Sıradaki içerik:

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Vefatı

e
sv

Ey Şehitler, Sizi Yazan Âkif Geliyor!

avatar

Hamide Akkaya

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Nice selâlar yükseldi minarelerden, dünyadan göç edenleri duyuran. Ama bizler birçoğunu duyamadık. Çünkü bizden öncekiler, bizden önce gittiler. Biz sadece, onların namlarını, şanlarını, isimlerini duyduk.

Ve nice nefesler “hu” dedi de bizler devamında “Allah” diyemedik onlarla. Çünkü beraber nefes alıp veremedik. Biz sadece tükenmiş nefeslerin ardından nefeslerimizi tüketmek istedik. Onlar gibi, onların yaptığı gibi; boşa ve boşuna olmadan. Bir gayeye, bir hedefe, bir emele; ilim için, irfan için, amel için harcamak istedik nefesimizi, ömrümüzü.

Mehmet Akif’in yaptığı gibi, istediği gibi… Mehmet Akif Ersoy… Selâsı okunduğunda yoktuk dünyada, duymadık o anlarda selâsını. Ama yıllar sonrasında öyle bir duyduk ki adını…

Koskoca bir milletin, kocaman yüreğinde yatanları söze dökenlerdendi O. Şiirine davasını işleyenlerdendi, davası iman olanlardandı. Çünkü O, vatanı, milleti için çalışanlardandı.

Mehmet Akif, Osmanlı Devleti’nin çalkantılı olduğu yıllarda 1873’te dünyaya geldi, 4 yaşındayken Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’ne başladı. Burada iki yıl eğitim gördükten sonra ise Fatih İptidaisine geçti. Aynı yıl babası ona Arapça dersleri vermeye başladı. Mehmet Akif, 1882 yılında ilköğretimini tamamlayarak Fatih Merkez Rüştiyesi ‘ne başladı. Ayrıca Fatih Camii’nde Esad Dede’nin İran Edebiyatı derslerine katılıyordu. Lise eğitiminde Mülkiye’nin İdadi bölümünde başladıktan sonra yüksek kısmına geçti. Kısa bir süre sonra evlerinin yanması ve babasının vefatı sebebiyle okula devam edemeyip sivil veterinerlik okulu olan Baytar Mektebi’ne geçti ve bu mektebi birincilikle bitirdi. 1895 yılında ilk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Kur’an’a Hitab”, Servet-i Fünun Gazetesi’nde yayınlandı. 1911’de ünlü kitabı Safahat’ı, 1912’de ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsü’ndeyi, 1913’te Hakkın Sesleri ve Fatih Kürsüsü’ndeyi, 1917’de ise beşinci kitabı Hatıralar’ı yayınladı.

Mehmet Akif, zor günler geçiren vatanı için, zor imtihanlar yaşayan milletini uyandıracak şeyler yapmak istiyordu. Bunu yapmak içinse edebiyatı, sanatını kullandı. Bu yüzden Mehmet Akif’in eserleri, milletin yüreğine seslenir, vatan toprağı için kurtuluşu haykırır. Ve o eserler, milletin boğulmaya çalışılan imanını diri tutmaya adanmıştır. Tıpkı Akif’in ömrü gibi.

Akif ömründe baytar, siyasetçi, hatip ve şair oldu. Tüm bu olduklarıyla ömrünü milletinin, vatanının istiklaline adadı. Ki istikbal, imansız kalmasın, hakikatini yitirmesin.

Onun bu uğraşının bir simgesi de İstiklal Marşı’dır. Korkma! diye başlar milli marşımız. Mehmet Akif’in bu kelimeyi, Peygamber Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında sığındığı Sevr Mağarası’nda, yoldaşı Hz. Ebubekir’in endişelenmesi üzerine söylediği teselli cümlesi olan, “Korkma ey Ebu Bekir, Allah bizimledir!” cümlesinden ilham aldığı söylenir. Yüreği bu ilham ile yoğrulduktan sonra ise diğer kıtalar oluşmuştur. Ve korkma dedikten sonra, her kıtası haykırır adeta; “Allah bizimledir!”

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması hiç kolay olmadı. Maddi, manevi tüm çabalar sonuç verdi ve millet istiklaline kavuştu. Bunun ardından, bağımsız vatan topraklarında siyasi çekişmelerin ortasında buldu kendini Akif. Bunun yanında, ailesini geçindiremez, ekmek parası kazanamaz, yaşamını sürdüremez hale geldi.

