Estet Bir Sanatkâr: Ahmet Hamdi Tanpınar

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Mukaddime

1901’de hayata merhaba diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1962 senesinde dünyadaki misafirliği son buldu. Bu yaşadığı altmış bir seneye birçok eser sığdırdı. Başta roman, hikaye ve şiir olmak üzere edebiyatın bir çok türünde eserler kaleme aldı.Ama bu vermiş olduğu eserler çok fazla dikkat çekmemiş, tabir yerindeyse “sükut suikastine” uğramıştır. Tanpınar’ın önemi daha sonraları anlaşılmıştır ama ona bunu görmek nasip olmamıştır.

Yaşadığı dönemde estet kelimesinin hakkını veren bir sanatkar Ahmet Hamdi Tanpınar. Resim, musiki, mimari, tarih ve coğrafyayı sanatını beslemek için kullanan bir edebiyatçı. Doğu batı sentezini son derece iyi yapan bir aydınımız. Itri’den beslenirken Dede Efendi’den ilham alan ve Beethoven’i de ihmal etmeyen bir münevver. Tanpınar batıya saf bir hayranlıkla bakmaz. Onun üzerine düşünür, sorgular kültür ve sanatı ön plana çıkarır. Bunları yaparken de kendi medeniyetini ihmal etmez. Batıdan aldıklarıyla kendi medeniyet unsurlarını mukayese eder, bir süzgeçten geçirir ve senteze gider. Tanpınar Fransızcayı çok iyi bildiği için batının kapıları Fransa tarafından açılmıştır.

Gençliğinde hep Fransa’ya gitmek istemiş fakat gitmek ömrünün sonlarına doğru nasip olmuştur.

Mazi-Hâl-İstikbal

Tarih Tanpınar’ın eserlerini zenginleştiren bir kaynaktır. Tarihi olayları epik değil de, estetik bir bakış açısıyla inceler. Böylelikle bu tarihi olaylar okurun karşısına bir sanat tablosu olarak gelir. “Meseleleri hep mazi-hâl-istikbal bağlamında ele alır ve yorumlar.” Beş şehir eseri buna en güzel örneklerden sadece biridir.

Tanpınar için mazinin yeri ayrıdır. Kaliteli bir geleceğin ancak geçmişe bakarak kurulacağını söyler. İnsan bir köke bağlı olduğunu hissetmesi lazımdır. Ona göre köksüz şeyler daima savrulur, havada kalır. “Köksüz şeyler daima yüzer, daima beyhude yere bir karşı sahil arar.” ifadesi bunun en güzel delilidir.

Tanpınar sanat eseriyle alakalı çok güzel bir tesbiti vadır. Ona göre Sanatçı eserinde neyi murat ederse etsin bu eserden çıkarımda bulunmak birazda izleyicinin ya da okuyucunun çıkarımlarına bağlıdır. Bu çıkarımsa izleyenleri ya da okuyanların geçmiş birikimiyle alakalıdır.

İşte Tanpınar’da karşılaştığı eserlerde bunu yapmaya çalışmıştır. Yani sanat eserinin kendini sevk edeceği düşüncelerin peşindedir.

Sanatların Sanatı

Tanpınar’ın eserlerinde musıkinin önemli bir yeri vardır. Eserlerini yazarken Doğu ve Batı musikisi bir aradadır. Tanpınar musikiyi “sanatların sanatı” olarak tanımlar ve kendi estetiğindeki yerini şöyle ifade eder: “Kendi estetiğimde kurduğum en mühim unsur musikiden gelir” der. Paris’te bir müzisyenin çaldığı trajik bir armonika ona Anadolu’nun sesi Aşık veysel’i hatırlatır.

Tanpınar’a göre bütün Şark Dede Efendi’nin musikisinde gizlidir. Bunu anlayabilmek için onunla aniden karşılaşıp ve musikinin yolunda yeniden uyanmak gerekir. Dede’nin sanatında coğrafya ve musiki etkileşimi vardır. Onun musikisinde İstanbul ve Boğaziçi tesiri hissedilir.

Tanpınar bir eleştirmen olarak ve aynı zamanda edebiyat tarihçisi olarak sese önem vermiş, kendi romanlarında da bazen direkt bazen de dolaylı yoldan sesi irdelemiştir. Ona göre ses insanın ön yüzüdür, ön kimliğidir.

