Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Eşrefoğlu’nun Huzuruna Ayaklarımdan Evvel Gidiyor İdi Yüreğim…

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

“Bu nefis dedikleri, süt emen bir çocuğa benzer. Verirsen emer. Bu sütü kesip onun yerine başka bir güzel gıda verirsen onunla gıdalanır. Onda karar kılıp kanaât eder.”

Müzekki’nNüfûs / Eşrefzâde Abdullah Rûmî (k.s)

Eşrefoğlu Rûmî’yi bir mecliste, yaşı büyüklerin ‘sen daha hızlı okursun’ diye elime tutuşturdukları Müzekki’n-Nüfûs isimli eseri ile tanımış idim.

Efendim, körler ve câhiller kabul etmeseler de Rahmân’ın ârifleri var. İşte bu âriflerden birisidir Eşrefoğlu Abdullah Rûmî… İznik’in, Bursa’nın ve Anadolu’nun kandili, Anadolu’yu ayakta tutan temel direğidir hazret… Bu yazımı Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri’nin merkâdına, Allah’ın lütfu keremi ile yaptığım ziyareti anlatmaya ayırdım. Biz, böyle hayırlı fiilleri kendi çabamızla işlemediğimize, Rahman tarafından yolumuzun çevrildiğine inanırız..

Zîrâ nefis hep yanlışı, kötülüğü emreder. Bizim içimizde Hazret’in huzuruna varmak meyli var ise, hakikatte bu meyli yüreğimizde halk eden Hz. Allah’tır, buna inanırız biz.

Nazan Bekiroğlu kitabında diyor ya: “Sen öyle çağırmasan, ben böyle gelmezdim” Biz bu sözü Eşrefoğlu Hazretleri ziyaretimiz için şöyle tebdil ettik:
“Hazret-i Allah bizi oraya nasib etmese idi, Eşrefoğlu Efendimiz bizi huzuruna çağırmasa idi, bizim yolumuz ayaklarının dibinden geçse bile varamaz idik.”

Eşrefoğlu Hazretleri kimdir?

Anadolu’nun kandili, Anadolu’yu ayakta tutan temel direklerden biri dediğimiz, adını anmakla dilimizin, dudağımızın; adını yazmakla kalemimizin, kağıdımızın bereketlendiği Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, Bursa’nın İznik ilçesinde doğmuş. Eşrefoğlu Hazretleri’nin asıl ismi Abdullah, babasının ismi Eşref’tir. Babasının ismi ile meşhûr olduğu için ‘Eşrefoğlu, Eşrefzâde’ denmektedir.

Babasının terbiyesinde büyüyen Eşrefzâde Abdullah, İznik’te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders alarak zâhirî ilimlerde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa’da, Padişah Çelebi Mehmed’in medresesinde tefsir, hadis ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa’da müderrislik yapan Alâeddin Ali hazretlerinin yardımcısı oldu ve Çelebi Mehmed Han Medresesi’nde ders veren Eşrefoğlu Rûmî, kendini tasavvuf yoluna muhtaç hissetti ve nefsini terbiye etmek için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir mürşid-i kâmil bulmanın şart olduğunu düşünerek kitaplarını dağıttı ve Bursa’da Emir Sultan’ın huzuruna giderek müridi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emir Sultan, Abdullah’ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce onu, Ankara’ya, büyük veli Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderdi.

Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Veli’ye tam teslim oldu.

Mürşidi de Abdullah’taki kabiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazifeler verdi. Eşrefoğlu, Mürşidi Hacı Bayram-ı Velî’ye on bir sene hizmet etti. Bu on bir senede mürşidinin: Üstâdın huzurunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır.” sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suallere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pek çok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden şikâyette bulunmadı. Bu sabrı, mürşidine karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine Hacı Bayram-ı Velî, kızı Hayrü’nnisâ’yı ona nikâhladı. Bir müddet daha hizmete devam eden Eşrefoğlu, şeyhinin izni ile İznik’e gitti. Orada kendi iç âlemiyle baş başa kaldı lâkin şeyhinden ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve Ankara’ya döndü. Hacı Bayram-ı Velî damadını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik’e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara’ya gelmesini emretti. İznik’e gidip geldikten sonra şeyhi: “Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî’nin huzuruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz.” buyurdu. Bu emir ile hanımını ve kızı Züleyhâ’yı alarak ve şeyhi Hacı Bayram-ı Velî ile vedalaşarak günlerce süren zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama’ya vardı.

