Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Diyar-ı Uzlet

avatar

Arslan Karadayı

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Sonra gölgeye çekilip, “Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım” dedi Hz. Musa

Yolunu bulacağını yalnızca Allah’tan umarak gelmişti. Biliyordu ki Rabbi onu yolda bırakmayacaktı.

Heybesinde, tarifi izahı resmi cismi anlatması mümkün olmayan bir aşk taşıyanların kadim geleneği idi. Demirlere şekil veren, türlü türlü çiftleri yaratan, dağ gibi gemileri yürüten, korku ve ümit vererek rahmetini indiren, bahçelerde hurmalar bitiren o en Sevgili için gitmek gerekirdi bazen. Gelmek için gitmek. Beyninden kalbine akıl-ı burak edip hicret etmek.

Bazen mekandan, bazen zamandan gayrı…

Asıl yerin bahçesi dünya sakinleri içerisinde aşıklar, şairler, mimarlar ve dahi ozanlar bitiverdi topraktan.

“iyileşmek için önce hasta olmak gerek” diyen bir Mevlana(k.s) misal.

“Yunus öldü deyu sela verirler. Ölen beden imiş, aşıklar ölmez.” diyen Yunus(k.s) hani.

“Taş olsam yandım idi. Toprak oldum da dayandım.” dedi hemen şuracıkta Aşık Veysel.

Bunca aşık, ozan, mecnun… Bu sözleri söylerken ve dahi ruhlarının her zerresi alev alırken, tutuşurken… Zalim ehli ihtirası kendisine azık etmekle iştigaldi her hâl. Bunca delil aşikâr şurada dururken, boyunlarından zincirlenen bedenlerin ruhlarında mı bela yoksa dik durmak lanetiyle azıcık inme uzvu mahrum edilmiş burunlar mı bahtsız?

Nasırlı eller ne kadar hamd etse az mıydı şu burunların durumunu görünce?

Sahi Yaman Dede neden bu kadar dertliydi? Çekilip de bir kenara ekmeği hısım elinden suyu babasının güvenli kurnasından içiverseydi, ne olurdu? Ne vardı bunca çile çekmeye, yanmaya? Koca kırk iki yıl kendisini sır edip hikmetlenmeye dururken felekler duyup da çıldırmamış mıydı?

Bir Perşembe gecesi Cuma selası okurken ah şu canım müezzin, sesinde karıncalar sema ederken sen şahsında mı zannettin menkul-u kerameti?

Muhibbi harflerle meşk ederken ve dahi “muhteşem”liğinden geçerek, demedi mi;

“Ey Muhibbî eğer huzur dilersen geç dünyadan

Olmaya vahdet cihanda diyâr-ı uzlet gibi”

Ve şimdi yüreğimden mürekkep taşıyor tüm bu hengâme içerisinde:

Bozkırda sır oldum, denizde hikmet.

İçerimde buldum dışımda olmayanı, yandım kayboldum.

Sert bir poyraza yükleyiverdim bahanesini ağlayan gözlerimin, Mihrimah Camii’nin avlusundan Ayasofya’yı izlerken…

Dilimde harfler kaçışırken kalbimin hiddetinden, yüreğimle yağmur oldum gizlendim.

Cesedimden özür diledim. Yaradılan’ı sevmek Yaradan’dan ötürü derken, en çok da Yaradılan’ı Yaradanlaştırırcasına hadsiz vehimlerimin viran eden yıkımlarına acıdım.

Yılanlar, çığanlar, akrepler bir rüyada cirit atarken… Tabir ettirecek bir Hz. Yusuf bulamadım.

Tespih tanelerimi saymayı unuttum. Dağıldı, koptu, kırıldı, eksildi tanelerim…

Fakir aklımla Cebbar olana sığındım.

Bir yatsı sonrası akıl ferahlığı ve gönül dinginliği ile yanan od’umun efsunlu selametini,

Seherde kar tanelerine tutunup inen şifa ile tamamlanıp iyileşen yaralarımı izledim.

Kusura kalma dünya, sana kabiliyetinin üzerinde mealler yükledim.

Kasas Suresi 24. Ayet’e ithafen.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.