Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Düğme

avatar

Gül Ateş

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 9 dakika)

Biz çocukken, evlerimizde  yanardağları hatırlatan, arada sırada duman püskürten, karanlıkta içindeki lavların raksını izlediğimiz, üzerinde kestane pişirdiğimiz, ekmek kızarttığımız sobalarımız vardı. Uzun kış geceleri ayaz mı ayaz, yıldızları pas-parlak  olurdu. Akşamları, çayın yanına mutlaka mısır patlatılırdı. Üzerleri dantel örtülü siyah beyaz televizyonlar tüm evlerin baş köşesinde arz-ı endam eder, turşuları,  salçaları,  reçelleri, anneler teyzeler kendi elleriyle özenle yaparlardı. Çocuklar sokakta oynar, çember çevirir , Müselles oynar, saklambaç oynamalara doyamazlardı.

Topaç çevirir, ağaçlara tırmanır, su musluktan içilir, ailecek gidilen  açık hava sinemalarında, ay çekirdeği çıtlatarak filmler seyredilirdi.

Büyük marketler şaşaalı endamlarıyla henüz hayatımıza teşrif etmemişler, mahalle bakkallarından peşin yada veresiye defterleriyle alışveriş yapılırdı.

O vakitler tabi ki cep telefonları yoktu. Her mahallede bir evde telefon bulunurken,  mesajlaşma nedir bilinmez,  dosta , arkadaşa, yarene, kardeşe mektup yazılır, özel günlerde kartpostal atılırdı. Kız çocuklarına  bezden bebekler,  erkek çocuklara tahtadan

arabalar, silahlar yapılırdı. Yeni doğan bebeklere güzel ve özel isim koymak çok önemliydi. Bu sebebten dolayı kız çocuklarına ninelerinin, erkek çocuklara dedelerinin isimleri konup,  hayır duaları alınırdı. Karda kışta okula yürüyerek gidilir, bayramlık kıyafetler yatarken baş ucuna konur, olağanüstü güzellikte karlar lapa lapa yağar, çatılarda sarkıtlar dikitler oluşur, henüz çekirdek aile modeli benimsenmemiş, dedelerle, ninelerle birlikte  geniş aile olarak yaşanır, uzun kış gecelerinde yerlere yataklar serilir, büyükanneler masallar  anlatırdı.

Evvel zaman içinde,  kalbur saman içinde diye başlayan masallar, müziksel notalarla süslenip anlatılırken, bir varmış bir yokmuş arasında gidip gidip gelinir, kirpiklere prangalar vurulana değin yürekler güm güm, sessizce dinlenirdi .

Rahmetli dedem “evladım” derdi, masalları siz seçemezsiniz masallar sizi seçer. “

Yürek dilinden dökülüp, bir tiyatro sanatçısı gibi efektler vererek, kelimeleri giydirip kuşatan, süsleyip püsleyen, dünle bu günü harmanlayarak, hayal dünyalarına esintiler serperken hece hece, hep bize  bizi anlatırdı anneler,  nineler. İşte bu sebebten dolayı tüm masallarda ya kahraman olunurdu yada figüran….

Aralık ayına beş kala, şimdinin yaprakları dökülürken sonbaharın, gökyüzünü işgal eden  azur mavisinin her tonu, karların altında parıldayan zarif güz yapraklarıyla buluşmuş, kıvrım kıvrım akan yaşlı nehrin  şırıltıları kuş sesleriyle hemdem olmuş müzikal bir ziyafet sunarken, bu senfoninin içinde sessizliğin sesini dinlemenin verdiği hissiyatla, görülen her karenin, her sesin bambaşka olduğu  idrakine ermek için feraset sahibi olmak mı gerekir acaba..!?

