Ekolojizm Nedir?

İnsanın doğa ile ilişkisi ve buna dair düşünceler, kuşkusuz, insanlık tarihi kadar eskidir. İlkin eksikliklerinden sıyrılma zaruretiyle karşılaşan insan vahşi doğa karşısında yaşama mücadelesi vermek durumunda kalmıştır. Bu mücadeleyi, çıplak yaşam(1) muvacehesinde zekasını kullanmak suretiyle -barınma, giyinme ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için- teknikler geliştirerek, doğayı olabildiğince kontrol altına almaya çalışarak aşmaya uğraşmıştır. Ancak modern dönemlere kadar bu kontrolün sınırlı olduğu söylenmelidir; zira insan, doğa karşısındaki acziyetini her dönemde kabul etmek zorunda kalmış, toplumsal ve ekonomik düzenini bu realite üzerine inşa etmiştir.Modern döneme gelindiğinde, birçok şeyde olduğu gibi, insanın çevreyle olan ilişkisi de değişime uğramıştır. Varlığa bakıştaki dönüşümler maddi dünyaya yönelişi başkalaştırmış ve insan, kendisinde, doğa üzerinde tahakküm kurma hakkının ve gücünün bulunduğuna inanmıştır. Geçmiş dönemlerde sınırlı ve bölgesel düzeyde çevre problemleri yaşanmışsa da modern dönemin küresel etkilerle sonuçlanan sistematik sorunları karşısında bu etkiler masum sayılmalıdır. Çünkü halihazırda ekosistemin kendini yenileyebilme kapasitesi küçük çaptaki zararları telafi edilebilmiştir. Fakat modern döneme gelindiğinde insan, hem kendinin hem de doğanın sınırlarını aşmış, ekolojik dengeyi -belki de- geri dönüşü olmayacak bir biçimde tahrip etmiştir. Özellikle teknolojinin gelişmesiyle birlikte gerçekleşen endüstriyel devrimler ekosisteme büyük çapta zararlar vermiş ve bu doğrultuda çeşitli çevre hareketleri temayüz etmiştir.

Ekoloji ve Ekolojizm

İlk kez Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından kullanılan ekoloji kavramı, Yunanca oikos (yurt, yaşanılan yer) ve logia (bilim) kelimelerinin terkibinden oluşmaktadır. Organizmaların çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen ve biyolojinin bir alt dalı olarak ortaya çıkan ekoloji bilimi, canlıların bulundukları ortamla karşılıklı etkileşimlerini konu edinmektedir. Ekolojizm ise özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni toplumsal hareketlerin oluşumuyla birlikte ekoloji biliminin politik bir görüşe evrilmesiyle meydana gelen ideolojik yaklaşımdır. Bağlam olarak ortaklığı bulunan çeşitli toplumsal hareketlerle atbaşı ilerleyen ekolojizm, ekolojik barış, kadının toplumsal yaşamdaki rolü, eşitlik, yerel özerklik gibi çağdaş sosyolojik ve felsefi meselelerle de bağlantılıdır. Tanımını yapmak gerekirse ekolojizm kısaca şu şekilde özetlenebilir: Ekolojik kavramların ve önceliklerin politik ve ahlaki konulara uygulanmasına dayanan felsefe ve ideoloji.

Ekolojizm ve Çevreci Anlayışlar

Sanayileşmenin ve onun sonucu olarak şehirleşmenin artmasıyla çevre kirliliği küresel bir problem teşkil etmiştir. Bu etkilerin azaltılması ve çevrenin korunmasına yönelik örgütlenmeler 19. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmışsa da söz konusu sorunların ciddi boyutlar kazanmasıyla birlikte çevreci hareketler arasında da bölünmeler meydana gelmiştir. Bu noktada ekolojizm politik bir tutum olarak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da yükselişe geçmiştir. Ekolojizmi diğer çevreci yaklaşımlardan ayıran ve onu bir dünya görüşü haline getiren temel özellik toplumsal ve ekonomik sistemin radikal bir biçimde değiştirilmesine yönelik istektir. Ekolojizme göre çevreci hareketlerin kahir ekseriyeti mevcut siyasal ve ekonomik düzenin sürdürülebilmesi için revizyon taleplerinde bulunmakla yetinen muhafazakar hareketlerdir. Fabrika bacalarına filtre takılması, geri dönüşüm uygulamalarının yaygınlaştırılması, toplumun medya araçlarıyla bilinçlendirilmesi gibi geçici ve etkisiz yöntemler kullanmak, ekolojizm savunucularına göre, yetersiz ve hatta kasıtlıdır.Antroposentrik (insan merkezli) bakış açılarına, doğayı, insanı merkeze koymak suretiyle dışşallaştırdığı gerekçesiyle karşı çıkan ekolojik hareketler, doğa ve insan arasındaki ilişkinin doğa merkezli ve bütüncül bir biçimde ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Zira antroposentrik anlayış, kendini merkeze koymakla doğa üzerinde tahakküm kurmayı meşrulaştırmış olur; oysa doğa insanın evidir ve insan onu nesneleştirmek yerine onunla bütünleşmelidir. Bu noktada ekolojizm, insan ve doğa ilişkisini ahlaki sorumluluk çerçevesinde değerlendirir. Doğaya yönelimde esas etken salt fayda değil, gelecek nesilleri de göz önünde bulundurarak ekolojik dengeyi korumak olmalıdır. Dolayısıyla ekolojizmin amacı insan-doğa ilişkisini toplumsal ve siyasal düzleme taşımak ve kapitalist üretim tarzları karşısında toplumsal bilinç oluşturmaktır; zira gezegenin geleceği devletlerin ya da çok uluslu şirketlerin çıkarlarından daha elzemdir. Neticede ekolojizm, ekonomik büyümeyi öncelemek ve dünya üzerinde siyasi güç elde etmek isteyenlere karşın, kimyasal maddelerin bilinçsizce kullanımına, atıkların imhası konusundaki ihmallere, nükleer ve kimyasal silahların yol açtığı zararlara zemin oluşturan küresel sistemi köktenci bir biçimde değiştirmeyi hedeflemektedir.

