Farklı Yolun Ezgileri

(Okunma Süresi: 3 dakika)

“Ya arkadaş ne gerek var? Bize Peygamber gelmedi mi?”
Biraz sessizlik oldu, sonrasında “ne halin varsa gör” edalarıyla rutin işlere devam edildi.
2000 yılları… Lise…

Hayatın devamını etkileyen her adımın atıldığı, her türlü pişmanlığın yıllarca süreceği zamanlar.  Serkan da işte tam bu zamanların hızlı gençlerinden. İdealist, dünya ile alâkadar, yaşadığı toplumu daha iyi bir yerlere getirmek için yanan tutuşan bir genç. Kendine bir yol buluyor ve adıyor tüm fikriyatını oraya. Tam bağımsız bir Türkiye hayalleri kuruyor. Öylesine masum geliyor ki… Bu yüzden öylesine de sert ki….

“Dönen dönsün, men dönmezem yolumdan” diyor da başka bir şey demiyor.

Her şey müzik ile başlar. Önce bir iki özgün müzik… Sonra müziğiyle milyonları etkileyebilen malum grup… İşin kötüsü adamlar gerçekten de çok güzel müzik yapıyorlar. Gençlerimiz o lise yıllarında nasıl etkilenmesin ki?

Serkan da çoğu genç gibi o ekole yöneldi. Gençlik dernekleri, eylemler, sosyal faaliyetler ve dergi… Dergi kısmı, işin en önemli ayağıydı. İnsanların aslında hep hatalı düşündüğünü, işlerin onların bildiği gibi gitmediğinin kanıtıydı adeta. Yaşadığı yerin dergi sorumlusu olan Serkan aynı zamanda gençlik derneğinin de kurucu üyesi olmuştu. Artık o malum grubun konserlerinde aktif rol da almaya başlamıştı.

Bir gün bir eylem için şehir dışına gitmiş dönüşünde de grubun konserine geçmiş gece de beraber grupla yemek yedikten sonra dağılmışlardı. Bunları anlatmaktan hem gurur duyar hem de biraz kibir hissederdi.

Bu zaman zarfında arkadaşlarının üniversite okumakta olup bir meslek sahibi olma yolunda hızla ilerlediklerinden gafildi. Vatanı kurtaracaktı sonuçta. Kendisi daha vatan kavramından habersizken hem de… Filistin’de Müslüman kardeşlerimize zulüm ediliyor, Serkan orada. Hemen farkındalık oluşturmaya çalışmalar imza toplamalar…  Irak savaşı çıkmak üzere yine Serkan orada savaşa karşı duralım diye imza toplamalar… F tipi cezaevlerinde insanlık suçları işleniyor Serkan tabii ki de orada… Cuma günü Müslümanlar camide ama Serkan nerede acaba? En azından camide değil.

Ailesinin de çok farkında olmadığı bu gidişat zamanla Serkan‘ı da düşündürmeye başlamıştı. Bazı sorularına yetersiz ve çelişkili cevaplar almıştı. Kafasında soru işaretleri vardı artık. O zamanlarda ahlak kuralları vardı. “Devrimci Ahlak Kuralları” Sokakta sigara içilmeyecek, herkese iyi örnek olunacak, ailelerin güveni sağlanacak, kız erkek ilişkilerinde son derece edepli olunacaktı. Toplu bir evde kalınacaksa kız arkadaşların odaları ayrı olacak ve asla rahatsız edilmeyecekti. Küfür yoktu, argo yoktu, herkes elinden geldiğince diğer insanlara yardım edecek, imkânı olamayan öğrencilere ücretsiz ders verilecekti. Hepsi de yapıldı… Bu maddeleri yaptırtanların edep ve ahlaktan yoksun olduklarını çok sonra öğrenecekti. Zaman ilerliyordu. Yaşı artık bazı özgürlükleri eline almasını gerektiren yaştı: ekonomik özgürlük…

Ama o kadar zaman kaybından sonra meslek sahibi olmak kolay değildi. Bu içini yerken farklı işlerde çalışan Serkan aradığını bulamamıştı… Bir zaman sonra bir işe girdi. Tamam, burada uzun süre kalırım diyerek biraz güvende hissetti kendini. Ama artık aktif siyasi hayatı durma noktasındaydı. Çünkü ondan aldıkları şeyin farkına varmaya başlamıştı. Boşa geçen bir gençlik…

Artık sadece fikirleriyle bir yaşamı seçmişti. Eylem yoktu artık. Biraz kırgın ama daha umutlu. Bir sitenin güvenlik görevlisi olarak çalışıyor, site sakinlerince çok seviliyordu. Çoğuyla aynı fikirdeydi.
Ailesinden ara sıra duyduğu ‘Bari Cuma namazlarına git’ uyarısı çok da rahatsız etmiyordu hâlâ. O geceleri çalışıyor, arkadaşları dönem aralarında ziyaretine geliyordu. Hepsi de bir yol tutmuş emin adımlarla gidiyordu. Fakat Serkan kendisini zor geçindirecek bir ücretle çalışıyordu. Bu durum bir süre sonra onu rahatsız edecekti.