 

Kadim hatıralardaki dünle, aydınlık yarınları sentezlemek adına  yanıp tutuşan yürekler, zamanı dondurarak gerçeklerin hayallerle buluştuğu ledünümsü bir şehir inşa edip adına, “İslamın Kubbesi” Semerkand, Buhara dediler. Maveraünnehir, dünya içinde cennet, cennet içinde alev alev yanan yeşilin kucağında, zikir seslerinin arşa yükseldiği

şiirlere, şarkılara, öykülere konu olmuş güzellikte adeta cennetten bir köşeydi.

Bu cennet köşenin en nadide evlerinden birinde mütevazı bir aslan ailesi kendi halinde yaşayıp giderken, gözlerinde bir türlü büyütemedikleri en küçük çocuklarının, gizem dolu mistik bir masalda baş rolü oynayacağını tasavvur dahi edemezlerdi.

Kışı kucaklamaya hazırlanan bir sonbahar günü, Aslan ailesinin küçük çocuğu genç Aslan dışarı çıkmak için giysi dolabından yeleğini alıp giyer. Düğmelerini iliklerken, düğmelerden birisi kopar ve açık kalmış balkon kapısından dışarı fırlayarak, yan komşuları  Arı kuşunun  bahçesine düşer.

Bir varmış bir yokmuş hızında ayakkabılarını ayağına geçiren genç Aslan, rüzgar gibi dışarıya fırlayarak soluğu Arı kuşunun bahçe kapısında bulur. Tam kapıyı açıp içeri gireceği sırada “Kayıp Şehrin” reklamını yapan emlakçı “ Düşük Çene “ lakaplı sincapla karşılaşır..

Vee masal başlar..

Sincap, ağzında gevelediği palamut kırıntılarını çarçabuk yutarak  Aslan’a

“hayırdır inşallah dostum neden bu kadar telaşlısın” diye sorar. Nefes nefese kalmış olan safran renkli genç aslan biraz soluklanıp ardından konuşmaya başlar.

“Birkaç ay evvel, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi karşı tepenin ardındaki Bab-ı Menzil şehrinin  ara sokaklarının birinde elimde bir bavulla  duruyor buldum. Ne yapacağını bilemez bir ruh haliyle öylece saatlerce bekledim. Bir ara  ailemi arayıp  durumu  bildirmek istedim. Elimi cebime attığımda telefonum yoktu. Bütün ceplerime baktım ama cüzdanımdan başka hiçbir şey bulamadım. O yaşadığım dakikalar kabus gibiydi, bavulumu alıp yola çıkmışım ama yanımda ne bir adres vardı, ne de telefon . Ayakta beklemekten öylesine yorulmuştum ki, dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Tahta bavulumun üzerine oturdum. Bazen içinde bulunduğunuz  arapsaçından hallice durumunuza gülebilir, mutluluktan bile  ağlarsınız ya işte o demdeydim. İnanın çaresizlik hiçbir şeye benzemiyor, ne yapacağımı bilmez bir halde öylece kalakalmış, kürenin içinde dönen hamster gibi zihnimin  içinde yuvarlanıp duruyordum.”

Sincap duydukları karşısında afallamış olsa da,  hikayenin sonucunu çok merak etmişti.

Genç Aslan başından geçenleri şu an yaşamış gibi nefes almadan  anlatıyordu.

“-Kendi – kendimle debelleşirken, hava birden kapandı. Bulutlar gökyüzünü gri Atlas çarşaf gibi sarıvermiş,  yağmur hafif hafif çiselemeye başlamış, mis gibi toprak kokusu tüm çevreyi ablukası altına almış,  tepeden tırnağa ıslanacağımı düşünürken, yağmur başladığı gibi bitmişti.

Rahmet tanelerinin getirdiği sakinlik sonrası, görünmez bir el tarafından gri atlas çarşaf, yavaş yavaş dürülmeye başladı, ardından semada renklerin cümbüşü belirdi.

Gökkuşağının cazibesiyle mest olduğum anda, elinde rengarenk balonlarla  bir kır papatyası hoplaya zıplaya yanıma yaklaşıp durdu. “Birisini mi bekliyorsunuz ? “ dedi .

“ Hayır “ dedim sanırım ben yolumu kaybettim. Papatya yanıma iyice yaklaştı, merhamet dolu bir ses tonuyla,

“ size yardım etmeyi çok isterdim ama elimdeki balonları sipariş eden müşterilerim beni bekliyor. Bakın bu sokağın sonunda bir kıraathane var. Orada size yardım edebilecek kişileri bulabilirsiniz “ dedi. Geldiği gibi hoplaya zıplaya uzaklaşı vermişti.

Papatyanın tarif ettiği yöne doğru hızlı adımlarla koşarcasına  ilerlerken, karşıma  dikkat çekici boyutta “Çatı Altı Kıraathanesi “ yazan devasa bir tabela çıktı.

Kıraathanenin kapısına tam yaklaşmıştım ki, arkamdan bir ses , “Bir dakika oğlum telefonunuzu düşürdünüz ” diye seslendi. Başımı çevirerek sese doğru yöneldim şaşkın  gözlerle “telefon mu “ !?  Dedim.

Uzun boylu, sürmeli yeşil gözlü, orta yaşlı kedi eğilip yerden telefonu alarak kibar bir şekilde bana uzattı . Gözlerime inanamıyordum evet bu benim telefonumdu. Mahcubiyetle karışık mutlu bir ifadeyle teşekkür ettim. Hemen sevinçle açma tuşuna dokundum fakat telefonum çalışmıyordu. Bütün sevincim kursağımda kalmıştı.

Yıkılmadım desem yalan olur.

Hüsrana uğramıştım. O anda dizlerimin üzerine düşecek gibi oldumsa da, hızla

kendimi toparlayıp, kıraathanenin kapısına ulaştım.

Sedef kakmalı antika görünümlü kapıyı açıp içeriye birkaç adım atmıştım ki, tüm gözler üzerime çevrildi. Tam karşı masada oturmakta olan çekik gözlü Çoban Köpeği ile bir an göz göze geldik.

” Hayırdır birisinimi arıyorsunuz ?  “ dedi. İçine düştüğüm çaresizlik ve yorgunluk yüzüme yansımış olacak ki, bir çırpıda yerinden kalkıp koşar adımlarla yanıma geldi elimdeki bavulu aldı. Masanın etrafındaki boş iskemlelerden birini çekerek “ buyurun oturun suratınız sapsarı olmuş hasta gibi bir  haliniz var ! ”  dedi. Çok mahcup olmuştum. Çekingen bir edayla iskemleye yavaşça oturdum. Beynimde, virgülle uzattığım cümlelere nokta koyup, yaşadıklarımı  kısaca anlattım. Çoban köpeği “önce bir bardak çay için. Sonra ben size kalacak bir yer ayarlarım “ derken , masadaki arkadaşları sorgulayan meraklı gözlerle bize  bakıyorlardı.

Az sonra çaycının çırağı mavi gözlü kelebek, uçarak çayımı getirdi ve kibarca masaya bıraktı.

Masadaki cam kavanozdan üç adet kesme şeker alıp,  yavaşça ince belli çay bardağının içine bırakıverdim. Sesizce karıştırmak istesem de kaşığın bardakla buluşmasından çıkan melodiyi engellemek mümkün değildi. Çayımdan bir yudum aldığımda, tadı hücrelerime kadar sirayet etmiş, içimdeki fırtınalı deniz durulmuş, çayın bardağa bıraktığı sıcaklığın letafetiyle tüm bedenim huzura gark olmuştu. Bu ruh haliyle

etrafıma şöyle bir göz attım.

Kıraathane de, yıldızlara umut adına atılmış merdivenlerin ayak izleri , hudutsuz masmavi dualar vardı.

