Dirayet Ağacı

Göl uyuyor. Rüzgârın beşikte salladığı sazlıklarsa uykuya direniyor. Göl suskun, hülyalı… Hırçın rüzgâr sazlıkları uyutmaya kararlı. Sessizce süzülüyor tepede kuşlar. Biliyorlar sanki başkaca uyuyanlar var. Kıyıdaki sandalın pruvası yas tutan kadınlar gibi kalın urganla sımsıkı bağlı. Burada hayat, ağlardaki karelerde saklı… Bulmaca misali, çözmesi zor…

Gezi programı sunan kadın elinde yaka mikrofonuyla yanaşıyor bir ablanın un ufak dökülmüş yamacına. Koca bir dağa benzetti ilk bakışta. Üstü başı eski. Ayaklarındaki çamura bulanmış lastik pabuçlar ben emekçiyim, evimin reisiyim der gibi. Buralar alışık da misafiri pek şaşırır. Sunucu bir soruyor, kadın bin anlatmaya başlıyor.

“Ablam adınız ne?”

“Şükran.”

“Burada ne yapıyorsunuz?

“Eve döneceğim, komşumu bekliyorum.”

“Eviniz nerede?”

“Karşı kıyıda. Adada yaşıyoruz biz. Şarkîkaraağaç’a pazara geldim. Bizim orada ne bakkal, ne pazar var. İhtiyaçlarımızı alır, sandalla tekrar adaya döneriz.”

Sunucu kadın pek neşeli… İşi dalgaya vurmaya çalışıyor. Sempatik görünmek zorunda, seyirci böylesini seviyor. Şen şakrak soruyor yine:

“Ablam ne iş yaparsın?”

“Avcıyım ben. Otuz yıldır yaz kış demeden avlanırım.”

Ağzını çember gibi büyükçe açıp gülüyor sunucu:

“Yaaa… Keklik mi avlıyorsun?”

“Yok, kuzucuğum balık. Ben balık avlarım otuz yıldır.”

“Kusura bakma ablam, ben şehirde yaşadığım için bilemedim. Tek hatırladığım, dedemin eskiden keklik avladığı. Ne güzel bir yerde yaşıyorsun. Göle bakıp bakıp ne güzel bir hayat geçer burada, değil mi?”

“Bir de bana sor” diyor kadın. “Burada yaşam zor, çok zor… Balıkçılık yaparak geçinmeye çalışıyoruz.”

“Seviyor musun balığı? Biraz kendini anlatır mısın?”

“Severiz, sevmek zorundayız. Rızkımızı balıktan çıkarıyoruz. Ben aslen buralı değilim. Diyadin’den gelin geldim. On yedi yaşımdaydım daha.”

“Mutlu musun burada?”

“Mutluyum desem yalan olur. Çok mutsuzum.”

“Öyle deme, haline şükret Şükran ablam. Bak ne hayatlar var. Beterin beteri var. Peki, çoluk çocuk var mı?”

Gözlerini gölün gümüş yüzüne çarpıyor kadın. Göl gümüş ama benim gözümde beş para etmez der gibi. Elimden gelse şu koca gölü kuruturdum der gibi hınçla bakıyor. Dilsiz olmayı ne çok isterdim dercesine susuyor bir an. Daralarak cevap veriyor sonra:

“Keşke bunu sormasaydın kuzum” diyor. “Keşke bunu sormasaydın…”

Buruşuk parmaklarının var gücüyle burnunu sıkıyor kadın. Ağlamamak için direniyor. Gözlerini de sıkamazdı ya… Gözlerinden süzülen damlalar yanı başındaki göle karışıp ağıt oluyor. Yanlış bir soru sorduğuna pişman sunucu kadın omuz veriyor sarsılan dağa. Devasa kayalar yuvarlanıyor zirveden üzerine üzerine. Birazdan anlayacak yamacının neden un ufak olduğunu dağ gibi gördüğü kadının. Şimdi ağıt sırası… Bağırmıyor kadın. Dağ gibi gönlünün derin mağaralarına gömercesine acısını, susuyor. Sunucu sabırla bekliyor. Biliyor, birazdan anlatacak balıkçı kadın derdini. Anlatacak ve beraber ıslanacaklar yağacak yağmurla.

