Duru Sular, Yeşil Çayırlar, Berrak Gök, Tatlı Tuz…

Sular duru, çayırlar yeşil, gök berrak, tuz tatlıydı. Tuz bile tatlıydı. Tuz bile…

Ne zamanki değirmen zamanı öğütmeye başladı önce tuz acılaştı, sonra sular bulandı, çayırlar sarardı, gök karardı.

Ki “bir değirmendi dünya” Zarifoğlu'nun güzel deyişiyle. Öğütür, inceltir, un ufak eder, eskitirdi hiç yılmadan yorulmadan.

İnsandaki hayret de bir yere kadardı. Hayret tükenir, zamanın öğütme/eskitme gücü tükenmezdi.

Hayret mola verir, alışır, kabullenir, normalleşir, tevekküle meyleder; hatta tazelenir, şevk verir, yeniden azalmaya dönerdi. Ama değirmenin öğütmesi hız kesmez, mola vermez, inişli çıkışlı akışlara meyletmezdi.

Değirmenler saç ağartmazdı, ama saç ağartan bir değirmendi bu dünya.

Hâlbuki dünya mı ağartırdı saçı, içindeki varlıkları eskiten o muydu?

Bu iş, zamanın işiydi. Hiçbir yerde görünmeyen, ama varlığını hiç unutmadığımız, varlıkların varlığını bilmemizin sebebi olan zaman…

Zaman uzadıkça, aktıkça, ilerledikçe, hep yenisi geldikçe dünya da öğütmeye/eskitmeye devam ediyordu içindekileri. Öyle çalışkandı işte, öyle sebatlı.

Bu öyle bir akıştı ki gelen gideni aratır oldu. Yeni gelen her gün, her sene, her asır, her çağ bir öncekine özlem duyan öykünmelere gebe kaldı. Gelenle geçen arasında öyle bir rekabet vardı ki gelen suçlu ve yoz, giden temiz ve masum sayıldı. Çünkü bütün suç zamanındı!

Peki işin aslı öyle midir sahiden?

Öyle değildir işte… Tekrarında bir sakınca yok; suçlu değildir zaman.

Dünyadaki bütün akıl çelici harikulade nimetlerin değerini kısa aralıklarla azaltabilmesine rağmen suçsuzdur.

Nebatat ve hayvanata ne demeli? Elbette hiçbir şey... İnsana hizmet eden her şey gibi onun da suçu bulunmamaktadır. Hem en değerli madenlerin de suçu yoktur. Her birinin varlığı ibretli bir cazibe taşırsa da herhangi bir ithama maruz bırakılamazlar.

Sonra göğün ne suçu olabilir? Bağrına dizdiği yıldızlarla da gecenin ağırlığını yaran güneşle de rahmete vesile bulutla da hemdemdir. Bir kere bile görevine ara vermemiştir. Hesabı sorulacak hiçbir şeyden mesul değildir.

Evet insan... o biraz suçludur.

Sonra insan... epey suçludur aslında.

Sonra çok suçlu olduğu, affı hak etmediği zamanları da olmuştur. Hatta suçta ibretlik bir kariyer yapmıştır tarih boyunca.

İnsan suçları, zaman gibi kesintisiz, sürekli bir akışa sahip değildir. Çünkü zaman dupduru bir su gibidir. Hiçbir engele takılmaz, hızında inişleri çıkışları olmaz. Gelgitleri, hezeyanları, heyecanları, acelecilikleri, ataleti, fren sistemi yoktur. Üstelik yokuştan yuvarlanırcasına gitmez. Hiç değişmeyen bir eğim üzerinden süzülerek mühürlendiği o son âna kadarki gidişini sürdürür.