Mehmet Akif, Abbas Halim Paşanın daveti üzerine Mısır’a gitti. Önceleri gidip gelse de 1926 yılındaki gidişinden sonra 10 yıl, “Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.” dediği vatanına dönememiştir.

Kahire’deki “Câmi-ül Mısriyye” adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif maddeten sıkıntılı bir hayat yaşadı. Manen ise gurbet acısıyla geçirdi günlerini.
Belki de inkisar yaşadı, sırtından vurulmanın hayal kırıklığını hissetti, vatanı için mücadele etmesinin ardından gördüğü muameleleri hak etmediğini bilerek yaşadı. Ama tüm bunlara rağmen o, vatanına ve milletine sırtını dönmedi. Ve onun vatanı ve milleti için, yaptığı son bir uğraşı vardı. Mısır’a gitmeden önce başladığı Kuran-ı Kerim meali çalışması. Bunun üzerinde 6-7 yıl çalışmış ancak ülkesinden gelen bazı haberler, mealinin din dışı uygulamalarda kullanılacağı ihtimalini ortaya çıkartmıştır.

“Camilerde Kuran-ı Kerim, orijinal şekliyle okunmayacak, onun yerine mealiyle okunacak” diye bir söylenti ortaya çıkınca Akif ürpermiştir. Çünkü o günlerde, ezan Türkçeleştirilmiş, namazı Türkçe kıldırma ve buna benzer bazı uygulamalar başlamıştır. Akif, milletinin onun mealini tercih ederek okuyacağından endişe duyarak mealinin yaktırılmasını istemiştir. Bu konu için “Ben bunun vebalini kaldıramam” demiştir.

Akif, 1936 yılına gelindiğinde rahatsızlandı. Hava değişimi için önce Lübnan’a sonrasında ise Antakya’ya gitti. Ancak hastalığının ilerlemesi üzerine 1936 yılının haziran ayında İstanbul’a gelerek tedaviye burada devam etti. Takvimler, 27 Aralık 1936 tarihini gösterdiğinde ise Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede, 63 yaşında hayatını kaybetti. Gazeteler ertesi gün Akif’in vefat haberini verdi. Ancak cenaze için resmi bir tören düzenlenmedi. Ve Akif’in cenazesi sıradan bir insanın cenazesiymiş gibi çıplak bir tabutla Beyazıt Cami’nin musallasına getirildi. Cenaze törenine katılan Mithat Cemal Kuntay, Beyazıd meydanındaki dakikaları şöyle anlatıyor: “Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü, biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fukara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi şimdi tanımıştım.”

Milletinin sahip çıktığı Milli Şair’e her ne kadar resmi bir tören yapılmamış olsa da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı mezarlığına kadar taşıdı.

“Ne yâre yaradı cismim ne bana, bilmem hiç! İlâhî ben bu bir avuç türâbı neyleyeyim?” diyen Akif’in cenazesi sırasında üniversiteli bir kızın şöyle diyerek ağladığı söylenir: “Ey Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı şehitleri, sizi yazan Akif geliyor.”

Süleyman Nazif, Akif’in Çanakkale Şehitlerine şiirini okuyunca “Allah’ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var” demiş. İşte onlardandı Akif. Her şeye rağmen öyle yaşadı ve öldü.

Ona hak ettiği uğurlamayı vermemekten, bunun vebalini kaldıramamaktan korkanlar tarafından da uğurlandı. Biz, uğurlayamadık onu. Bize onu anmak nasip oldu. Hak ettiği gibi analım daima onu. Ki “Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!” duasına Amin diyecek bir yüzümüz ve “Ben İstiklal Marşı’nı milletimin kalbine gömdüm” demesine layık bir kalbimiz olsun.

Allah rahmet eylesin…

1992 İstanbul doğumluyum. Doğduğum ve yaşadığım bu şehre sevdalıyım. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü hayatımda, fikir ve ilim dünyamda en güzel etkileri olan Sakarya'da okudum. Söylediğim ya da söyleyemediğim her şeyi yazılara dökme fikri de Sakarya'da ortaya çıktı. 2015'ten beri yazma serüveninde yol alıyorum naçizane. Yazarak yaşayanlardan, hislerini kağıtlara dökerek nefes alanlardan, sessizliğini satır aralarında bozan, haykırışını harflerde yatıştıranlardanım. Kısacası hayatını yazdığı yerden başlatanlardanım...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.