum için mi?” tartışmasında, sanata yüklediği anlamla, Müslüman için hayatın anlamının ne olduğu sorusunu da cevaplamıştı bir bakıma:

“Anladım işi, sanata yalnız Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…”

Bu dizeler, bence üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatının da hasılası olmalı. Zira, kendi ifadesiyle bohem hayatı sona erip piri Abdülhakim Arvasi (k.s) ile tanıştıktan sonra ömrünün geri kalanı Allah’ı aramaya ve insanlığa davayı haykırmaya adadı.

“İn cin uykuda, yalnız iki kişi uyanık / Biri benim, biri de serseri kaldırımlar” evresi yerini, “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! / Heybem hayat dolu, deste ve yumak / Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, Sonsuza varmak…” dönemine bırakmıştı artık. 1939 yılına tekabül eden bu dönemden vefatına kadar Allah’ı aramanın, anlatmanın ve kutlu davanın hizmetkârı olmanın gayretinde oldu. Çünkü ona göre “bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük”tü. Sakarya ismiyle resmettiği gençlere şöyle seslendi: “Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya! / Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?” İslam’ın ve ona dair her şeyin lügatlerden silinmeye çalışıldığı dönemde, gençlerle uzun uzun konuşuyor ve “Dünya bir İnkılâp Bekliyor” diyerek, insanlığı huzura kavuşturacak inkılâbın neferlerini yetiştirmeye çalışıyordu.

Yıllarca haykırdığı, mücadele ettiği, çilesini çektiği “dava”sı bugünlerde yeni yeni anlaşılmaya başlandı. Dünyanın beklediği inkılabı gençlerin gerçekleştireceğine inanan üstad, “genç adam”ın özelliklerini şöyle anlatıyordu: “Düne kadar bu genç adam, inanılmış bir dâvâ etrafında ve ancak ev sahibine düsen bir çile borcu altında, Viyana’dan Yemen’e kadar bütün taarruz ve müdafaa yollarımızı al kanıyla asfaltlamış, böyleyken hor görülmüş ve değerlendirilmemiş; bugün ise ‘ne siz sorun, ne ben söyleyeyim’ yakasının içinde büzülmüş kalmıştır. Bugünün genç adam tipini, dedesi başka, babası başka, mescidi başka, mektebi başka, mahallesi başka, meydanı başka, köyü başka, kasabası başka; kitabı, dergisi, gazetesi başka başka istikametlere çekerken, o, sadece bir bünye sırrıyla ayakta kalabilmekte ve bin yıllık Anadolu tarihinin hazin ve değişmez tecellisine bağlı, her şeyi boyuna içine akıtmakta, içinde biriktirmektedir. Ortalıkta görünmeyen bu gençtir ki, Türk gencinin hakikî tohumu ve tohumluğudur ve bütün dâva, cemiyet meydanında onun sâyedar ağacını yetiştirmekten ibarettir. Bu genç olma ve oldurulma yolundadır…”

Peki, biz Necip Fazıl’ın çilesini ne kadar anladık? 95 yıllık süreçte “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” için, “modern ve muasır” gençler yetiştirmenin derdinde olduk! Ancak “muasır ve modern” gençlerimiz, binlerce yıllık tarihinden ve o tarihin kendisine yüklediği yüce gayeden bihaberdi. Hatta, böyle bir bilinci hayatından tamamen çıkarmıştı. Yüzünü Batı’ya dönmüş, özü ile irtibatını sıfırlamış bu yeni nesil, bir zamanlar dünyada adaleti tesis eden, mazlumlara kucak açan, merhamet denilince akla gelen irfan geleneğini devam ettirmekten yoksun bırakılmıştı.

İşte genlerinde taşıdığı gücün farkında olmayan gençliğe Necip Fazıl; “Seni karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını köreltmekle işe girişti. Bunu düşün!Hiçbir kaptan haritadan, hiçbir şoför kilometre işaretinden, hiçbir doktor röntgen camından şüphe edemez. Fakat sen, Tanzimat’tan bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından şüphe edebilirsin!.. İlimde bile dolandırıldın? Bunu düşün! Düşün ki, genç adam, Masonluk, Yahudilik, Kozmopolitlik, daha bilmem ne Türk bütünlüğünü çürütmeye memur, gizli ve maskeli tesirler eliyle, senin için yalancı tarih kitapları düzülmüş, zehirleyici telkin iklimleri kurulmuş, kök kurutucu aşılar hazırlanmıştır ve senin, gayet mazur olarak, bunlara inanman, kapılman, bağlanman sağlanmıştır. Düşün!” diye seslenmişti.

1983’te ahiret yurduna göçtü merhum Necip Fazıl Kısakürek. Özlediği, beklediği gençliğin, derdini çektiği, yıllarını verdiği davasına nasıl hizmet ettiğini göremedi. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın / Hedefe varmayan mızrak utansın” diyordu. Tohum yeşerdi, meyvelerini verdi. Attığı ok hedefe ulaştı. O öksüz yapı ustada kalmadı, çırakları güçleri yettiğince sürdürmeye çalışıyorlar.

Şimdi mazisiyle barışık, ne olduğunun farkında ve ne olması gerektiği hususunda bilinçlenmeye açık bir gençlik yetişiyor. Bin bir tanede solmayan o tek rengi bayraklaştırmak vazifesinde olan yeni bir gençlik. İşi eskisi kadar zor olmayan, her türlü imkana sahip, önü sonuna kadar açılmış ve kendisinden çok şey beklenen bir gençlik. Yapması gereken, sorumluluğunun bilincinde olarak hedefe doğru koşmak olan bir gençlik. Yalnızca elini değil, vücudunu taşın altına koyacak, “kim var?” denildiğinde; her şeyiyle hazır olması, kendisini tam anlamıyla geliştirmesi ve ortaya çıkıp göğsünü gere gere “ben varım!”demesi gereken bir gençlik. İşte bu gençlik yalnızca Türkiye’nin değil, umudu Türkiye olan bütün toplumların da ümidi olacak. Zamanın girdabında kaybolursa şayet, o zaman dünya yaşanmaz bir hale gelecek. Merhum üstad Necip Fazıl “Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” demişti. Artık ayağa kalkmanın zamanı gelmedi mi?

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.