Ekolojik Adaletsizlik

Belirtilmesi gereken bir diğer husus gezegeni tehdit eden mevcut düzenin berkitilmesini arzulayanların yarattığı küresel eşitsizliktir. Zira yukarıda sayılan çevresel zararlardan etkilenen insan nüfusunun büyük bölümü ekonomik gelişimini tamamlayamamış “geri” ülkelerdir. Dolayısıyla dünyadaki adaletsizlik yalnızca gelir paylaşımıyla ilgili değildir; dünyadaki adaletsizlik Kuzey-Güney, Doğu-Batı ayrımlarının derinleşmesi sonucunda ekolojik dengesizlikle de ilgilidir. Bu noktada Keele Üniversitesi’nden Brian Doherty’nin söyledikleri dikkate alınmalıdır: “Kuzeyli çevreciler tarafından hayati önemde görülen birçok fikir güneyden gelmiştir. Daralma ve yakınlaşma fikri, yani gelişmekte olan dünyanın büyümesi için Batı ekonomilerinin daralması gerektiği fikri veya çevresel borç, yani Batı’nın sanayileşmenin erken aşamalarında çevreye verdiği zarar nedeniyle dünyanın geri kalanına borçlu olduğu fikri bunlardan birkaç örnek. Bu tür fikirler hem kuzeyli hem de güneyli çevrecilerin birlikte çalışabileceği fikirler.” (2) Ekolojik sorumluluk yalnızca dünyanın belirli bölgelerindeki devletler ya da toplumlar için değil, bütün dünya ülkelerinin omuzlarına yüklenmelidir. Özellikle de insanlık adına karar alma yetkisini elinde bulunduran emperyalist devletlerin...

Sonuç

Ekolojizmin yeryüzündeki dengeyi sağlamaya yönelik düşünsel ve eylemsel faaliyetleri göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir; zira doğa ve insan ilişkisinin sağlıklı ve bütüncül bir şekilde ele alınması ihtiyacı gün geçtikçe artmaktadır. Bu bağlamda ekolojik dengeyi yeniden sağlama ve gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakma fikri anlam-değer dünyamızdaki yerini bulmalıdır. Bunun gerçekleşebilmesi ise fayda düzleminde kurulmuş olan politik, kültürel ve ekonomik dengelerin “varlığa sevgi” düzlemine taşınmasına, insanın ontolojik statüsünün sınırlarının hatırlanmasına ve varlığa yönelişin hakimiyet kurma ilişkisinden emanet bilinci seviyesine yükseltilmesine bağlıdır.Sorumluluk bilincinin uyuşuk bir kabullenişe dönüşmemesi dileğiyle Cemil Meriç’ten mülhem: “Dünyayı yaşanmaz bulanlar, dünyayı yaşanmazlaştıranlardır.”

“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer: 49)

KAYNAKÇA

1) Duralı, T. (2020). Felsefe-Bilim Nedir, İstanbul: Dergah Yayınları, s.11.

2) BBC Türkçe’nin hazırladığı “Siyasi Düşünce Tarihi” adlı video serisinin 12. bölümünden alıntılanmıştır. https://www.youtube.com/watch?v=S1MChXVKgGw&ab_channel=BarakAMedya , 14 May 2013

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Sezai Karakoç'un Ardından

İnsanın doğa ile ilişkisi ve buna dair düşünceler, kuşkusuz, insanlık tarihi kadar eskidir...

Gönül Dağı Dizisi ve Güneş Toplayan Adam Hikâyeleri

İnsanın doğa ile ilişkisi ve buna dair düşünceler, kuşkusuz, insanlık tarihi kadar eskidir...

Kokun Hatrına

İnsanın doğa ile ilişkisi ve buna dair düşünceler, kuşkusuz, insanlık tarihi kadar eskidir...