İslami sohbetlerden hiç pay almıyordu. Ailesinin ‘bak şöyle bir hoca varmış’ tarzı cümlelerine sert bir şekilde cevap veriyordu.

“Ya arkadaş ne gerek var. Bize Peygamber gelmedi mi?

Biraz sessizlik olur, sonrasında “ne halin varsa gör” edalarıyla rutin işlere devam edilirdi. Tarikat, şeriat hep uzağındaydı. Çarşaf giyen hanımefendilere ayrı bir gıcığı vardı. Ömrünü bu hal üzere tüketen Serkan bir Kadir Gecesi’nde ‘Bari bir iki ilahi indireyim!’ der ve önüne ilk Dursun Ali Erzincanlı çıkar. Allah O’ndan razı olsun. Adın Geçer” albümü… İndirdiğinin naat albümü olduğundan habersiz tabi” ki… Dinler… Dinler… Dinler…

Serkan’ın o gece içini bir şey sarar. ‘Namaza başlamalıyım’ der ve başlar. 2010 yılı Temmuz ayı sonları…

Serkan huzurla dolar. Namazı artık hiç bırakmaz ama siyasi olarak görüşlerinde değişiklik yoktur. Bir zaman sonra içinde bir muhabbet yeşerir. İçine bir zâtın muhabbeti doğar: Şah-ı Nakşibend (KS)
Önceleri sert bir şekilde eleştirdiği hatta öfkelendiği yola muhabbet beslemeye başlar. Sonra İmam-ı Rabbani (KS)…

Serkan yanmaya başlar artık… Hâlâ aynı yerde çalışıyor ama artık onu çok sevenlerin bir kısmı şikâyet etmeye başlamıştı… Çünkü Serkan imanı yeni bulmuştu adeta ve kıymetini biliyordu. Taviz yoktu. Geniş bir film ve müzik arşivi vardı, hepsini sildi. Ömrünü boş şeylerle geçiremezdi artık. Görüşüp sohbet ettiği tüm kız arkadaşlarıyla bağlarını kopartır.
Bu keskin dönüş arkadaş çevresinde deprem etkisi yaratmıştı. İşin maneviyatını anlayamayanlar bu değişime maddi çıkar beklentisi olarak bakıyordu. İçlerine sindiremiyorlardı. Serkan nasıl olur da birdenbire bu kadar uç noktada bir değişim yaşar? Haklılardı da. Böylesine bir değişim için bir kişinin uzun yıllar sohbet halkalarında kalması ve eski arkadaş çevresinden arınması gerekiyordu. Hiçbiri olmamıştı hâlbuki. Serkan birdenbire bu köklü değişimi yaşamıştı. Ve yavaş yavaş kopmalar başlamıştı.
İlkokuldan bu yana sıkı fıkı olduğu arkadaşları dâhi terk etmişti. Ona kızıyorlardı. Ama sıkıntı değildi.

Bir yerlere ait olması gerekiyordu Serkan‘ın. Duyduğu bir isim vardı. Bir köy. Oraya gitmeliydi yoksa yanıp kül olacaktı. Aylarca dergâh aradı durdu. Aylarca dualar etti: “Ya Rabbî! Beni O Zat’a talebe eyle!”
2011 Mart ayı ilk haftası…

Evinin yüz metre ilerisinde buldu dergâhı. Aylarca aradığı dergâhın her gün defalarca önünden geçip gitmişti. Aradığı buydu. Kalbi sükûnete ermişti. Dünya namına başka bir arzusu kalmamıştı.

Bu defa da dergâha gittikçe başka bir şey yakmaya başlamıştı Serkan’ı. O’nu görmeliydi, sesini duymalıydı. O pamuk ellerden öpmeliydi artık. Kalp kül olmuştu…
Ve vuslat!

2011 Nisan ayı…
Huzuru bulduğu ve bir daha da kaybetmediği köydeydi. Kalbine Allah (cc)’ı nakşedecek nakkaşın huzurundaydı. Duyduğu bütün sevgilerin zerresinden eser kalmamışçasına, o nakkaşın sözlerini tekrar etti:
“Ya Rabbî! Ben pişmanım!”
Serkan ileri derece solcu, hatta terör örgütünün birine sempati duyan bir genç ve şeriat ve tarikat karşıtı bir genç idi.
Sonuç: Bir çift gözün esareti altında şeriattan tarikattan taviz vermemeye çalışan bir derviş…

Her şey sevmekle başladı. Neyi sevdiysek onun esiri olduk.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir