Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Dünyanın İlk Üniversitesi: Camiatü’l-Karaviyyin

avatar

Emrah Karaca

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Bir medeniyetin insanlığın ortak mirasına sağladığı katkıyı tespit edebilmek için onun tarihte bıraktığı izlerin dikkatlice takip edilmesi gerektiği bir gerçektir. Bu izlerden belki de en önemlisi, bahsi geçen medeniyetin eğitim kurumlarının durumudur. Nasıl bir eğitim kurumuna sahip olduğu, hangi müfredatların uygulandığı gibi soruların cevabı bize o medeniyetin kimliğini sunacaktır. Çünkü neyi öğrenmeye/elde etmeye çalıştığımızla, bunu nasıl yapmaya çalıştığımız kimliğimizi ortaya koyan en önemli iki husustur.    

İslâm medeniyetinde eğitim faaliyetlerinin tarihine şöyle kabaca bir göz attığımızda, öncelikle Kur’an-ı Kerim’in, “Oku!” (96/1) emriyle başladığı; yine, “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (39/9) âyeti celîlesi ve Efendimiz (s.a.v.)’in, “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Buhari, ilim, 10), “Âlimin, cehaletle ibâdet edene üstünlüğü, benim ashabımdan edna birisine olan üstünlüğüm gibidir.” (Tirmizi, ilim, 19) gibi hadisleri, ilim öğrenmenin yani eğitim faaliyetinde bulunmanın İslâm Dini’nde ibâdet olarak kabul edildiği gerçeğine bizi götürecektir. Binaenaleyh, İslâm Dini’nin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra bu medeniyetin yayıldığı coğrafyalarda eğitim faaliyetleri çok dinamik ve gelişmiş bir yapıya kavuşacaktır. İslâm Medeniyeti’nin ortaya ilk çıktığı dönemlerde, mescidlerde devam eden ve sosyal hayatın tam ortasında yer alan eğitim faaliyetleri bir süre sonra kendisine has bir yapıya kavuşacak ve mescidden ayrı birer kurum olan medreselerin teşekkül süreci başlayacaktır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (rah.), İmam Malik (rah.), Hasan Basrî (rah.) Hazerâtı gibi ilk dönem ûlemâsı hep mescidlerde kurulan ders halkalarında yetişmişler ve yine onlarca talebeyi mescidlerdeki bu ders halkalarında yetiştirmişlerdir.

Bu münasebetle, medreselerin İslam Medeniyeti’nin kendi iç dinamiklerinden hareketle, zaman içerisinde fark edilen ihtiyaçların karşılanmasına yönelik çalışmalara binâen ortaya çıktığını söylemek hiç de zor değildir. Medreselerin tam olarak ne zaman ortaya çıktıkları hakkında elimizde net bir tarih olmasa da X. yüzyılın başlarında (m. 907) Maveraünnehir bölgesinde teşekkül ettiğine dâir bilgiler genel kabul görmüştür. Ancak medrese hakiki hüviyetine Selçuklu Sultanı Alparslan’ın meşhur veziri Nizamulmülk’ün Bağdat’ta kurduğu Nizamiye Medreseleri ile kavuşmuştur. 1067 (m.) yılında açılan bu medrese Sultan Melikşah döneminde aynı isimle Irak, Şâm, Horasan, Mâverâünnehir ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde kurulmuştur. Bu medreselerde dönemin en büyük âlimleri dersler vermişlerdir. Mesela bu alimlerden birisi Bağdat Nizamiye Medresesi’nde ders veren İmam Gazali (rah.) Hazretleridir. Nizâmiye Medresesi’ne tâyin edilen bir müderrise siyah cübbe giydirildiği, taylasan tarzı mavi renkli sarık ve şal hediye edildiği bilinmektedir. Bu uygulama daha sonra Avrupa’da kurulan üniversitelere intikal ederek kep ve cübbe giyme şeklinde uygulanır olmuştur. Bugün dâhi Türkiye’deki üniversitelerde bu uygulamayı yaygın olarak görmek mümkündür.  Bütün bunların yanında İslâm coğrafyasında miladî VII. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlanan ve yüksek seviyede ilmî araştırma ve tercümeler yapılan beytülhikme veya dârülhikme diye adlandırılan  bazı kurumların temellerinin atıldığını da görmekteyiz. Bu kurumlarda dinî ilimlerde yapılan çalışmaların yanı sıra felsefeden astronomiye, tıptan mantığa kadar çeşitli bilim dallarına ait eserlerin de başka dillerden tercümesi yapılmaktaydı. Yunan felsefe eserlerinin birçoğu yine bu kurumlarda tercüme edilmiştir. Kendisini Yunan Medeniyeti’nin devamı olarak gören Avrupa, Yunan filozoflarının eserlerini, müslüman âlimlerin Arapça tercümeleri üzerinden tanımışlardır. Bu eserlerin Avrupa’ya intikali de genellikle Endülüs üzerinden olmuştur.

İslam coğrafyasında eğitim faaliyetleri adına bunlar yaşanırken, Avrupa’da da bazı gelişmeler yaşanıyordu. XI. yüzyılın sonu XII. yüzyılın başlarında Avrupa’da eğitim faaliyetleri manastırlardan çıkıp yeni kurulan ve birkaç yüzyıl sonra kendilerine “üniversite” adı verilecek olan kurumlarda yapılmaya başlanmıştı.  Bugün Avrupa’nın en şöhretli üniversitelerinden birisi olan Bologna Üniversitesi genel kabule göre Avrupa’nın ilk üniversitesidir. 1088 (m.) yılında kurulan ve temelde hukuk eğitimi veren Bologna Üniversitesi’ni, Paris Üniversitesi ve Oxford üniversitesi gibi kurumlar takip eder.  Biraz önce yukarıda belirttiğimiz gibi o dönemde bu gibi kurumlar “Üniversite” kavramıyla ifade edilmiyordu. Avrupa’da ilk defa 1300’lerde  “hem yüksek öğretimin yapıldığı kurum hem de hocalar ve bilim insanları cemiyeti veya örgütü” anlamında kullanılan eski Fransızca (université) bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Şunu da belirtmekte fayda var: Avrupa’da eğitim kurumları olarak üniversitelerin ortaya çıkması, eğitimin kilisenin tekelinden tam olarak çıktığı anlamına gelmez.

Bu daha sonraki tarihlerde vukua gelecek bir hadisedir. Malumdur ki Ortaçağ, Avrupa açısından karanlık bir dönemi ifâde eder. Ancak bu dönem İslam Medeniyeti’nin hız kesmeden gelişmeye ve zihinleri aydınlatmaya devam ettiği bir dönemdir. Avrupa merkezli tarih yazılıcılığının bir ürünü olarak, maalesef ki uzun süre bizim ülkemizde de yanlış müfredatlar yüzünden Ortaçağ’ın karanlık bir dönem olduğu anlatılmıştır. Muhtemelen bir çoğumuzun zihnine de bu şekilde kazınmıştır. İslam Coğrafyasının bir bölümüyle Avrupa’da eğitim kurumlarının durumu kabaca bu durumdayken, İslâm Coğrafyasının diğer bir ucu olan Fas’ta bambaşka gelişmeler yaşanmaktaydı: 859 yılında inşa edilen Karaviyyin Camii ileri seviyede eğitim veren bir kurum olarak , dünyanın en eski üniversitesi ünvanıyla tarih sahnesine çıkmıştı. Karaviyyin Üniversitesi’nin dünyanın ilk üniversitesi olduğu gerçeği bugün UNESCO ve Guiness Rekorlar Kitabı tarafından da tescil edilmiştir. Ayrıca dünyanın ilk üniversitesi olarak kabul edilen Karaviyyin’i, babasından kalan mirası kullanarak inşa ettiren kişi bir kadındır, ki ismi Fâtıma el-Fihri’dir. İdrisiler (m. 789-985) döneminde Endülüs’ten Fas’ın Fes şehrine bir göç yaşanmış ve burada bir mahalle kurulmuştu. Bu mahalleye Udvetülendülüs mahallesi denmiştir. Yine bu şehre Kayrevan’dan göç edenler de olmuş ve onlar da bir mahalle kurmuşlardı. Bu mahalleye de Udvetülkaraviyyin mahallesi denmiştir. Her iki mahalleye de birer câmi yapılmış; Udvetünendülüs mahallesindekine Câmiu’l-eşyah, Udvetülkaraviyyin mahallesindekine de Câmiu’l-şürefâ ismi verilmişti. Zamanla bu câmilerin ihtiyacı karşılayamaması üzerine Kayrevan’dan buraya göç etmiş Fâkih Muhammed b. Abdullah el-Fihri’nin kızı Fâtıma, Karaviyyin mahallesine bir câmi yaptırmıştır (m. 859). Fatıma el-Fihri’nin ismine nispetle Fâtıma Câmii olarak adlandırılan bu câmi, Zenate hükümdarlığı zamanında bulunduğu mahalleye nispetle Karaviyyin Camii olarak anılmaya başlanmıştır. İşte bu cami aynı zamanda ileri seviyede eğitim verilen bir ilim merkezi olmuştur. Ve o gün bugündür bu mekanda kesintisiz bir şekilde eğitim faaliyetleri devam etmektedir. Karaviyyin Camii inşa edildiği günden itibaren bölgeye hâkim olan hükümdarlar tarafından önemsenmiş ve hemen hemen her dönem genişletme çalışmaları yapılarak 22.000 kişilik bir kapasiteye ulaşmış ve Kuzey Afrika’nın en büyük camii olmuştur. Fes şehri Fâtımiler’in (m. 909-1171) hâkimiyetine girene kadar burada sadece vakit namazları kılınmıştır. Bu sıralarda cuma hutbeleri ise Câmiü’ş-şürefâ’da okunmaktaydı. Ancak Fâtımî hâkimiyetinden sonra daha geniş bir mekana sahip olduğu için cuma namazları burada kılınmaya başlamıştır. Bu dönemde Karaviyyin Camii siyasî tartışmalara ev sahipliği yapmıştır. XI. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise hâkimiyeti ele geçiren Murabıtlar (1056-1147) başkenti Fes’ten Marekeş’e taşıdılar. Buna bağlı olarak Karaviyyin Camii’nin üzerindeki siyasî baskı azalmış ve buradaki ilmî faaliyetler de hız kazanmıştır. Ancak Karaviyyin Camii altın çağını Meriniler döneminde (m. 1196-1465) yaşayacaktır. Meriniler Karaviyyin’in ders sistemini tam anlamıyla düzenli bir yapıya kavuşturmuşlardır. Karaviyyin’in etrafında medreseler ve kütüphaneler inşa etmişlerdi.

Bu dönemde Karaviyyin, İslâm dünyasında ilim öğrenmek isteyen birçok talebe tarafından tercih edilen bir eğitim kurumu haline gelmiştir. Daha sonra Endülüs’ün düşmesiyle (m. 1492: Reconquista) buraya hicret eden âlimler Karaviyyin Üniversitesi’nde ders vermeye başlamışlar ve bu sayede Karaviyyin’in eğitim kalitesi daha da artmıştır.
 