Güçlü, sessiz bir çığlık gibi kitaplar yerlerini almış, rüzgar da uçuşan yaprakların zerafetinin yansıdığı bir güzellik, kavurucu yaz gününde apansız ortaya çıkan, yüreklere ferahlık veren bir akşam serinliği mevcuttu.

Masaların üzerinde kırmızı gülle kitap ayraçlarının raksı görülmeye değerdi. Tavan da  kör yarasalar uçuşmuyor, etrafımdaki her şey sanki usta bir ressamın fırçasından çıkmış  gibiydi.

Duvarda asılı bir levha dikkatimi çekti.

“ Bilin ki,  susmak fıtratıma ters!”

Kıyamete koşan bu soğuk gezegen içinde bocalayan insanlar için ne kadar manidar bir cümleydi bu.!

“ Bilin ki,  susmak fıtratıma ters!”

Ruhumda med – cezirler yaşarken, kuyunun içinde mahpus kalan hazreti Yusuf’a Cebrail aleyhisselâm tarafından öğretilen duayı  okumaya başladım.

__“ Ey her belâyı kaldıran, her duâyı kabul eden, kırık kalbleri saran, iyileştiren, her güçlüğü kolaylaştıran, her garibin sahibi ve yalnızların teselli edicisi, ey kendisinden başka ilâh olmayan! Beni içinde bulunduğum sıkıntıdan kurtarmanı, onun için bana bir çıkış yolu nasip etmeni, muhabbetini kalbime koymanı, böylece benim için senden başka bir düşünce ve zikir olmamasını, her türlü musibetten muhafaza buyurmanı, bana merhametinle muamele etmeni isterim. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım!”

Duam henüz bitmişti ki, ansızın yanımdaki  masadan bir kalem düşmüş, yuvarlanarak ayaklarımın dibine kadar gelip durmuştu . Saniyeler içerisinde kalem birden bir anahtara dönüşü verdi. İstemsizce eğilerek anahtarı yerden alıp cebime koydum. Kendi aralarında sohbete dalmış çoban köpeği ve arkadaşları bu olağanüstü değişimi ve yere eğildiğimi fark etmemişlerdi.

Bir kaç saat kadar kıraathane de oyalandıktan sonra, güneş Işıklarını eşyanın üzerinden yavaş yavaş toplarken, Çoban köpeği ile birlikte dışarı çıktık.

Bulunduğumuz yerin az ötesinde ki meydandan bir taksi çevirdik. Ön koltuğa çoban köpeği oturarak gideceğimiz adresi taksiciye tarif  etti. Varacağımız yere gidene kadar gizemli bir yolculuğa çıkmış gibi  arabanın içinde sessizce oturduk. Çoban köpeğinin tarif ettiği adrese geldiğimizde hava epeyce kararmıştı. Taksimetrede yazan ücreti ödemek için elimi öne doğru uzatmıştım ki, çoban köpeği hafifçe bana doğru dönerek muhabbetle elimi tutup “ben öderim “ dedi. Sesinde büyük bir sahiplenme duygusu, birazcıkta muhabbetle karışık emir içeren bir tını hakimdi.

“ Eyvallah  “ dedim.

Araba sağa yanaşarak durdu. Şöför

“ gençler bavulunuzu unutmayın “ diye tembih etti. Gerçektende az kalsın heyecandan bavulumu almayı unutuyordum.

Eski model taksi hızla yanımızdan uzaklaşmıştı. Şimdi çoban köpeği ve ben, yeşil boyası solmuş, yılların eskitemediği bir evin önünde duruyorduk.

Bu kısa yolculuk ve yaşadıklarım elbette benim için olağan dışı bir eylemdi. Üzerimden  tır geçmiş gibiydi. Hayatımda  bu kadar  çok ilkleri bir arada yaşamamıştım.