“Oğlumu benden aldı bu göl” diye başlıyor acısının resmini çizmeye.” On sekiz yaşındaydı. Liseyi yeni bitirmişti. Bizim buralarda iş yok. Eşim felçli. Çalışamıyor. Yardım olsun diye balıkçılığa başladı. On sayısını hiç sevmem ben. Oğlum üç tane onun yan yana geldiği tarihte bu gölde boğuldu. Çıkma bugün dedim, dinlemedi. Fırtına çıkmış. Sandaldan düşmüş. Aynı gün cesedini bulduk. Bu çok acı. Bir oğlum daha var. O olmasaydı intihar ederdim. Tam üç sene balık yemedim. Balığa çıkmadım. Gölü çok taşladım evlâdımı aldı diye.”

Sunucu kadın dayanamıyor, sarılıp beraber ıslanıyorlar. Balıkçı kadın göle dönüp yumruğunu sıkıyor. Bağrındaki ateşi gölün kenarına bomba misali bırakıyor:

“Ben göle ne yaptım? Benim evlâdımı aldı. Cansız, nefessiz bıraktı beni. Şimdi ne vakit göle açılsam her yerde oğlumun nefesini hissediyorum. Feryat edip bağırıyorum bir müddet. Sonra aklıma oğlumun en sevdiği türkü geliyor. Onu söyleyip avunmaya çalışıyorum.”

Sunucu kadını biraz olsun neşelendirmek, acısını dindirmek için çırpınıyor. Genç bir adamın gönlünden geçenleri merak edip soruyor:

“Hangi türküydü ablam? Gel beraber söyleyelim.”

“Saçlarından bir tel aldım. Haberin var mı yar yar, haberin var mı?”

Sunucu titrek sesiyle türküye başlıyor. Balıkçı kadın başta eşlik etse de yutkunup ağlıyor. Dayanamıyor sunucu, hıçkırıklarla kadına yeniden sarılıp susuyor. Sunucu bunca kuraklığa rağmen gölün niçin kurumadığını o an anlıyor. Kim bilir? Daha kaç göz bu gölü gözyaşlarıyla besliyor. Kuruyacak gibi değil bu göl. Dinecek gibi değil bu sancı. Acep duyulmamış kaçıncı bu acı. Tekrar ayrılıp söyleniyor sunucu:

“Ah Şükran ablam ah! Ben buraya program çekmeye gelmiştim. Sen beni mâf ettin. Nasıl bir hayat bu? Nasıl dayanıyorsun?”

Balıkçı kadın aslında yaşayan bir ölü olduğunu, kısa cümlelerle özetliyor:

“Bu benim yolum. Mecburum. Bu yolda yürümek zorundayım.”

Sunucunun daha da üzüldüğünü gören balıkçı kadın dağ gibi gönlünü yine konuşturuyor. Anadolu kadınının dirayetini dili döndüğünce haykırıyor. Bir ağaç misali dimdik göğe uzanan kadın başlarında dolanan bulutları dağıtmak için davranıp konuyu değiştiriyor:

“Ayakkabılarım hep çamurdur benim, kusuruma bakma kuzum. Bu çamur hiç eksik olmaz. Kasabaya gittiğimde hastanede ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak gezmek istiyorum ki etrafı pisletmeyeyim. Bankaya gidiyorum meselâ. Yerler bembeyaz fanyas ya, ayakkabılarıma bakıp utanıyorum…”

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yanlıştan Doğan Yanlış

Göl uyuyor. Rüzgârın beşikte salladığı sazlıklarsa uykuya direniyor. Göl suskun...

Sekiz

Göl uyuyor. Rüzgârın beşikte salladığı sazlıklarsa uykuya direniyor. Göl suskun...

Asil

Göl uyuyor. Rüzgârın beşikte salladığı sazlıklarsa uykuya direniyor. Göl suskun...