Merinî hükümdarlarından Ebû İnan el-Merinî, Karaviyyin Camii için bir kütüphane  inşa ettirmiştir. Kapısı üzerinde yer alan kitabeden, kütüphanenin 1389 (m.) yılında yapıldığı, hükümdarın buraya çeşitli kitaplar vakfettiği ve kütüphanenin işleyişiyle ilgili bazı kurallar koyduğu anlaşılmaktadır. Tabi bu durum, bu tarihten önce Karaviyyin’de bir kütüphaneye bulunmadığı anlamına gelmiyor. Zira Ebû İnan kütüphane binasını inşa ettirmeden evvel de Karaviyyin Camii’nin içinde kendine âit bir kütüphanesi bulunmaktaydı. Zaman zaman Karaviyyin kütüphanesine çeşitli yollarla ciddi miktarlarda kitap bağışı yapılmıştır. Mesela Merinî Hükümdarı Ali b. Yusuf b. Taşfin’in ve diğer bazı hükümdarların kütüphaneleri Karaviyyin’e nakledilmiştir. 1286 (m.)’da Kastilya kralı Sancho ile Merinî hükümdarı Ebû Yûsuf Yâkub  arasında yapılan anlaşmadan sonra Fas’a gönderilen on üç deve yükü kitap da Karaviyyin Kütüphanesi’ne eklenmiştir. Yine Karaviyyin Kütüphanesi’ne eklenen kitapların en farklı şekilde elde edileni, Filâliler yönetimi zamanında Mevlay İsmail’in, esir alınmış olan her Hristiyan’ı yüz kitap karşılığında serbest bırakmayı şart koşarak elde ettiği ve kütüphaneye eklediği koleksiyondur. Daha sonraki dönemlerde de gelen idareciler tarafından bu kütüphaneye çok önem verilmiş ve gelişmesi için çok çaba sarfedilmiştir. Bugün Karaviyyin Üniversitesi Kütüphanesi İslâm dünyasının yazma eserler açısından en zengin kütüphalerinden birisidir. Burada kağıt ve ceylan derisi üzerine yazılmış eski mushaflar muhafaza edilmektedir. Bunun yanında tıp, felsefe, matematik gibi alanlarda da kıymetli eserlere sahip olan kütüphane İbni Tufeyl’in yedi bin yedi yüz beyitten oluşan “Urcuze fi’t-tıb” adlı eserin tek nüshasını bünyesinde bulundurur. Yine tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucusu İbn Haldun’un, meşhur eseri el-İber’in bir nüshasını buraya vakfettiğini de kendi beyanı üzere bilmekteyiz. 
 
Karaviyyin Camii’nde fıkıh, hadis, tefsir, Arapça, tasavvuf gibi derslerin yanında matematik, fizik, astronomi gibi dersler de okutulmuştur. Bunun yanında Karaviyyin’de derslere sadece talebeler değil kendisini yetiştirmek isteyen tüccar, çiftçi, esnaf gibi insanlar da katılabilirlerdi. Hatta burada verilen dersleri dinlemek için gündüzleri belirli saatlerde dükkanların kapatılması âdet haline gelmişti. Yine buraya gelen ziyaretçiler dersleri dinleyebilirlerdi. Dünyanın ilk üniversitesi olan Karaviyyin’den birçok büyük âlimin yolu geçmiştir. İbn Haldun, İbn Hatib, el-İdrisî, İbn Arabî, İbn Batuta gibi meşhur âlimler de yolu Karaviyyin’e düşenlerdendir.

Bin yıldan uzun süredir kesintisiz bir şekilde eğitim yapılan Karaviyyin Üniversitesi’nin bulunduğu topraklar ne yazık ki 1912 yılında Fransa tarafından sömürge haline getirilmiştir. 1956 yılında sömürgecilerden kurtulan Fas, bu tarihten sonra Karaviyyin Camii’ni modern bir üniversite hüviyetine kavuşturmuştur.
Bu arada Karaviyyin Üniversitesi’nin Merakeş, Tıtvân ve Agadîr şehirlerinde çeşitli fakülteleri açılmıştır. Bu sayede bu üniversitenin eğitim faaliyetleri ilk kez Karaviyyin Külliyesi’nin dışına çıkmıştır. Kısaca serüveni bu şekilde olan Karaviyyin bugün dünyanın en eski üniversitesi olarak hala ayaktadır ve dünyanın her yerinden talebe kabul etmeye devam etmektedir.
 
Bu arada şunu da belirtmemiz gerekiyor: Bir milleti edilgen hale getirip, onun geleceğini tayin etmeye çalışmak istiyorsanız, öncelikle onun geçmişini yeniden tayin etmeniz yani o milletin tarihini yeniden yazmanız gerekir. Kendi geçmişine düşman edilmiş bir millet, bütün tecrübesini ve bilgi birikimini inkar ettiği için ne yapacağını ve ne tarafa gideceğini bilemez. Dolayısıyla artık size asla rakip olamaz. Kısaca, kendi geçmişinin kılavuzluğunu reddedenlerin, başkalarının çizdiği yolu takip etmekten başka çareleri kalmaz. Bu bağlamda kendi-lik bilincinin kuvvetli olması, geçmişle rabıtanın kuvvetli olmasına bağlıdır.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.