Ses konusunda Dede Efendi’yi över ve sonra şunu söyler: “Dede, adeta insan sesine istiklâlini vermiştir.” Tanpınar yazılarında insan sesini ”musikimizin dehası ve heyecanlarımızın kendisi“ olarak nitelendirmiştir. Ve başka bir yazısında ses için şöyle der:

”Sesten çok bahsettim; çünkü insan birazda sestir. Sesimiz nabzımızla beraber değişir. Alelâde konuşma anında bile – eğer çok umumi bir şeyden bahsetmiyorsak-sesimiz daima değişir. Hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir” der.

Tanpınar ses konusunda başta hocası Yahya Kemal’den ve sonra da Paul Valery’den etkilenmiştir. Yahya Kemal’in ses konusundaki hassasiyetini ilgilileri bilir. Fakat Valery’nin de şu sözü önemlidir: ‘’Ses olmasa edebiyat da olmazdı. Klâsiğe biçim veren: ses. Seste bütün insan vücudu var, düşünceyi dengeye kavuşturan o.” Bu sözler Tanpınar’ı da şiddetli bir şekilde etkilemiştir.

Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı

Mimari de Tanpınar’ın eserlerinde önemli bir yere sahiptir. O şehirlerin şifresini şehirler üzerinden çözer.

Hocası Yahya Kemal’le yaptığı İstanbul gezintileri onun bu yönüne epeyce katkı sağlamıştır. Tanpınar Paris’te gittiği Notre-Dame’a hayran olmuştur. Bu hayranlığını şöyle dile getirir: “Taşa nakşedilmiş nesiller rüyası…”

Yine mimari ile alakalı Beş Şehir’de geçen şu ifadesi çok önemlidir: ”Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.

Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder.”

Tanpınar’a göre yeni cami güzelliği, ”planından ziyade teferruatındaki mükemmellikte, şehrin bir sahilinde henüz karaya yaklaşmış masal gemisi duruşunda” bulur.

Tanpınar camileri dindeki estetiğin taşa nakşedilmesi olarak yorumlar. Mimar bir yandan düşüncelerini sanatına aktarırken bir yandan da dini yapılardaki estetiği götürebildiği kadar ileri götürmüştür.

Tanpınar’a göre sanat eserleri meydana geldikleri dönemin atmosferini canlandırırlar. Süleymaniye’den bahsederken Bâki’yi söz konusu eder. Bâki’nin sese hakimiyetinde Mimar Sinan’ın tesirini araştırır.

Murat Koç ‘Ahmet Hamdi Tanpınar Araştırmaları’ isimli eserinde şöyle der: “Tanpınar eserlerinde üç şeyin peşindedir: Tarih, sanat ve bu ikisiyle bağlantılı olarak ferdin hem sosyal hem de bireysel manada yaşadıkları…” Tanpınar tarihi şahsiyetleri hep romancı kimliğiyle ele alır. Onun bakışında hep estet yan ağır basar. Tarihi önemli olayların arkasında ferdin macerası, heyecanı ve hüzünlerini arar.

Tanpınar’da Tasavvufun Misyonu

Tanpınar’a göre Anadolu’nun manevi manevi atmosferinin çizilmesinde Geyikli Baba’dan itibaren Hz. Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Karaca Ahmet, Yahya Efendi, Sümbül Sinan Efendi ve Aziz Mahmut Hüdai hazretleri önemli rol oynamışlardır. Anadolu’da şehit düşenleriyse bu toprakların tapu senedi olarak nitelendirir.

Bu Allah dostları Anadolu’ya bir misyonla gelmişlerdir. Örneğin Mevlana hazretleri Anadolu’ya geldiğinde toplumun meselelerini çözmeyi kendine dert edinmiştir. Bundan dolayı Tanpınar Hz. Mevlâna’nın (k.s) şiirlerini “Batmakta olan bir gemiden yükselen son dua” şeklinde niteler.

Tanpınar’a göre İlk Türk sufilerinin dini farklı yorumlamalarından ziyade, topluma getirdikleri nizam üzerinde durur. Türklerin yeni bir dine geçişinde ve Anadolu’ya gelip kök salmalarında sufilerin çok büyük etkileri olmuştur. Onlar bu işlevleriyle Anadolu’da muhteşem bir bahar havası estirmişler, sosyal nizamı sağlamışlardır.

