Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Değişen Zihniyet ve Türkçe

avatar

Dilhâne

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

İnsan dünyayı nasıl algılar? Bu, temel bir felsefi meseledir. Tarihin başlangıcından günümüze kadar insan, bu sorunun cevabını aramıştır. Birçok düşünür bu soruyla ilgilenmiş ve bu soruya hayata bakış açılarına göre cevap vermiştir.
Bu düşünceleri ikiye ayırabiliriz. Birinci görüşe göre dünya beş duyu organımızla algıladıklarımızdan ibarettir. İnsan algılarıyla tüm gerçekliği bilir. Görebildiğimiz, ölçebildiğimiz ve hissedebildiğimizden başka bir dünya yoktur. Diğer görüşe göre ise duyu organlarımızın bir sınırı vardır. Biz kâinatı ancak bu sınırlar içinde algılayabiliriz. Bu sınırları, sınırlı olan duyu organlarımızla aşmamız mümkün değildir. Platon’un mağara benzetmesinde olduğu gibi biz gerçekliğin ancak gölgelerine vâkıf olabiliriz; çünkü sınırlı duyu organlarımızla dünyada gerçekliği algılayamayız.
Dünyayı algılamaya dair bu iki farklı görüşten materyalizm ve idealizm düşünceleri ortaya çıkmıştır. Dünyanın algılanması meselesi insanlık tarihinin temel felsefi problemi olan “varlığın mahiyeti”ne dair düşünmeyi ortaya çıkartmıştır. Bu mesele asırlar boyunca pek çok düşünür tarafından ele alınmış ve irdelenmiştir. Netice olarak hâlen tartışılmaya devam etmektedir; fakat bu süreç içinde dünyayı algılamamızda iki büyük kırılma yaşanmıştır.
Birinci kırılmayı Batı, Aydınlanma çağı olarak adlandırdı. Bu düşüncenin ortaya çıkmasına kilisenin sorgulanamayan kâinat görüşünün sorgulanması sebep olmuştur. Bu çağı yönlendiren en önemli isimlerden birisi ise NEWTON’dur. Isaac NEWTON, maddenin temel etkileşim kanunlarını bularak bilim dünyasında önemli bir yer edinmiştir. NEWTON’un tanımladığı oldukça basit ve anlaşılır hareket kanunları, kütle çekimi ve ivme gibi konular, o zamana kadar çözülememiş olan birçok soruna köklü ve kalıcı çözümler getirmişti.
NEWTON’un kanunları o kadar kuşatıcıydı ki NEWTON’dan sonra gelen takipçileri tabii olarak evrende hesaplanamaz, anlaşılamaz hiçbir olay kalmadığını düşünmeye başladılar. İlerleyen süreçte teknoloji gelişip ölçüm yöntemleri ilerledikçe dünyaya ait her türlü bilgi elde edilecek ve insanoğluna gizli hiçbir bilgi kalmayacaktı. Bu görüşe belirlenimcilik(determinizm) adını veriyoruz. Determinizm, meydana gelen tüm olayların, geçmişte meydana gelmiş olayların kaçınılmaz sonucu olduğunu öne süren bir felsefi görüştür.
20. Asra kadar bilim ve fikir dünyasını etkileyen bu görüş insanlığın bu zamana kadar sahip olduğu tüm inançların yeniden gözden geçirilmesine sebep olmuş ve bu düşüncelerin neticesinde insanlık büyük bir fikir savrulması yaşamıştır. Gözle görülebilen ve ölçülebilen dışında her şeyi inkâr eden bu düşünce dünyası insanlığın büyük bir manevi buhrana girmesine sebep olmuştur.
Bu savrulma EİNSTEİN’a kadar sürmüştür. Düşünürler ve ilim adamları EİNSTEİN’in fizik bilimine yaptığı katkılar neticesinde dünyayı ve kâinatı algılama üzerine yeniden düşünmeye başlamıştır.
EİNSTEİN, bilim dünyasında büyük değişmelere sebep olan buluşlarını ardı ardına yapmaya başladı. Bunlardan en önemlisi, Görecelilik(Relativity) Kuramı olarak bildiğimiz nazariyedir. Bugün hâlen tartışmasız geçerliliğe sahip olan bu nazariye; bizlere hız, konum ve zaman gibi o zamana kadar “mutlak” zannedilen değişkenlerin, ölçümü yapan gözlemcinin referans çerçevesine göre değişiklik gösterdiğini söyledi.
Heisenberg, kendi adıyla anılan “belirsizlik ilkesi”ni ortaya koyarak, atom altı düzeyde ölçümlerimizin hep bir belirsizliğe mahkûm olacağını ilkesel olarak ispatladı. Bunun neticesinde NEWTON’dan itibaren bir makine gibi düşünülen dünyanın böyle olmadığı ve insanın büyük belirsizlikler içinde “kaotik” bir hâlde yaşadığı anlaşıldı. Bu gelişme her durumun ölçülebileceği ve insan tarafından kontrol altına alınabileceği düşüncesine büyük bir darbe vurdu. Bu gelişmeler pozitivist ve materyalist düşünceye önemli eleştirilerin gelmesine sebep oldu. İnsanın ve cemiyetin bir makine gibi düşünülmesinin imkânsız olduğu ortaya çıktı. Bu düşüncelerin etkisiyle kurulan sosyalist devletler 20. asırda bir bir yıkıldı.
Kâinatın algılanması bütün diğer ilimleri de etkileyen ve değiştiren bir hususiyete sahiptir. Görecelilik nazariyesi bu çerçevede düşünmenin temelini oluşturan mantık ilminde de köklü değişikliklerin olacağını ve yaşadığımız devrin zihniyetini değiştireceğini göstermektedir.
Batı zihniyetini şekillendiren, parametrelerini, doğru-yanlış cetvellerini tanzim eden eski Yunan düşüncesidir. Demokritos’un kâinatı, atomlar ve boşluktan ibaret. Eflatun’un dünyası keskin üçgenlerle dolu. Aristo’nun mantığı, siyah-beyaz kurallarla. Aristo’yu izleyen kuşaklar, aklı ve kâinatı onun mantığı ve ilmî eğilimleri doğrultusunda algılamaya devam ediyorlar. Çağdaş bilim, matematik, mantık ve kültür, dünyanın siyah-beyaz olduğu ve bu niteliğinin sabitliği esası üzerine kurulu. Ağzımızdan çıkan her hüküm ya doğru ya da yanlış. Her yasa, her yönetmelik, her kural kesin. Dijital bilgisayarın 0-1 ikili sistemi, siyah-beyaz dünya anlayışının zaferi.
Gerçek dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil. Gerçek dünya gri, kırçıl, saçaklı. Kesin olan hiçbir şey yok! Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz. Aynı şekilde, Arz’ın, Mars’ın ya da Ay’ın en ayrıntılı haritaları ovaların nerede bitip dağların nerede başladığını söyleyemiyor. İşaret parmağımızı oluşturan moleküllerin hangilerinin bedenimize ait olduğunu, hangilerinin havada yüzdüğünü saptayamıyoruz. Tıptaki onca gelişmeye rağmen, ölü ile diri arasındaki çizgi kesin olarak çizilemiyor. Bu gelişmeler neticesinde dünyanın sandığımız kadar kesin veriler içermediğini görüyoruz. Çoğu ilmî verinin de belirli şartlar altında gerçekleştiğini görebiliriz. Bu gelişmelerin zihniyetimizi de değiştireceği bir gerçek. Değişen zihniyet kültürümüze de yansıyacak ve dilimiz de değişecek.
Bugün saçaklı mantığın akıllı telefonlar, yapay zekâ çalışmaları ve bazı teknolojik araçlarda kullanıldığını görüyoruz. Saçaklı mantık dünyamızı, kültürümüzü ve dilimizi nasıl değiştirecek? Varsa zararları veya yararları ne olacak? Bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor. Düşünerek dilimizde neleri değiştirebileceğini öngörmemiz gerekiyor.
Dilin canlı bir varlık olduğunu ve kültürle iç içe değişip geliştiğini derslerimizde anlatıyoruz; fakat bu varlığı korumak, kollamak ve geliştirmek noktasında yeni sorunların gerisinde kalıyoruz. Bu sebepten yeni bir dünyanın kapıları açılırken Türkçenin de hak ettiği yeri almasını istiyorum. Bunun için saçaklı mantığın dilimiz üzerine muhtemel etkilerini çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Alpay Sarıyıldız