Sokak lambaları fersiz yanıyor, şehre düşen sis bulutları, görüş mesafesini iyiden iyiye daraltmış, birkaç sokak ötedeki ambulansın siren sesleri sokağı ablukası altına alırken, eve doğru yürümeye başladık. Nihayet üç basamaklı merdivenden çıkarak 7 numaralı dairenin ziline bastık. Kapının açılmasını beklerken arkamızda bir hareketlilik oluştu. Gayri ihtiyari arkamıza döndük. Bir “Futbol Topu”  balığı basamakları hızla çıkarak yanımıza geldi “Selamun Aleyküm, hoş geldiniz, fazla bekletmedim inşallah “ dedi.

“ Aleyküm selam “dedik ama daha cümlemize nokta koymamıştık ki, balığın tepesindeki ampul ortalığı birden bire aydınlattı. Anahtarıyla apartmanın kapısını açtı. Halbuki biz zile basmış sokak kapısının açılmasını bekliyorduk.

Neyse! içeriye girdiğimiz anda kesif bir gül rahiyası bizi kucaklamış, yüreğimiz de sürur hakim olmuştu.

Üçüncü kata çıkıp, yedi numaralı dairenin önünde durduk.  Balık kapıyı çaldı. İçerden “ tatlı bir ses tonuyla kim o diye “ seslenildi. Futbol Topu balığı “benim anne “ dedi. Kapı açıldığında, büyük çerçeveli gözlükleriyle yaşlı anne balık bizi karşıladı.  “ Hoş geldiniz yavrum “ diyerek içeriye buyur etti.

Ayakkabılarımızı çıkartıp önceden hazırlanmış terlikleri giyerken, balık bavulumu alarak vestiyerin yanına bıraktı.

Çoban köpeği,  balık ve ben doğruca banyoya gidip ellerimizi yıkadık. Salona geçtiğimiz de, gözlerime inanamadım.

Envai çeşit yemeklerin arz-ı endam ettiği mükellef bir sofra bizi selamlamış, sanki geleceğimiz önceden biliniyor gibi masanın üzerindeki her şey dört kişilikti. Yaşlı anne balık “ çocuklar buyurun sofraya “ dedi. Hep birlikte oturup  afiyetle yemeğimizi yerken,  sabahtan beri yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Hiç tanımadığım bir eve misafir olmuştum. Sanırım sükût lehçesi konuştuğumuzda anlaşılamıyor, belki bakışta belki duruşta,  belkide gülümsemede gizliydi. Bunu idrak edebilmek için  sükutun kuşattığı, hâl dili gerekti  gönüller’e..

İşte misafir olduğum bu hanede bunu başaran yüreklerle bir arada buluşmuştum.

Anne balık, oğlu ve çoban köpeği çekingenliğimi ortadan kaldırmak adına, ellerinden gelenden fazlasıyla, ihtimam göstererek beni ağırladılar.

Mahcubiyet sislerinin çepeçevre kuşattığı benliğimin etrafını saran nahoş halim yavaş yavaş üzerimden kalkmağa başlamıştı.

Sahi mahcubiyet neydi !?

Rahmetli anneannem hep derdi “ mahcubiyet güzel bir süstür evladım.”

Demekki  tüm canlılara yakışan bu süs aslında maneviyatçı bir duruşun  dışa yansımasıydı.

Yemekten sonra, demini almış mis gibi kokan çaylar içilmiş, sohbetin lezzetiyle

tanışıp kaynaşmıştık. Tanrı misafirine yürek açmış bu güzel canlara ne kadar teşekkür etsem azdı. Mağmum ve mahzun halimden eser kalmamıştı. Şimdi üzerimde, huzurun hegemonyası hakimdi.

 

Anne balık çay faslından sonra, elinde bir bohçayla salona girdi. Bohçayı masanın üzerine zarifçe bırakarak, itinayla açtı. Etrafı mis gibi lavanta kokusu sarmış huzura gark olmuş bir ruhaniyet odayı çepeçevre kuşatmıştı. Bohçadan baklava dilimi desenli askeri yeşil bir yelek çıktı.  Anne balık yeleği eline alıp bana uzatınca çok şaşırdım. Ardından “ evladım “ dedi, bu  yeleği kendi elcağızımla örmüştüm. Büyük oğluma diye saklıyordum ama siz evimize misafir gelerek bizi onurlandırdınız.  Bu sevince mukabil size yeleği hediye etmek istiyorum. Ben mahçup ve şaşkın bir hale bürünmüş, can kulağıyla balık teyzeyi dinliyordum. Yaşlı anne konuşmasına devam etti. “ Yavrum, yeleğin düğmeleri, rahmetli dedemin askeri üniformasının düğmeleri. Rahmeti dedeciğim, Sakarya Meydan Muharebesinde küffara karşı savaşmış, zaferin ardından gazi olarak üniformasıyla eve döndüğünde, tüm aile gözyaşlarına boğulurken, “silin gözyaşlarınızı ağlamayınız”  demişti.

Bir çok arkadaşım şehadet şerbeti içerek şehit olurken, kaderimde gazi olmak yazılıymış, elhamdulillah ben sağ salim evime döndüm.

Üzerimdeki bu üniformada benim için bir  şereftir . “

Yıllar sonra dedemin bu şerefli mirası unutulmasın diye ördüğüm yeleğe üniformanın düğmelerini diktim. İçimden geldi, bu yeleği size hediye etmek istiyorum. “ dedi.

Bu zarif hareket karşısında lâl olmuştum. Usulca oturduğum yerden kalkarak bana hediye edilen bu maneviyat yüklü yeleği almak için uzandığım an da birden cebimden bir şey takır tukur yere düştü. Düşen şeyin çıkarttığı sesle birlikte tüm gözler tıkırtının bittiği noktada kilitlenmişti. Cebimden ne düştüğünü anlamak için eğildiğim de bir de ne göreyim, yere  düşen şey,  kıraathane de mucizevi bir şekilde bana sunulan anahtardı.

Anne balık elindeki yeleği bir çırpıda masaya bırakıp hızla yere eğilerek yerdeki anahtarı aldı. O kadar seri hareket ediyordu ki, sanki birden gençleşmişti. Anahtara  kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi mutluluktan uçarcasına bakıyordu. Çoban köpeği , genç balık ve ben yaşanan bu durum karşısında afallamadık desem yalan olur.

Hepimiz mıhlanmış gibi öylece kalakalmıştık. Balık teyze yerden doğrularak masanın yanındaki iskemleye kendini atarcasına bıraktı. Sonra gözleriyle oturmamızı işaret ederek anlatmaya  başladı.

“Çocuklar bu anahtar, aylar önce kaybettiğim gelinlik sandığımın anahtarı. Beş – altı ay önce bir hırsız fare eve dadanmıştı. Tüm çabalarıma rağmen ondan kurtulamadım.  Bir gün çatı katında bulunan sandık odasına çıkmıştım ki, kapıyı açar açmaz benim geldiğimi fark eden hırsız fare, sandığın anahtarını aldığı gibi yarı açık camdan dışarıya fırladı  ve gözden kayboldu. Fareyi fark eden bahçıvan horoz, peşinden koştuysa da yakalayamadı.  Günlerce çok üzüldüm ama içim de bir his vardı . Bir gün anahtarıma kavuşacağım hayaliyle yaşıyor ona ulaşacağıma inanıyordum.“

Balık teyze, gözlerinin bulutlanmasını,  kirpiklerinin arasından  sağanak sağanak bardaktan boşanırcasına  yağan gözyaşlarını  önemsemeyerek anlatmaya devam etmişti.

Olağanüstü müthiş bir hikayenin kahramanları olarak hepimiz şoke olmuş, Futbol Balığı, Çoban Köpeği ve ben fal taşı gibi açılmış gözlerle olanı biteni anlamaya çalışıyor,  kulaklarımıza inanamıyorduk.

Aman Allah’ım bu nasıl bir şeydi.