Şiirlerimde kendimi, romanlarımda etrafımı anlattım

Tanpınar “şiirlerimde kendimi romanlarımda etrafımı anlattım” der. Tüm roman karakterlerinde Tanpınar’dan bir iz vardır. Öğrencisi Mehmet Kaplan anlatıyor:

“Yine Türkiyat’ta uykusuzluğundan, rüzgarlardan, yukarısında tepinen komşularından bahsediyor, nükteler, komiklikler yapıyordu. Gençlerden biri “kendinizle çok alakadar oluyorsunuz dedi. Hamdi Beyi daima olduğu üzere derhal komiği buldu: “Daha enteresan bir mevzu bulun da onun üzerine konuşalım” diye nükteli bir cevap verdi.”

Peki Tanpınar nerelerde direkt kendinden bahsetmiştir? Antalyalı Genç’e Mektup’ta, Varlık Dergisine verdiği bir röportajda ve tabi Günlükler’de kendisinden samimi ve şeffaf bir şekilde bahsetmiştir.

Tanpınar hayatındaki mahrumiyetleri ve mahkumiyetleri estetikle ve sanatla gidermeye çalışmıştır. Bu da onun roman dünyasının oluşturmuştur. Şiirlerinde iç dünyasını anlatırken romanlarında dış dünyayı anlatmıştır

Tanpınar’ın roman anlayışı fertle cemiyeti birlikte alma esasına dayanır. Yani bir fert şahsi hayatıyla, çıkmazlarıyla, ıstıraplarıyla, aşklarıyla olduğu kadar cemiyet içerisindeki yeriyle de romana girmelidir. Huzur’un İhsan, mümtaz ve Nuran’ı Türk kültürünü, sanatını ve zekini yansıtır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal ve Halit Ayarcı’sı kültürdeki yozlaşmayı, seviyesizleşmeyi ve bozgunu ifade eder.

Yeni, Güzel ve Modern Ayrımı

Tanpınar yeni ve güzel farklı şeylerdir. Şimdiye kadar yeni olana hep güzel gözüyle bakılmıştır fakat Tanpınar öyle bakmaz. Ona göre her yeni güzel değildir. Tanpınar’a göre yeninin sonu yoktur. Her yeni eskir ama güzel her zaman güzeldir. Bununla alakalı şunları söyler: ”…Yeninin daha yenisi, daha yenisi vardır. Çünkü yeni gündeliktir ve en sahih manasında maziye benzer, yani daha fomüle edilmeden eskiyebilir. Halbuki güzelin değişmesi için insanlığın gömlek değiştirmesi, bütün had ve kıymetlerinin alt-üst olması gerekir.” Bir başka sözünde Tanpınar “Güzel ve çirkinlik diye bir ayrılık olabilir. Bence güzel daima yenidir.” der.

Tanpınar moderne iltifat etmez. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ağır bir şekilde moderni eleştirir. Hayatımızdaki ölçeği kayan güzelin katilide ona göre ”modern trajedi”dir. Modern sanatın kapitalist çağ içinde oluştuğu için modern sanatçıların bir kusuru da zaaflarıdır der. Tanpınar’ın moderne olan eleştirisi eserlerine yansır.

Abidelerin İstanbul’u

İstanbul Tanpınar’da ayrı bir yere sahiptir. İstanbul’un tarihi, coğrafyası ve tarihi şahsiyetleri onun eserlerine büyük katkılar sağlar. Sur içi Tanpınar’da “abidelerin İstanbul’u”dur. Mimari eserleri ile, fetih hatıralarıyla Sur içi Tanpınar’ın eserlerine katkı sağlamaktadır.

Boğaziçi ise peyzajı ve deniziyle yine osmanlı’nın zevkini giyinen bir mekandır Tanpınar’a göre. Bir kadının güzel olabilmesinin şartı Boğaziçi’nde yetişmesidir. Beyazıt ve Kapalıçarşı camileri, çarşıları ve küçük işletmeleriyle hem maddi hem de estetik yönden mühim bir kültürel birikmeyle onun eserlerine yansır. Yine Tanpınar’a göre Beyoğlu-Taksim-Şişli insanımızın yalnız ve çıplak tarafıdır. Bu yerler ona göre bazen tehdit edici bir hava da estirebilirler. Üsküdar’sa yazarımıza göre tam uhrevi ve manevi mekandır.

