Dikkat, Açımız Daralıyor!

İnsanın mayasında dert, sancı, mihnet, keder var. Dertlerle yoğrularak, sancıların ızdırabı ve mihnetlerin yorgunluğuyla, keder denilen beşikte çektiğimiz “ah” ninnileriyle büyüyoruz. Tecrübemiz bu şekilde oluşuyor, yaşadığımız anlar bunlarla anlam kazanıyor. “Kolay, kıymetin düşmanıdır.” dedikleri gibi kolay elde etmediklerimizle, kaybettiklerimizle, çevremizi ablukaya alan dertlerle hayatın kıymetini, “eşrefi mahlukat” sıfatının ne kadar zor bir sıfat olduğunu görüyoruz.

İnsan, yaş alarak değil; yaşadıklarıyla büyüyen, gelişen, olgunlaşan bir varlık. Her olay, bir tanık ister, bu yüzden insanın da beşaretten insanlığa erişinin, olgunlaştığının tanıklığını yapacaklara ihtiyacı var. Bunlar da mihnet, dert, keder ve sancı. Alfred de Musset’in, “İnsan, bir çıraktır, ızdırap da onun üstadıdır ve hiç kimse ızdırap çekmedikçe kendisini tanıyamaz.” dediği gibi bunlar, insanı insan yapan üstatlar aynı zamanda.

İnsan, fıtraten mihnet, dert, keder ve sancının rahle-i tedrisinden geçecek şekilde hatta geçmek için yaratılmış. Çile çemberinden geçmeden insanın insani melekeleri, mücadele azmi, maharetleri, istidatları, marifetleri ortaya çıkmaz. Maddi manevi bir terakki yaşamak isteyen insanın risk alması, sıkıntılarla yüzleşmesi, dertlerle kol kola gezmesi gerekir ki insanlığı ortaya çıksın. Yani yiğit er meydanında belli olur hesabı. Yoksa er meydanına çıkmayana kim yiğit desin?

Çok sevdiğim bir ifade var: “Nüzûl, nazara tabidir.” Yani size ilham olunan, gönlünüze düşen, hayatınıza yön veren ve davranışlarınızı şekillendiren fikirler, sizin bakış açınıza göre şekillenir. Hayata bakış açınızın genişliği, hayatınızın o açı oranında ferahlamasına, genişlemesine, güzelleşmesine vesile olur. Bazen hayatımızın seyrinde gelişen birtakım menfi durumlar, olaylar yahut imtihanlar bir şekva hâlini pelesenk ediyor gönlümüze. Bu hâl de bakış açımızı daraltıyor hâliyle. Bakış açımız daraldıkça gönlümüz, ruhumuz, dimağımız daralıyor. Dertlerin açtığı, imtihanların araladığı o geniş açıları, her derdin açtığı o geniş açıda nice derman saklı olduğunu göremiyoruz.

“Sorunları sorun olarak görmediğimizde sorun diye bir şey yoktur.” denir her zaman. Klişe bir sözdür ama hakikatin ifadesidir. Sorunları sorun olarak gören de insandır, sorun olmaktan çıkarıp o derdin içinde nice hakikatin gizli olduğunu gören de. Başımıza gelen derde ne anlam yüklediğimiz, onu nasıl gördüğümüz ve hayatımıza hangi türde ışık tutacağını görmemizdir önemli olan. Bu durum hem mihnete katlanmamızı kolaylaştırır, sabır eşiğimizi yükseltir hem de o dertle beraber büyümemize, olgunlaşmamıza, insanlığa ermemize vesile olur. Jung’un dediği gibi: “Anlam, birçok şeyi -belki de her şeyi- dayanılır hâle getirir.”

Bir zaman arkadaşlarımla birlikte yolda yürürken arkadaşlarımın tanıdığı âmâ bir arkadaşımıza rastladık. Bir yere yetişmeye çalışıyordu lakin yolunu kaybetmiş gibiydi. Yardım etmek için müsaade istediğimde kabul etti. Yolda otobüs durağına doğru yürürken laf lafı açtı, epey de muhabbet ettik. Niyazi Mısri Hz.’nin, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” sözünü o muhabbetle anladım galiba.

Arkadaşımız âmâ olmasına rağmen piyano, bağlama ve birkaç enstrümanı maharetle çalabiliyordu hatta bu enstrümanlarla konser verebilecek kadar maharetliydi. Ayrıca yakın zamanda single bir parçasının çıkacağını müjdeledi bizlere. Diğer yandan psikoloji bölümü son sınıfta okuyordu, artık bitime yaklaşmasının sevinci vardı üzerinde. Bunların yanında farklı uğraş alanları da vardı elbette. Hâlinden memnun, kalbi mutmain, ruhu dingin bir hâldeydi. Öylesine güzel tebessüm ediyordu ki yalnız kendi derdini değil, karşısındakinin dertlerini de eritiyordu. Hâliyle, duruşuyla, tavrıyla dertlerini dert sanan yüzüme derdini güzelleştiren hakikati haykırmıştı.

Öyle güzel sahiplenmişti ki derdini onu dert olarak görmekten ziyade hayat yoldaşı yapmıştı kendine. Onunla yürüyor, onunla konuşuyor ve hayatın üzerine doğru getirdiği her mihnette, sarsıntıda, buhranda onunla teskin oluyordu sanki. Bu da hâline, tebessümüne, gönlünden âleme yayılan sıcaklığa ve samimiyete yansımıştı. O derdini sevmiş, derdi de onu güzelleştirmişti. Hayatın güzelliğini de burada bulmuştu zannımca yani derdini dost kılarak derman bulmakta.

Şu hayatta hiçbir şeyin boşa olmadığını biliyoruz, buna iman ediyoruz. Bu yüzden o kardeşimin de karşıma boşuna çıkmadığını düşündüm o gün. Bir şeyleri anlamam, fark etmem, hatırlamam ve hayatıma çeki düzen vermem gerekiyordu. Derdim gözümde dağ gibi büyürken o kardeşimiz tüm dağları tuzla buz etti, onun yanından ayrıldıktan sonra kendimi düz bir ovada yürüyormuş gibi hissettim.

Ariflerin güzel bir ifadesi var: “Sanma bir dert sende var, sendeki derdi nimet sayanlar da var.” Hayatın içerisinde dertlerimizi derman saymak yerine, onların hayatımızda hangi genişletici, ferahlatıcı açılara vesile olduğunu görmek yerine açımızı daraltıyoruz, hayata baktığımız yönü karartıyoruz. Dert; kıymetini bileni yüceltir, kıymetini bilenin kıymetine kıymet katar. Gönlüne derman, ruhuna merhem olur. Aşık Veysel’in dediği gibi: “Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez / Derdim bana derman imiş bilmedim…”

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Selam Olsun

İnsanın mayasında dert, sancı, mihnet, keder var. Dertlerle yoğrularak, sancıların ızdırabı ve mihne...

At Murattır

İnsanın mayasında dert, sancı, mihnet, keder var. Dertlerle yoğrularak, sancıların ızdırabı ve mihne...