Ortalık birazcık sakinleştikten sonra  yerimize oturduk. Ben de kısaca anahtarı nerede bulduğumu anlattım. Balık teyze beklediği mucizenin gerçekleşmesinin ardından sevince gark olmuş çocuklar gibi şendi.

Biline ki , dünya üzerinde ilahi sır kapıları her daim açık. Tevafuklar silsilesi, yolları kesiştiren bir İlahi güç. Bu yaşadığım hikayede bana verilen görevi tamamlamış, anahtarı sahibine teslim etmiş, üstüne üstlük, manevi değeri olan bir

yelek sahibi olmuştum.

Sincap  tüm hikayeyi sabırla dinlemişti. genç Aslan sözüne kaldığı yerden devam ederek  işte bu telaşımın sebebine gelince, dışarı çıkmak için hazırlanırken dolapta asılı olan yeleği fark ettim. İçimde onu giymek için müthiş bir heves oluştu. Hemen giydim. Düğmeleri iliklerken, ortadaki düğme birden bire koptu. Göz açıp kapayıncaya kadar yuvarlanarak  balkondan  aşağıya, düşüverdi. Apar topar dışarıya  fırladığımda burada sizinle karşılaştım.

Bu düğme “İlâyı Kelîmetullâh” adına büyük bir savaşın mirasını taşıyan göz nuruyla emeğin nakış nakış işlendiği uhrevi bir emanetin parçası.

Şimdi sanki zaman yırtılmış, tekbirlere karışmış top sesleri, yankılanıyordu bahçede.

Sincap elini Aslan’ın omuzuna koyarak sımsıcacık bir ifade ile “ üzülme dostum, gel düğmeyi birlikte arayalım “ dedi. Bahçe kapısını açıp içeri girdiler. Onları  meraklı bakışlarla uzaktan izleyen bahçe sahibi Arı kuşu, uçarak yanlarına geldi. Bir çırpıda olup biteni anlattı genç Aslan. Düğmeyi birlikte aramaya başladılar. Kuyunun yanına geldiklerin de bir de ne görsünler ! kuyunun başında tepeden tırnağa sırılsıklam ıslanmış bir vaziyette balık teyzenin oğlu “Futbol Topu balığı” onları beklemekte. Genç Aslan ve Sincap şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutar gibi olmuştu. Aslan ve Sincap, henüz üzerlerindeki şaşkınlıktan kurtulamamışlardı ki , Balık sımsıkı kapattığı avucunu açarak “ bunu mu arıyorsunuz “dedi.

SUBHANALLAH…

Balığın avucunda kaybettiğim düğme öylece duruyordu.

Zamanın gergefine mukaddes bir nakış gibi işlenen zaferin hatırası bulunmuştu..!

Sincabın düşük çene lakabı sanki sırra kadem basmış, sus pus olmuş, Arı kuşu olandan bitenden bi haber öylece bakıyor, Genç Aslan yüreğinin çarpıntısını bastırmağa çalışıyordu.

Bu şipşak el çabukluğuyla yapılan bir illüzyon gösterisi değildi. Nasıl olmuştu da balık buralara kadar gelip kuyunun içine düşen düğmeyi bulup çıkarmıştı muamma.

Ama şimdinin bedeni  kaybolmuş,

zaman  “bu an” telaşına kapılmıştı.

Dünle bu gün harmanlanmış , öbek öbek sır dolusu hakikatler umut ağacının dallarına tünerken, kuşlar dua dua havalanmış, lapa lapa kar yağmaya başlamıştı.

Tüm bunlar yaşanırken, dut ağacının yanında ki sarı şapkalı Salyangoz  neler olup bittiğini anlamak istercesine kuşkulu bir ifadeyle yanlarına yaklaşıp  “merhaba“ dedi. Ama onu duyan olmadı. Hemen köşede bekleyen bir ahtapota binerek geldiği gibi hızla gözden kayboldu…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.