Dünya Senin Vatanın Mı Yurdun Mu?

Zamanın öyle bir safhasındayız ki artık ne doğal afetler, ne virüsler ne de felaketler peşimizi bırakacak. Dünyanın güzelliklerini hızla tüketirken, insanlığımızı da her geçen gün kaybediyorduk. Kendi sonumuzu kendimiz hazırlıyorduk. Kıyametimiz çoktan başladı lakin farkında değiliz.

Her şeyi o kadar hızlı tükettik ki; sevgiyi, vefayı, insanlığı, yeryüzünü, zamanı… Geriye kalan boş kalmışlıklarla yaşamaya çalışıyorduk. İçi tamamen boş kalan insanlar dünyanın sonunu hızlandırırken, boşluklarını doldurmaya çalışan insanlar direnmeye devam ediyordu. Kimi zaman pes ediyorduk ama en nihayetinde bir direnişti değil miydi yaşamak!

Her sabah öyle bir güne uyanıyoruz ki dinlediğimiz haberler karşısında insanlığımızdan utanıyoruz. Bunca kötülük, iğrençlik, haksızlık nasıl bir güne sığabilirdi diyoruz. Haberleri açmaktan korkar hale geliyoruz. En sonunda da artık takip etmez oluyoruz. İnsan kötülüğü de alışır mı? Alışıyor… Alıştığımız kadar tepkisizleşiyoruz. Artık şaşırtmaz oluyor gördüklerimiz, duyduklarımız.

Hissizleşiyoruz, bencilleşiyoruz. En büyük bencilliğimiz de belki de bu dünyayı kendimizin saymamız. Bu toprakların sahibi değil, kiracısı olduğumuzu unutuyorduk. Kiracılar kendilerini mülkün sahibi saydıkça; nefrette, kötülükte, bencillikte arttıkça artıyordu. Oysa bu dünyada hepimiz birer mülteci değil miydik?

“Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz.

Dünya senin vatanın mı yurdun mu?”

Milyar yıllık şu koca zamanın en fazla 100 yıllık müddeti bize ayrılmışken nasıl da kazık çakmış gibi yaşıyorduk ama. Ölüm her an peşimizdeyken yok sayıyorduk, belki de aldığımız nefesin son olduğunu bilmeden boşuna tüketiyorduk soluklarımızı. Acaba dünyadaki son günümüzü bilsek yine de böyle fütursuzca yaşar mıydık?

Hiç sanmıyorum. Hasta birine üç aylık ömrün kaldı dedikleri zaman yaşamanın değerini nasıl kavrıyordu bir anda. Hayatta neyin değerli olduğunu, kalan ömrünü nasıl faydalı geçirmesi gerektiğini anlıyordu. Öleceği zaman yaşıyordu yani.

Bana yaşadığım şu kısacık hayattan ne öğrendin deseler, yaşamayı öğrendim derim. Acılarla, sevinçlerle, kayıplarla beraber varlık veya yokluk içinde ne olursa olsun yaşamayı. Keza hayat hiçbir zaman dört dörtlük olmayacaktı. Zamanımız varken yaşayabildiğimiz kadar yaşamalıydık bu hayatı, asıl olan ebedi hayatı düşleyerek, hazırlanarak! Neşet Ertaş’ın da dediği gibi “Vade tekmil olup ömrün dolmadan, emanetçi emanetini almadan…” yaşamalıydık.

Severek, sevilerek, hissederek, paylaşarak, düşünerek, öğrenerek, gülerek yaşamalıydık… Çünkü:

Hayat sevince güzel,
Hayat sevilince güzel,
Hayat paylaşınca güzel,
Hayat paylaşabildiğin insanlar olunca,
Hayat yaşadığını hissedebiliyorsan güzel…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bu Dünya İçin Değerliyim

Zamanın öyle bir safhasındayız ki artık ne doğal afetler, ne virüsler ne de felaketler peş...

Tekliften Önce Tanım

Zamanın öyle bir safhasındayız ki artık ne doğal afetler, ne virüsler ne de felaketler peş...

Yalnız O Karışır

Zamanın öyle bir safhasındayız ki artık ne doğal afetler, ne virüsler ne de felaketler peş...