Şeyhi Hüseyin Hamevî, ilâhî ilham ile Eşrefzâde’nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine: “Bugün Anadolu’dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız.” buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, şeyhlerinin söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından içeri alındı. Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesini öncelikle, kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu, Hama’da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah’a ziyâde teveccühlerde bulundu.

Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu’nu hareketsiz görünce, öldü zannedip telaşlandı ve durumu şeyhine bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah-ı Rûmî, kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük vecd hâli ile kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir hâlde görüldü. Kendisini başka âlemleri seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında: “Sultanım bize kıydınız!” diyerek gözlerini açtı. Kırk günlük imtihânı başarıyla veren Eşrefzâde, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî’nin halîfesi olarak Anadolu’da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazifelendirildi. Hazret, Anadolu’ya Kâdiriyye Tarikatı’nı taşıyan zâttır. Bu yüzden Anadolu Kâdîrileri, Eşrefoğlu için ‘Pîr’-i Sânî’ yani ‘ikinci pîr’ derler. Şeyhi: “Halk senin zahirine de bakar. Onun için kıyafetini düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy.” buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek: “Şeyhimin verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir.” dedi.

Hüseyin Hamevî, halifesini Anadolu’ya uğurladıktan sonra, arkasından baktı ve: “Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı.” buyurdu. Hama’dan Ankara’ya giden Eşreoğlu Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yanında bir müddet kaldıktan sonra İznik’e gitti. İznik’te ilk talebesi olan köylü onun için bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, kalp hastalıklarından kurtarmaya ve Kâdirî yolunu yaymak için çalıştı. Ömrü bu gayret ile geçen Hazret-i Eşrefzâde, 1484’te vefat ettiğinde İznik’teki dergâhına defnedildi. Bize, Hazret’in ‘Müzekki’n-Nüfûs’ eseri vesilesi ile tanıtıldığını söylemiş idim. Eseri okuyunca hazretin hayatını, eserlerini araştırmaya başladım.

Eşrefoğlu’nun Hama’da tabiî tutulduğu halvetten çıkarılınca vecd ile: “Sultanım bize kıydınız!” demesi bende pek büyük bir te’sir uyandırmış idi.

O gün, bugündür Eşrefoğlu Hazretleri’nden ayrılmamıştır gönlüm. Hâ-kezâ merkâdını ziyaret etmek de her ân gönlümde durur idi.

Eşrefoğlu’nun huzuruna ayaklarımdan evvel gidiyor idi yüreğim…
Ağustos’un son günlerinde ailemle Yalova’dan dönüyor idik. Dönüş yolunda evimden ziyâde Mübârek’in yanına varmak arzusu kaplamış idi her yanımı. Rahman’ın izni ile huzuruna varmak üzere aracımızın yönünü İznik’e çevirdik. Gele gele İznik’te bir pazara geldik ve araçla gidilecek yol bitti. Araçtan indik, birkaç metre yürüdük. Yüreğimin heyecandan, vuslat arzusundan körük gibi inip kalkması ve hızla atması, ayaklarımın taş zemine basarken çıkardığı sesi bastırıyordu âdetâ. Yüreğim, ayaklarımdan önde gidiyordu resmen. Bir yandan da

korkuyor idim; bu bir rüyâ ise diye…

Nitekim başımı kaldırdığımda gördüm ki; Eşrefzâde Câmiî”ne gelmişim. O ânda ayakkabılarımı çıkarıp, yalınayak yürümek istedim huzuruna Eşrefoğlu Hazretleri’nin… Haziresine girip kendimi Hazret’in sandukasına cansız bir vaziyette bırakmayı arzuladım. Bir yandan inanamayışım, ayaklarının dibinde de devam ediyor idi. Çocuklar gibi şen idim bir yandan da. Göğe bakıyor idim, câmiîne bakıyor idim. Sandukasına, sandukasındaki tâca bakıyor idim. Yerimiz, yerinden yüzlerce kilometre uzaklıkta idi lâkin O’nun yerine vardığımda sanki bir evladın, babasına vardığındaki heyecanlı süruru içtim kana kana… Sanki çocuğu idim de bedenimi kollarına bırakmak istercesine sandukasına sarılmak geldi içimden. “Rabbim!” dedim, “Sen ne büyüksün ne güzelsin! Dostların ne güzel, dostlarını sevmek, dostlarının huzurunda olmak ne güzel!”

