Sıradaki içerik:

Bir Olur

e
sv

Demir Leblebi Yada Sultan Abdulhamid Han

avatar

Fatih Duman

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

“Her şey zıddıyla kaimdir” derler. Bir şey varsa ve olmuşsa bir de onun tezatı vardır ve olmalıdır. Her şey böyle aslında. Evvelden beri gelen dünyanın düzeni de böyle. Bir yanda zalim var bir yanda mazlum, bir yanda batıl var bir yanda hak ve bir yanda haç bir yanda hilal. Ecdat bu meselde her daim mazlumun yanında olmuştu, zalime karşı durup hakkı savunmuştu. Son anına ve son zamanına kadar. Kimi tarihçilerin dediği gibi “son imparator” Abdülhamid Han da ömrünü bu yolda harcadı işte. Demir bir leblebiydi Sultan Abdülhamid. Yutulmuyordu. Ve bu milleti yeniden diriltme hayalleriyle tutuşuyor, ecdadının yadigârı bir davayı bir an olsa zihninden çıkarmıyordu. Ama her bir yanda ihanet vardı. Otuz küsur yıl hem içerdeki hem de dışarıdaki düşmanlara direndi lakin yalnız adamdı, yetmedi gücü. 1909 yılında tahttan indirildi ve ateş her bir yandan sarmaya başladı Anadolu’yu.

Ve yeniden bir düzen kuruluyordu. Mazlumların kanı üzerine kurulan bir düzen… Rusya boğazlara inmek için planlar kuruyor, İngiltere dünyayı sömürmek için her bir yana saldırıyor, ölümle gelen zenginlik aklını başından alıyordu. Bir ölüm sarhoşluğu vardı başında ve dünyaya ölüm dağıtıyor, petrolün kendi ülkesine akmasını istiyor, zulüm kusuyor ve sömürüyordu her memleketi de yine doymuyor daha fazlasını istiyordu, Fransa sömürmek için Arap ve Afrika topraklarını gözlüyor, Almanya bu yeni kurulacak düzende kendine bir yer bulmaya, oyunun dışında kalmamaya çalışıyordu ve bu maksatların, planların her biri Osmanlı üzerinde toplanıyor hepsi ağızlarından salyalar akıtarak Osmanlı’nın tükenmesini bekliyorlardı. Ve onların yaptıkları planlarda mazlumlar hep ölüyordu. Ve artık mazluma çare olmaya Osmanlı’nın gücü yetmiyordu.

Biz bir Konstantin kadar vatanı sevmez miyiz?

Tahttan indirilmiş ve Selanik’e sürgüne gönderilmiş olan Abdülhamid Han, Balkan Savaşı bozgunu üzerine elden çıkmak üzere olan Selanik’ten alınarak İstanbul’a getirilmişti. Eski sultan Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında tutuluyor ve buradan izleyebildiği kadarıyla ülkenin hazin halinden büyük bir elem duyuyordu.

Yine böyle İstanbul’da lakin İstanbul’a hasret olduğu günlerden birinde kendisini sadrazam Talat Paşa’nın ziyarete geldiği haber verildi. Talat Paşa, Tevfik Bey ve Fahrettin Ağa sabık sultan ile görüşmek için Beylerbeyi Sarayı’na gelmişlerdi. Bir vakit bekledikten sonra gelenlerin yanına ağır ama vakur adımlarla koskoca cihan devletini otuz küsur sene içte ve dışta bütün düşmanlara karşı savunmuş ve bunun ağırlığının omuzlarındaki izleri halen dahi belli olan Abdülhamid Han içeri girdi.

Gelenler karşısında ellerini bağlamış duruyorlardı ve her biri Abdülhamid Han’ın bir heykel gibi duruşuna gıpta ediyorlardı. Temennadan sonra Talat Bey Sultan Reşad’ın selamını iletip geliş sebeplerini anlattı ve şöyle söyledi.

-“Acil bir tehlike olmamakla beraber vaziyet çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli savunmaya rağmen boğazı geçecek olursa padişah, hükümet ve hanedan esarete düşerek elim bir barış anlaşmasına mecbur kalmamak için gerek sultanımız ve gerekse de meclis Anadolu’ya geçip harbe oradan devam etmeye karar vermiştir. Hatta Sultanımız Mehmed Reşad için Konya’da bir konak dahi hazırlanmıştır.

Ve sultanımız bize bu korkulan vaziyet meydana gelirse sizin hangi şehirde ikamet buyurmak istediğinizi öğrenmemizi emrettiler.”
Abdülhamid Han söylenenleri sonuna kadar dinledi. Hiçbir şey söylemedi. Ve keskin bakışlarıyla tek tek gelenlerin gözlerine baktı, bir vakit öylece durduktan sonra;

“Şevketli biraderim Sultan Reşad’ın isteklerine bağlı olduğumu bildirmek isterim. Lakin endişesi tamamıyla gereksizdir. Eğer dokunulmamışsa Çanakkale surlarını ben zamanında tamir ettirmiştim, oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Lakin olur da öyle bir felaket başa gelirse sultanın yapacağı şey vatanını, milletini terk edip zelil olmak değil gerekirse yıkılan devletinin taşları altında can vermektir. Ecdadımız Sultan Fatih bu beldeyi fethettiği zaman Bizans imparatoru Konstantin kaçmayıp yıkılan kalelerin altında can vermek cesaretini göstermişti. Biz Sultan Fatih’in torunları Konstantin’den aşağı kalmayız, kalmamalıyız. Bir Konstantin kadar değil miyiz biz?
Sultanımıza böylece arz edin.

Müsterih olsunlar, Allah’ın takdirine sarılsınlar. Ve şuradan şuraya da kımıldamasınlar. Zira düşman buraya giremez.

Bana gelince; ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden bu arzuya uyulmasını isterim”
Dedi ve sadece selam verip çıktı da gitti.

Ruhu şad, mekanı cennet olsun…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.