Dil Bunalımından, Medeniyet Buhranına

Türkçe, asırlara sârî mevcudiyetini genişleterek muhafaza eden, farklı ağız ve lehçelerde de olsa, tüm kıtalarda konuşulmaya devam eden, emsalsiz ve nâdîde bir dildir. Bu dil tarihte imanın, ilmin, cihadın, aşkın ve medeniyetin dili olmuştur. Haliyle imandan, ilimden, aşktan ve medeniyetten dem vuran herkesin, Türkçeye dair büyük bir mesuliyeti vardır. Böylesi bir hazineye sahip çıkmak, sorumluluktan öte, mecburiyetin zaruretidir. Türkçeye sahip çıkmak, dünya milletlerinden biri olan Türklerin konuştuğu dile sahip çıkmak anlamına gelmez. Türkçeye sahip çıkmak, ümmetin mazisine hürmet duymaktır. Medeniyet âtîsinin kurgusuna bir tuğla misali destek vermektir. Çünkü Türkçe, ümmetin ve dahi insanlığın yegâne rehası olan Türk-İslam medeniyetinin temel taşıdır. Bu nedenle, halâsımızın hazinesi olan dilimiz, hepimizin devraldığı kutlu bir emanettir.

Bir insanın kullandığı dili, o kişinin bilgi birikimini, bilinç merhalesini, dünya görüşünü, kimliğini ve ait olduğu medeniyetini izhar eder. Medeniyetin inşasında dilin ehemmiyeti tartışılmazdır. Ancak unutulmaması gerekir ki, yalnız kendi diline mebni edilen kültür birikimi ile medeniyet kurgulanabilir. Yoksa başkalarının kollarında saadet arayanlar, müesseselerini ve mabetlerini başkaları üzerine tapu eder. Yolun sonunda ise, al açık ortada kalır. Haliyle dil mevzusu, asırlık planların inkılabı ve hârikulâde süreçlerin samimiyet belgesidir. Bu samimi ruh, münevverlerden başlamak üzere, bütün fertlerin dimağına dokundukça, kadim çınarlara yeni filizler eklenir. Her filiz ise, maarifimizin ve medeniyetimizin hayranlık uyandıracak motiflerine dönüşür.

Dil; kalbin, ruhun, düşüncenin, tasavvur ve tahayyülün kollarından beslenerek tezahür eden bir yapıdır. Kalbini, ruhunu, fikrini, tahayyül ve tasavvurunu kaybetmiş cemiyetler, yalancı bir hürriyetin sandalında özüne irtikâp eder. Muvakkat zevklerin hissiyatını, ilme, ideale ve millet ufkuna tercih eder. Haliyle kendini hakir görürken, efendisini tebcil eder. Dilin kapsama alnından uzaklaşanların hâli pürmelâli budur. Millet olmanın denge taşını oluşturan dil mefhumu örselendiği zaman, geçmişin muazzamlığının bir manası kalmaz. Ulus bilinci çöker ve ölümün iksiriyle hayat badesi içildiği zannedilir. Filhakika, ölüm iksirine müptelâ olanların medeniyet şuuru tamamen mâdum olmuştur.

Kalp, vücudun merkezidir. Dil ise, milletin ve medeniyetin kalbidir. Kalbin madden çalışması tıbbiye sahası olsa da, manen çalışmasının temelinde ahlak yatar. Zira kalbin stresi, sadece ahlakın tevazuuyla izâle edilebilir. Bu sebeple, Türk-İslam medeniyetine kalp medeniyeti yahut ahlak medeniyeti dersek, pek yanılmış olmayız. Ahlakın kalp ile kalbin ise dil ile olan bağı bizde farklı bir merhalede seyreder. Çünkü kalp, Yüce Mevlamızı ve Sevgili Peygamberimizi en çok hissettiğimiz manevi bir mekândır. Geriye dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: Kalbimizin muhitine başka sevdaları yaklaştırdığımız zaman, sendelemeye ve bunalıma maruz kalmışız. Milletimiz ne zamanki kalbinde başka aşklara kapı aralamış, işte o vakit bir ahlak bunalımı yaşamıştır; bu durum ise, kalbinin katılaşmasına sebebiyet vermiştir. Katı kalplilerin dili ise tartışmaya, yanlış anlamaya ve kavgaya meyillidir. Bugün şayet yalan yanlış varsayımlar ve dedikodu sarmalı fazlaysa, birbirimizi sürekli yanlış anlıyorsak ve bir sözden bile kavga sebebi buluyorsak, kalbimiz katılaşmış ve ahlaki stresimiz hücrelerimize işlemiş demektir. Kalbimiz, manen beslenmiyor ve dil ile gerekli ünsiyeti kuramıyor demektir. Bu itibarla, uzun müddettir kalpten beslenemeyen dilimiz nedeniyle, kimliğimiz ve medeniyetimiz vahşi bir buhranının ve bunalımın girdabına düşmüştür.

Dilin ikinci gıdası, kırbaçlanmamış bir ruhtur. İnsan olmanın özü ve cevheri, kahrolası metanın elinde şebekleşince, ruh geldiği yere avdet etmek üzere yola çıkar. Bilir ki, hürmetsiz her söz, dilin ruhunu gayya kuyularına atar. Ruh, zarif bir tasavvurun hücrelerinden neşet etmiştir. Ruhsuz sözler, durağanlaşmış sular gibidir. Kokmaya ve yosun tutmaya başlayan ve hatta çürüyen sular. Suyun fıtratında akmak ve coşmak vardır. Hareket etmeyen su, çürüyor demektir. Ruhsuz kelamlarda bu misal gibi, yatağından çıkmış ve kalbe karşı arasına mesafe açmıştır. Bütün lisan-ı münasiplerin ortak özelliği, ruhtur. Ruhun letâfeti, insanın kalbini her alanda inşirah ettirir. Bu ruhun olgunlaşmasına vesile olan mefhum ise, ahlakla tezyin edilmiş kalptir.

Türkçenin dil otağında kendine yer edinmiş sözler, Anadolu irfanıyla bir potada yoğrulmuş ve hiçbir ifadenin infialine sebebiyet verilmemiştir. Münevverlerimiz, eserlerinde her bir ibareyi taşı gediğine koyar gibi kullanmıştır. Çünkü onlar meçhul bir rüzgârda savrulmanın gafletine düşmemiştir. Çileyi dahi mukaddes bir nimet sayarak, kahrın ve lütfun tesirine hürmet etmiştir. Bu hürmet, söze ruh, taşa ruh ve asırlara ruh katmıştır. Büyük medeniyetimiz ise, bu ruhların mürekkebinden neşvünema etmiştir. Fakat bizler, elimizdeki mücevhere burun kıvırıp, batının tenekelerine tav olduk. Bu hatamız, dilimizi özentili ve gevşek ağızlarda derbeder etti ve medeniyetimiz şaşkınlık afyonu içmiş gibi kıblesini şaşırdı. Lakin her şey bitmiş değil, ruhumuza otacı ve halimize dirlik olacak ilaçlar, görebilenler için yanıbaşımızdadır.

Dilin mütenasip bir surette ve dahi kâmil bir terbiyede seyretmesinin başka bir bestesi ise, fikirdir. Fakat her fikir, güfteleri besteleyemez. Bu sebeple bizim zikrettiğimiz düşünce, her dem bir inkılaba gebeymiş gibi hazır ve nâzır olandır. İnkılaptan kastımız ise, sakal, bıyık yahut elbise ve şapka gibi alelâde basit değişimler değildir. İnkılap dediğimiz şey, öldürmeye gelirken yaşamayı ve yaşatma şuurunu hissetmek ve adaletin timsali haline gelmektir. Nizamiye Medreseleri ile büyük cihan medeniyetinin tohumlarını atmaktır. Haliyle her fikir, lisanın özünü okşamaz, bilakis istila edebilir. Bu sebeple köklerine gıda veren bir düşüncenin külliyesi ile mazisini öteleyen sefil tüccar zihniyetinin sahnesi, farklı mecralardır. Ne vakittir köklerimizden beslenmediğimiz için, bize ait olan bir fikrin mücadelesini veremiyoruz. Çünkü kendi dilini kullanmayanların kendilerine has bir düşünce yapısı teşekkül etmesi imkânsızdır. Bu atmosfer içinde Süleymaniye külliyesi Oxford’a, Baki Goothe’ye ve İbn-i Batuta ise Marco Polo’ya karşı mağlup olmaktadır.

Düşünce ve dil arasındaki mezkûr asgari mutabakat eksikliği, Müslümanların birbirlerini doğru anlamları yönünde büyük bir engel olarak durmakla kalmamakta, büyük çatışmalara da sebebiyet vermektedir. Eğer bugün dilimiz, geleneğimiz ve medeniyetimizin terimlerini ve kavramlarını karşılamaktan acizse, bize ulaşan emanet artık bir işe yaramıyorsa, kendimiz de kayıp varlıklara dönüşmüşsek, bunun nedeni dil ile düşünce arasındaki bağlantıdır. Zamanımızdaki kültürel kopukluk bizleri şizofrenik varlıklar yapmıştır. Dilimiz çeviri, konuşmamızsa dublajdır. [1]

Dili tekmil eden dördüncü husus ise, tahayyül ve tasavvurdur. Türkler İslamiyet’i kabul edince daha önce eksik bıraktıkları yönlerini bir bir tespit ettiler. Bu noksanlıktan biri de, tahayyül ve tasavvur olmuştur. Ne konuştuklarının, nasıl mülaki olduklarının ve konuşmalarının ne anlam iktifa ettiğinin idrakine varan yeni toplum anlayışı, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib ve Ahmet Yesevî gibi büyük mütefekkirleri bağrından çıkarmaya başladı. Cihana hükmetme anlayışı, nizam-ı âlem tahayyülüne dönüştü. Haddizatında bu ruh zaten milletimizin hilkatinde mevcuttu; fakat mevcudiyeti külliyen tebarüz ettirecek bir hareket yoktu. O hareket, İslam’ın pek muhteşem ziyasıyla kendini göstermiş oldu. Gönüller ve şehirler yeni tasavvurun nişaneleriyle süslendi. Her ne kadar o dönemde de, revaçta olan dillerin egemenliği günümüze benzese de, aradaki mühim fark şudur: Türklerin İslamiyet’i kabul ettiği dönemlerde ilim ve edebiyat dili Arapça ve Farsça idi. Türk âlimler ve edipler, çalışmalarını ekseriyetle bu dillerle yaparken, Türkçeyi de hiçbir zaman ikinci plana atmadılar. Özellikle o dönem için Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib ve Ahmet Yesevî gibi isimleri zikretmemizin sebebi de, budur. Türkçeyi konuşanlar, asrın iktizasından geri kalmadıkları gibi, muhitlerini hayranlık hisleriyle şahikalara taşıyacak kemâlât sergilediler. Merhum Nabi’nin ifade ettiği “Tahsil-i kemâlât, kem âlât ile olmaz” veciz sözü, bize göstermektedir ki, olgun bir safhaya yükselmenin bir takım şartları vardır. Bu şartların en mühimi ise, dildir. Mevcut lisanımız maatteessüf stresin ortasında olduğundan, tahayyül ve tasavvurumuz cılız bir şekilde tezahür etmektedir.

Hilmi Ziya Ülken diyor ki; “En değerli aletler, tehlikeli silahlar haline gelebilir” [2] bizimde en kıymetli hazinemiz olan lisanımız, kendi kendimizin imha edilmesinde büyük rol oynadı. Daha doğrusu dil ile milletimizin dönüşümü gerçekleştirildi. Tanzimat ile başlayan bu süreç, yirminci asrın başlarındaki siyasi gelişmeler ve üstüne birde birinci cihan harbi vuku bulunca, dünyanın dört bir köşesinde ulus merkezli devletler kuruldu. Bu yeni düzen, Türk tarihine de, yeni bir evlat bağışladı. Uzun müddet harp ve yoksulluğun pençesinde kıvranan milletimiz, yeni kurulmuş devletimize büyük umutlar besledi. Fakat gün geçtikçe umutlar bir bir suya düşmeye başladı. Bu hüsranın başında da, lisanımızın ahvali gelmektedir. Yeni kurulan Türk devletinin resmi dili Türkçe ilan edilmesine rağmen, batılılaşma hastalığı, bu alana da sirayet etti. Asırlardır kullanılan Türkçemize, düzmece bir ifade olan “Osmanlıca” yaftası vuruldu. Akabinde, dilimizde Arapça ve Farsça kelimelerin çokluğundan mülhem, meseleyi tarihi ve coğrafi bir hakikat yerine, Arap ve Fars hayranlığı algısı takip etti. Planlı safsatalar ile kadim lisanımız budanmaya başladı. Sadeleştirme başlığıyla ise, kâmileden sâfileye evrime tabi tutuldu. Türkçe, en katı ve gaddar dönemini sadeleşme ve muasırlaşma adı altında bu dönemde görmüştür. Bu hercümerç içinde dilimiz bunalıma girince, ferdi ve ictimâî birikimlerde azar azar kopmaya başladı. Her kopan yaprak, ulu çınarımızı kuru bir ağaca dönüştürdü.

Varlığımızın can damarı mesabesindeki dilimizin hırpalanması münasebetiyle birbirimizle mülaki olmayı unuttuk. İletişim kuramadığımız her lahza, kavga etmeye ve düşmanlaşmaya başladık. Devletimiz ve Türkçemiz için sarfedilen hamasi ifadelerle ayakta kalabilmek mümkün olmadı. Çünkü bir lisanın ve dahi onu konuşan milletin beynelmilel bir alanda kendine yer edinebilmesi için, o dili konuşanların her alanda üretmesi lazım gelir. Sanayisi montaj, üniversiteleri dilmaç, belediyeleri simsar ve aydınları kopyacı ise, o dilin yeni dünya şartlarında medeniyet kurabilme istidadı imkânsızdır. Fakat bu çizdiğim manzara, içinde bulunduğumuz teessürün dozunu artırmak için değildir. Bilakis silkinip ayağa kalkmak için bir resmin anatomisidir. İstikbalimiz için elimizde iki önemli haslet durmaktadır. Birincisi hala Müslüman ve Türk olduğumuzu unutmamış olmak, ikincisi ise, Türklüğümüz ve Müslümanlığımızın hırpalandığı ve iğdiş edildiğini kabul etmekle beraber, bunları yeniden ayağa kaldırmamız için tezadın şuurunu taşımaktır… İnancım ve temennim odur ki, cehdimize cemre düştüğü gün, Ökten’den Endülüs’e ve Kırım’dan Kahire’ye kadar her yanda, yeniden bahar çiçekleri açacaktır…

Kaynakça:

1) Yrd. Doç. Dr. Mehmet ULUKÜTÜK, Diyanet Aylık Dergi, Şubat 2016, s 14,
2) Hilmi Ziya Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Yayınları, Şubat 2008, s 7,

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Türkçe, asırlara sârî mevcudiyetini genişleterek muhafaza eden, farklı ağız ...

Boşluk

Türkçe, asırlara sârî mevcudiyetini genişleterek muhafaza eden, farklı ağız ...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Türkçe, asırlara sârî mevcudiyetini genişleterek muhafaza eden, farklı ağız ...