İç sesimle kendimi tanıttım:

“Ya Eşrefoğlu Sultan’ım! Ben âciz bir kulum. Yıllardır size gelmek, sizi ziyâret etmek diler idim. Bugün beni çağırdınız, huzurunuza kabul ettiniz.

Ben Abdullah Fârûkî’nin evlâdıyım, sizin de evlâdınızım” diyerek içimi döktüm. Müzekki’n-Nüfûs’u okumuş idim. Okuduğum bölümde bitirme tezim de bu esere tevâfuk etmiş idi. Hazrete yabancılığım yok idi, huzuruna varmadan evvel de hissim Sultan’a yakınlık, ‘evladlık’ derecesinde idi, ilâhi lütuf ile. Hazret’in eserinden okuduğum satırlar ve inşâd ettiği şiirleri zihnimden geçiyor idi birer birer:

“Ben Dost hevasına düştüm
Özge heva neme gerek
Başımda Dost sevdası var
Dahi sevda neme gerek
(…)
Ben Dost yolunda nakdümü
Hep oynayıp öldürmüşem
Çün gitti külli varlığım
Havf-u reca neme gerek
(…)
Ben Dost ile peymânımı
Elest’den ön berkitmişem
Ben Dost’u ıyan görmüşem
Hayal-u rüya neme gerek
(…)”

“Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk

(…)

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Bâşını âna tutmaktır adı aşk”

“(…)
İnkâr eden ol eri
Mürşid eder şeytanı
Aslı dürür Geylânî
Pirim Abdülkadir’in

Hak katında uludur
İki cihan doludur
Eşrefoğlu kuludur
Pirim Abdülkadir’in
(…)”

Sultanın huzurunda bilmem kaç zaman kaldım. Kimse ile konuşmadım, Sadece eserinde geçen o ilk cümleyi okuduğumdan bu zamâna kadar sultanımla ilgili hatırlayabildiğim münâsebetlerimi yâd ettim. Eserlerde okuduğum kerametlerini, hikmetlerini hatırladım, hamd ettim Rahmân’a ki; bizi onun ve velilerin ayaklarının dibinden ayırmadı.

Bizi dünyada onlarla tanış etti ve dâr-ı ukbâda da onlarla haşr etmesi için tazarruda bulundum. Gitme vaktimiz gelmiş idi. İşte şimdi rü’yâdan uyanıyor idim. Gitme vakti geldiğinde ve sırtımı hazrete dönmeksizin çıkarken, Hazret’in, şeyhi Hüseyin Hamevî’ye söylediği ve okuduğumdan beridir zihnimde, çakılı duran o söz döküldü dudaklarımdan: “Sultanım bize kıydınız!”

Sultanım Eşrefoğlu’na!
“Biz sizi tanımaz bir âdem idik bir diyarda
Tanıttılar…
Biz sizi okumaz bir câhil idik bir zamanda
Okuttular…
Biz size yetişememiş bir fâni idik bu dünyada
Ayaklarınızın dibine attılar…
Biz sizin hasretinizle yandık, gelmeyi diledik merkâdınıza
Ayaklarımızdan evvel yüreğimizi vardırdılar…
Sultanımız, bizi hasretinizle attınız od’un bağrına
Sultânım bizi de dâhil eyleyiverin bendegânınıza,
İşte dünyada ve ukbâda, her iki cihânda
‘bizimdir’ deyin evlâdınız hakkında…”

Yararlanılan kaynaklar: Müzekki’nNüfûs/Eşrefoğlu Rûmî, Semerkand Yayınları, 2011
Evliyalar Ansiklopedisi, 6.
cild, Türkiye Gazetesi Yayınları, 1992
Eşrefoğlu Rûmî Divânı

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.