Tanpınar için İstanbul ve Paris ayrı bir öneme sahiptir.

“bir rüyanın ortasındayım
iki sevgilim Paris ve İstanbul”

Dizeleri bunun en güzel göstergelerinden biridir. Peki Tanpınar neden gençliğinde Paris’e çok gitmek istemiştir? Murat Koç şöyle sıralar:

“Paris’in kültür, sanat ve fikir merkezi olması, resim başta olmak üzere türlü sanatlara dair akımları ve örnekleri bünyesinde toplamasıdı.

Paris Tanpınar’ın yazarlık macerasını besleyen dört ünlü ismin yaşadığı şehirdir. Bu isimler: Hugo, Baudelaire, Mallarme ve Valery’dir

Yahya kemal’in Paris’e dair hatıra ve dikkatleri…

Küçük yaştan itibaren öğrendiği Fransızca sebebiyle, Fransın kültürü Tanpınar’ın önemli beslenme kaynaklarından biridir.”

Paris’e gitmeyi çok isteyen Tanpınar ömrünün sonuna doğru dört defa gidebilmiştir. Kendiside ‘yirmi sene evvel gelmem yere şimdi geliyorum’ diye de hayıflanmıştır.

Şiirleri Üç Döneme Ayrılan Şair

Öğrencisi Mehmet Kaplan Tanpınar’ın üç kısıma ayırır:

“Tanpınar’ın şiirlerini: 1.Asıl şahsiyeti teşekkül etmeden önce yazdığı Dergâh, Milli Mecmua, ve Hayat mecmualarında neşrettiği ilk gençlik şiirleri; 2. Şiirler kitabında topladığı olgunluk devrine ait klasik şekilde yazılmış şiirler; 3. 1949 yılından itibaren yayımladığı ve ayrı bir kitap halinde bastırmayı düşündüğü şiirler olmak üzere üç kısma ayırabiliriz.”

Tanpınar fikir ve sanat konusunda etkilendiği hocası Yahya Kemal’den çok etkilenmediğini dile getirir. O daha çok bir sembolist şair olan Ahmet Haşim’den etkilenmiştir. Daha sonraları Paul Valery’yi tanıdıktan sonra onun da tesirleri görülür.

Şiir de Yahya Kemal’in tesirlerinin görülmemesinin sebebiyse o dönemlerde Yahya Kemal yazmıyor, daha çok konuşuyordu. Tanpınar‘ın ilk gençlik yıllarında yazmış olduğu şiirlerde hüzün ve melankoli hakimdir.

Bunun sebebi Haşim ve santimental şiir akımı kadar, annesinin vefatıydı. Dergâh’ta yayınlanan “Annem için” şiirinde bunu görürüz.

Mehmet Kaplan Tanpınar’ın ikinci dönem şiirleri için şunları söyler:

“Tanpınar ikinci devrede yazmış olduğu şiirlerde, duyuş tarzının değişmesiyle bambaşka bir şekle girer.

Bu devirde o yıkılmış, eski ve karanlık sarayın yerini sevgili hayaliyle birleşen bir saray imajı alır.”

Tanpınar’ın Kazandırdıkları

Son olarak bakın Mehmet Samsakçı “Tanpınar Olmasaydı Nelerden Mahrum Kalırdık” makalesinde ne diyor özetleyerek bakalım:

“Tanpınar cümlesi ve Tanpınar Türkçesi…

Tanpınar gelmeseydi, klasik Türk şiirinin doğasını, eski şairlerin kim oldukları ve dediklerini, niçin büyük ve klasik olduklarını kavrayamayacaktık… Tanpınar gelmeseydi Yahya Kemal’e dair bildiklerimiz az ve eksik olacaktı…

Tanpınar olmasaydı aşkın, dostluğun, erdemin, insan mesuliyetinin ne anlama geldiğini tam bilemeyecek, bütün zenginliği ve kabiliyetiyle Türkçe’nin insani durum ve tutumlarını ifadedeki gücünü ve kabiliyetini göremeyecektik.’’

KAYNAKÇA

  • Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası 
  • Mehmet Samsakçı, Tanpınar’ın Eşiğinde 
  • Murat Koç, Ahmet Hamdi Tanpınar Araştırmaları

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir