Sıradaki içerik:

Ömer Seyfettin’in Bomba İsimli Hikâyesi Üzerinden Hatırlatma

e
sv

Dursun Ali Tökel ile Hasbihâl

avatar

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Alınacak yol, varılacak menzil ile bitmez…

İslâm-Türk kültüründe büst, heykel adetleri olmadığı için mezar taşlarına bir takım izler bırakıyorlardı. Böylece nâmları ve hikâyeleri  sanat ile taşınıyordu. Bu adetten siz bahseder misiniz?

Eski Türklerde balbal adı verilen ve önemli şahsiyetlerin mezarları etrafında dizilen taşlardan bahsediyor olmalısınız. Kimine göre bu taşlar, ölen kahramanın sağlığında öldürdüğü kişiler sayısınca olurdu. Peki, bu kişiler birer taşla orada neyi temsil ediyordu? Hem mezarda yatan kişilerin kahramanlığını temsil ediyordu, hem de öte dünya ile ilgili bir takım inançları sembolize ediyordu. İnanca göre öte dünyada da bu kahramanın hizmete ihtiyacı vardı ve bu taşlarla temsil edilen kişiler, öteki dünyada bu mezarda yatan kahramanın hizmetçileri olacaktı.

İslamiyet’in kabulünden sonra bu uygulama sonlandırılmış olsa da aslında bugün “mezar taşı” dediğimiz yapıların o inançların farklı bir uzantısı olduğu anlaşılıyor.  Mezar taşı neden dikilir? Kişinin kim olduğunu belli etmek için mi? Şüphesiz sebebin sadece bu olduğu söylenemez; o taşlarda kişinin varlık zamanlarıyla ilgili böbürlenmeler, övünçler de var; kişiliğine, mesleğine, önemine ilişkin işaretler de taşıyor o taşlar; sadece bilgi olarak değil, taşların biçimi de aslında pek çok göndermeyi bünyesinde taşıyor.

Peki bütün bunlar ne için; balballar, mezar taşları, anıtlar, heykeller?.. İnsan, ölmek istemiyor, ölmemeye bir çare de bulamıyor ve kendince, o küçük aklınca yaşadığına dair işaretler bırakmak istiyor, sadece yaşadığına dair, ölümsüz olmak istediğine, ebediyen yaşayacağına dair de… Hani hep denir ya, “ölmedin, yüreğimizde yaşıyorsun!” o cümlenin bir mecaz olmasından çıkıp, gerçek olmasını arzuluyor insanoğlu. Yani bütün bunlar ölümsüzlük arzularımızın dışa vurumları, beyhude çırpınışlar…

Yazıtlardaki harf tasnifi alfabelerin özelliklerine göre mi yapılır yoksa kitabenin kullanım amacına göre mi? Bunun bir geleneği var mı?

Bu soru, yazıların bir zemin üzerine sağdan başlayarak mı, yoksa soldan başlayarak mı yazıldığı üzerine herhalde. Aslında ilk alfabeyi bulanlardan beri yazı, daima sağdan sola doğru yazılıyordu veya yukarıdan aşağıya doğru, en zoru da soldan sağa doğru yazmak ki insanın vücudu göz önüne alındığında hayli zorlayıcı bir eylem. Eğer kalem sol elinizde ise sorun yok, ama eğer kalem sağ elinizde ise soldan sağa yazmak hayli müşkül bir iştir. Bugün Latin alfabesinin soldan sağa doğru yazıldığını biliyoruz ama aslında başlangıçta o da sağdan sola doğru idi, sonradan değiştirildi.

Bizim yazılarımızdaki, yani Orhon yazıtlarındaki durum ise daha da sofistike.  Orhon alfabesi normalde sağdan sola doğru yazılır, fakat aynı zamanda yukarıdan aşağıya doğru da yazılmakta ve okunmaktadır, yani buna müsait bir alfabedir. Bunun bir gelenekten ziyade pratik olmakla bir ilgisi vardır, fakat yukarıda da dediğim gibi insan anatomisi gereği normal olan şey yazının sağ elle yazıldığında sağdan sola doğru yazılmasıdır fakat zamanda çeşitli saiklerle bu pratik yön değiştirmiştir.

Türk dilinden bahsetmişken, lisân kelimesi yerine dahi dil diyoruz. Bu kısır kelime haznemizden dem vurmak yerine, eski zengin lisânımıza kavuşmanın çareleri nelerdir?

Biz bir zamanlar, dil kelimesine lisan diyerek dili başka bir hale soktuk. Bugün dile dil diyerek normal olanı yapıyoruz. Bu lisan kelimesinin gereksizliği anlamına gelmez; dil de bizimdir bugün lisan da. Kullanım yerlerini karıştırmamak şartıyla bu, bizim zenginliğimizin bir parçasıdır.

Dilimizin bir zamanlar ulaştığı zenginliği bugün için yitirdiğimiz düşüncesi hem bir açıdan doğrudur, hem de bir açıdan eksik. Bir zamanlar zengin olan dilimiz kendisiyle mi zengindi, yoksa Arapça, Farsça kelimelerle mi? Şüphesiz zenginlik derken ikincisi kastedilir, yani Arapça ve Farsça ve daha başka dillerden de alına kelimelerle zengin bir dilimiz vardı. Fakat bu zenginliğin herkes farkında değildi, yazılı dil, edebi dildi bu zenginliği ihata eden ve bir de tabii ki ilim dili. Zamanla bu kelimeler şüphesiz gündelik hayatın da dili oluverdi, pek çok açıdan. Mesela şiir dili Farsça, papağan anlamına gelen tûtî kelimesini aldı, buna şiirde; ayna, şeker, konuşma, tatlı konuşma, tatlı dilli olma, sevecenlik vb. pek çok mazmunlar yükledi sonra halkımız bu tûtî’yi aldı dudu yaptı ve onunla dudu dilli diye bir deyim üretti ve bunu sevecenlik, tatlılık anlamlarına gündelik hayatında kullandı. İşte bu zenginliktir; tûtî de bizimdir artık dudu da. Şimdi bunlardan Farsça diye tûtî’yi atarsan o zaman Nef’î’nin Tûtî-i mu’cîze-guyem ne desem lâf değil/ Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” beytini de çöpe atmış olursun. Zira bu mısralardaki tûtî de artık bizim olmuştur.

“Eski zengin lisana kavuşmak nasıl olacak?” sorusunun cevabı, “o lisanı nasıl kaybettiysek tersini yaparak” şeklinde olurdu şüphesiz. Cemil Meriç’in “Kâmus namustur”, yani bir milletin dili, o dilin yer aldığı sözlükler bir milletin namusuyla eşdeğerdir sözü işin önemini ortaya koymaya yeter. Millet nasıl namusuna sahip çıkıyorsa, Kamus’una da öyle sahip çıkmalıdır, o bilinçte olmalıdır. Devlet nasıl namusunu korumaya titizse, dilini korumaya da öyle hassas davranmalıdır; Kâmus’u gidenin namusu da gitmiştir. Çünkü bozulma dil ile başlar; bozmaya dil ile başlarlar. Bu sırrın ihtiva ettiği hassasiyet nesillere, eğitim aracılığıyla derin bir bilinç olarak verilmedikçe ne yapılsa beyhude! İşin bireysel boyutları da var, herkes diline sahip çıkmalı şüphesiz ama asıl işi büyük resmi çeken ve planlayan devletin eğitim sistemine düşüyor. Bu bilincin, bu büyük resmi çekenlerde olması gerektiği hassasiyetiyle olduğunu söylemek de şimdilik zor. Eskiye göre daha iyi şüphesiz. Fakat şu bilinmeli ki alınacak yol, varılacak menzille bitmez. Nasrettin Hocamızın dediği gibi “belki ve hatta ağaçtan öteye de yol vardır.”

Çoğu padişahın divan yazdığını biliyoruz. Padişahlar sanatla bilimle  aynı anda ilgilenilebiliyorken şimdi insanlar için neden mümkün değilmiş gibi algılanılıyor?

İnsan beyninin bir işleyiş sistemi varmış, çok basit bir sistem: Eğer bir kişi bir iş için “bu zor” diyorsa, beyin de ”bu zormuş” deyip hemen geri çekiliyormuş. Yok, kişi eğer  “Bu zor filan değil, ben tabii ki üstesinden gelirim, Allah çalışana elbette verir” derse beynimiz o meselenin üstesinden gelmek için var gücüyle çalışıyormuş.

Eskiden çok ağır ve insanın şanına yakışır bir eğitim sistemi vardı; hem sarayda, geleceğin padişahları olacak şehzadeler için, hem de eğitim almak arzusuyla yanıp tutuşan insanlar için. Eğitim, o zamanlar 444 fomulüyle ifade edilecek bir şekilde 4 yaş, 4 ay, 4 günlükken başlardı, mahalle mekteplerinde. Eğitim kademelerinde yükselen insanlar için Arapça ve Farsça gibi iki dil zorunluydu, okuyup yazacak ve konuşacak şekilde.

Eğer şehzade eğitiminden bahsedeceksek onların eğitimleri çok daha ağır olurdu. İki, üç dilin yanında muhakkak edebiyat eğitimi, dil eğitimi, at binme, kılıç kullanma, savaş eğitimleri, naklî ve aklî ilimler, diplomasi, devlet idaresi, siyaset ilimleri vb. çok yoğun ve sistemli eğitimler alırlardı, çok yönlü yetişirlerdi. Şehzadelerden daha on, on bir yaşlarında iken mükemmel şiirleri olanları vardı.

Bu, genellikle Osmanlı’ya özgü, çok ilginç bir hayat biçimidir. Selçuklu sultanlarından ve beylikleri yöneten beylerden bildiğimiz kadarıyla şair sultanlar yoktur, Kadı Burhaneddin hariç… Osmanlı, söze, sözü söyleyene çok büyük değer vermiş, özellikle eski Türk töresinde ozanların kut sahibi olması geleneğini devam ettirmiş, toplumda, padişahtan sonra en yüce mevkie sözün sultanlarını getirmiştir. Yani toplumsal hiyerarşide birinci derecede Mülkün Sultanı yani padişah vardır; ondan hemen sonra ise Sözün Sultanları, yani şairler gelir. Devlet adamlarını seçerken bile onların sözle, şiirle olan alakalarına bakmışlar, şiiri hafife alanı ciddiye almamışlardır. Bu yüzden pek çok devlet adamımız da aynı zamanda birinci sınıf şairlerimiz arasındadır, Koca Ragıp Paşa gibi.

Sözü kutsal görmenin de bir hiyerarşisi var onlarda. Eğer bir sözü zemin olarak kabul edeceksek, sözün bir üzerinde kıymetli sözlerle tezyin edilmiş nesir demek olan inşa vardır, onun üzerinde şiir vardır, onun üzerinde kelâm-ı kibar vardır (Büyüklerin/ velilerin sözleri), onun üzerinde hadis vardır ve onun da üzerinde Kelâm-ı Kadîm yani Allah’ın sözü, Kur’an vardır. Demek ki insanın, sözün değeri olarak çıkabileceği en yüce form şiir formudur, kelâm-ı kibârı saymazsak ki o çok az insana nasip olmuştur.  Bugünle kıyas ettiğimizde eskiye göre oyuncak mesabesinde bir eğitim hayatımız var. Bugün çocukların 6 yaşında bile okula başlamaları erken sayılıyor, oysa eskiden, sözün hakkını vermek gerekirse, kişi evlenmeden önce bile eğitimi hesaba katardı. Yani kişiler, kendilerine eş, çocuklarına gelin veya damat seçecekken, sadece onları değil, onlardan gelecek nesilleri de hesaba katardı, yani öyle derin bir hesap vardı.

Bir de bugün için sözün düşüşünden bahsetmemiz gerekiyor. Sözün altın değeri bugün için teneke mesabesindedir. Şairler toplumda kut sahibi idiler, tıpkı padişahlar gibi. Bugünkü mevkileri ise belli. Sözün düştüğü çağlarda insan da düşer, onu kaldırmak için sözü yeniden kaldırmak, yüce mevkiine iade etmek gerekiyor.


Sultanu’ş şuara olarak bilinen divan edebiyatı  sanatçısı Bâkî’den nasıl söz edersiniz? Sizin en sevdiğiniz divan edebiyatçısı  kimdir?

Kanunî Sutan Süleyman zamanı devletimizin en ihtişamlı zamanı idi. Hem siyaseten böyle idi, hem idareten, hem mimari bakımından, hem sair güzel sanatlar bakımından. Kanunî Sultan Süleyman bir cihan hükümdarı idi, Karahisarî bir cihan hattatı idi, Mimar Sinan bir cihan mimarı idi ve Bâkî de bir cihan şâiri idi.

O çağda, nasıl Mimar Sinan nasıl taşlardan bir abide olan, eşsiz Süleymaniye’yi inşa ettiyse, Karahisarî harflerden oluşan hatlarla eşsiz hat eserleri yazmıştı. Bâkî de kelimelerden bir Süleymani’ye inşâ etmişti. Eğer Mimar Sinan şair olsa kesin Bâkî olurdu; eğer Bâkî mimar olsaydı kesin Mimar Sinan olurdu. O devirde her şey ihtişamın zirvelerinde idi. Kanunî Sultan Süleyman, o ihtişamlı topraklara değil, asıl Bâkî gibi bir şaire sahip olduğu için iftihar ederdi.

Baki, 14. Yüzyılda çiçeklenen Osmanlı Türk şiirini zirvelere taşımıştı hem nazım tekniği, hem söyleyiş ihtişamı, hem dil, hem aruz hem de ifade gücü ve insanı derinden kavrayış olarak. Süleymaniye’ye bakanlar nasıl mimarinin ve taşın işlenişindeki ezeli ahengi görürse, Onun divanını okuyanlar da dilin ve söyleyişin bütün ihtişamını harf harf, kelime kelime, mısra mısra, beyit beyit seyrederler; ondan sonra gelenler Bâkî’nin, kendisinden evvel atılmış, birinci katı çıkmış, ihtişamı zirvelere tırmanmaya başlayan şiirin üzerine görkemli bir dille kurduğu söz sarayını tezyin etmişlerdir.

Bâkî sadece bir şair değildi, aynı zamanda büyük bir âlim, çok değerli bir kadı, bir kazasker idi. Sadece bir şair değildi, aynı zamanda çok kudretli bir nâsirdi. Onun Hz. Peygamber Efendimizi anlattığı, Meâlimü’l-Yakîn adlı Siyer eseri, her ne kadar Kastalanî’nin Mevâhibü’l-Ledünniye adlı eserinin çevirisi olarak gösterilse de eserin her yerinde Bâkî’nin eşsiz Peygamber sevgisinin tezahürleri vardı, hem de arı duru bir Türkçe ile. Onun şiirlerini okuyanlar, onun da el vermesiyle muhteşem bir kıvama gelmiş şiir dilini görecekler, onun divanına bakanlar o divanda Osmanlı’nın ihtişamını mısra mısra yaşayacaklardır.

Bâkî aynı zamanda, bir müezzinin oğlu olarak, Osmanlı’da insan hazinesinin ne kadar kıymetli olduğunun da eşsiz bir numunesidir. Sıradan bir insanken almış olduğu eğitim, gösterdiği olağanüstü çalışkanlık ve başarı ile alanındaki bütün kariyer basamaklarını büyük bir hızla tırmanmış ve bir faninin gelebileceği en yüksek makamlara gelmiş idi. Osmanlıyı da büyük yapan buydu işte; çalışırsanız, azmederseniz, hiçbir şey yükselişinizi engelleyemez; İnsan bilgisiyle, azmiyle, çalışkanlığı ve eğitiyle değerlidir. Sınıfıyla, statüsüyle, makam ve mevkiiyle, parası, serveti ve adamıyla değil.

Bâkî’yi anlatanlar onun aynı zamanda çok hırslı olduğunu da ısrarla vurgularlar. Gelmek istediği makamlara karşı çok ihtiraslı davranmış ve bu yönüyle kimi insanları da kırmıştır. Büyük insanların küçük kusurları olması onların beşer olmalarının da delâletidir. Onun bıraktığı o büyük ve görkemli miras yanında o yönü devede bir kulak bile değildir, olmamalıdır. Zira bugün onun konuştuğumuz yönü, eserleri ve o eserleriyle derinden kuşattığı insanlık halleridir, şiiriyle, nesriyle bize bıraktığı büyük bir dil, edebiyat ve kültür hazineleridir. O hazineler hemen her çağda ihtiyaç duyacağımız derinliği, hikmeti, insanlık hassalarını bize vermeye; ders, ibret olmaya, bir hakikat pınarı olarak akmaya yeter de artar bile.

Yunus Emre buyurur ki: “Cümle şair dost bahçesi bülbülü”. Biz o bütün bülbülleri dinlemekle, onlardan ibretler almak, dersler çıkarmak, o dillerdeki hikmetleri devşirmekle yükümlüyüz, sevmek işin en ilkel boyutu herhalde. Bu yüzden “Şu şairi severim” yok ”şu şairi sevmem” basitliğine düşmeyelim. Onlardan azami derecede yararlanmaya bakalım. Bir de Bâki’nin dediğini kulaklarımıza küpe edelim. Bu dünyaya gelmek bir hüner değil, asıl hüner ardında bir ses, bir eser, hayırla anılacak bir iz bırakmak, buna gayret edelim:

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.