Hâlbuki insan, zamandan dirhem ibret almamış gibidir. Suyu genelde bulanır, engellere takılır, inişli çıkışlı, gelli gitlidir. Hezeyanları, heyecanları, aceleciliği, miskinliği, ataleti vardır. Ha, bir de fren sistemi vardır ki o da sinir sistemine göre işler. Sinir sistemi sorunlu ya da sorumsuz olduğu her zaman ya freni patlatır bodoslama gider ya da frene ihtiyaç duymaksızın kalakalır.

Zaman ilahî emre amadedir.

İnsanın ilahî emirle arasını bulan, daha insan olmak için tek tutamağı olan ip ise genelde kesiktir.

Yeri gelmişken dönelim şu suçlara, suçlulara, suçsuzlara…

Bütün tabiat ve zaman daha yaradılış sürecinde aklandığına göre anlaşıldı ki olan biten bütün suç insandadır.

Yaradılışı pirüpaktır hâlbuki. Bütün varlığı ruhundaki öze, Yaradan’a sadık o en kıymetli cevhere kenetlenmiştir. O öyle bir cevherdir ki suç nedir bilmez, kabahat işlemez, mahlûkata yan gözle bakmaz, hiçbir şeyin canını yakmaz.

Ama insan unutkandır. Suçlarının en büyüğü de o cevheri unutmaktır.

O, zaman gibi, tabiat gibi amade değildir; bütünüyle azadedir. Tepeden tırnağa iradedir. Bu azadelik ve iradeyle yeryüzüne gelişi, amadeliğini bulmak içindir. Eğer isterse azadeliğinden tasarruf edebilir, iyiyi ve güzeli karşıtlarından ayırabilir, kendisine o cevheri bahşedene yeniden kavuşabilir. Çünkü o irade sahibidir.

Emirle arasındaki ip kesildiğinde iş değişir. Yıkıcı, parçalayıcı, örseleyici, yok edicidir o zaman. Önce bunların hepsini kendine, sonra yeryüzündeki her şeye yapar.

Doğuştan mahvedici değildir, hayat kurmaya maharetlidir. Fakat mahvetmeye meyillidir, mahvettikçe hayat kurma mahareti körelir.

Ve bütün mahvetmeleri işlenmiştir siciline.

Çünkü zaman bir gergeftir.

O gergefe hem gül, hem diken işlenir ve öylece mühürlenir.

Ve insan çok iyi bilir; gülleri de dikeni de gergefi de.

İşte o yüzden insan en kıdemli suçludur, bütün suçlarının kaydolduğunu bildiği hâlde dünyanın düzenini mahvetmektedir biteviye. Zarar verdiğini, yaraladığını bile bile hangi mahvedişten vazgeçebilmiştir ki…

Bütün suçlar zamana mühürlüdür. O mühürler ki zaman bitince kırılmak üzere emre amadedir.

Amadeliğe ahdedense mührünü zamanın sonu gelmeden kırar. Çünkü o iradedir. Çünkü onda hayat kurma mahareti vardır, kalp vardır. Kalp zamanla iyi anlaşır, ömür yettikçe ve irade istedikçe cilalanır. Amadeliğe ahdeden kalbinden anlaşılır.

Yeri gelmişken dönelim duru sulara, yeşil çayırlara, berrak göğe, tatlı tuza…

Evet, ne diyordu üstat?

Ve gördük ki;
mekân değildir,
zamandır önemli olan.
Ve lakin o da değildir,
eylemdir önemli olan.
Ve o dahi değildir kalp olmadıkça…
(Cahit Zarifoğlu)

Bu kadarla bitmiyor elbet. Bu “olma/olmama” üzerine söylenecek ne çok şey var… olur ya; başka bir sefere mühürlenmiştir.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Sular duru, çayırlar yeşil, gök berrak, tuz tatlıydı. Tuz bile tatlıydı. Tuz bile&hellip...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Sular duru, çayırlar yeşil, gök berrak, tuz tatlıydı. Tuz bile tatlıydı. Tuz bile&hellip...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Sular duru, çayırlar yeşil, gök berrak, tuz tatlıydı. Tuz bile tatlıydı. Tuz bile&hellip...