Bir insana erişmenin ve ruhuna dokunmanın en güzel yollarından biridir edebiyat. Kelimelerin birbiriyle olan aşkını anlatır ve bu anlatım sırasında insana dair olgularıyla bizlere dokunur. Dilhâne işte böylesine aziz bir uğraşın günümüzdeki temsilcisi olarak tüm topluma ulaşmayı amaçlayan bir edebiyat şiir ve fikir dergisidir.

Edebiyat sahip olduğu varlığın içerisinde bir fikre sahiptir. Bu fikirle kavurur cümleleri ve ortaya bir dünya mirası ortaya çıkarır. Varlık gösteren dışa vurum bazen bir düz yazı olur bazense bir şiir. Eğer fikir kendisi bir şiirde bulursa her kelimesinde adeta bir rengin onlarca tonuyla karşılaşır insan. Bu anlam zenginliği ise edebiyatı yeşertir, insanın özüne dokunmasını sağlar. Edebiyat, şiir ve fikirlerin insana sağladığı huzuru ve yüceliği fark eden birçok söz ve kalem ustası; ömürlerini bu alanda sarfetmişlerdir. Aynı manevi değeri arayan nice insanın varlığını hoşgörü ve güzellikle karşılayan Dilhâne dergisi bu arayışın karşılığı olarak yeni yazarlar için de bir platform görevi görmektedir.

Öyle ki söz edilen amacın sonucu olarak Dilhâne Dergisi, okuyucularından ve yazı yazarak bir uğraşı ortaya koymak isteyen herkesten yazılarını beklemektedir. Bu yazıları bünyesine katarak diğer insanlara ulaştırarak hem yazarın gelişimini desteklemektedir hem de yazara duygu ve düşüncelerini başka insanlara aktarma olanağı tanımaktadır. Eğer sizlerde yazılarınızı paylaşmak isterseniz ilgili bilgileri dilhane.net adresinde bulabilirsiniz.

Bir fikrin hamurunu edebiyat ve şiir ile yoğururken, toplumdan yazılar alarak bu uğraşa değer katmanın bir başka boyutu daha bulunmaktadır. Hiçbir bir karşılık beklemeksizin edebiyat şiir ve fikre duyulan saygıdan dolayı tüm bu uğraşları yine toplumla paylaşmak. Bu sebeple Dilhâne dergisi insanlara ulaşabilmek için aylık yayınlarını, yapılan söyleşileri, yazıları ve daha birçok yazılı ve görsel ürünü dilhane.net adresinde hiçbir maddi karşılık olmaksızın insanlarla paylaşmaktadır.

Bir yandan değişen dünyaya ayak uyduran bir yandan da sahip olduğu öze günden güne değer katmayı hedefleyen Edebiyat şiir ve fikir dergisi olarak farklı konularda ve çeşitli türdeki ele alımlarıyla edebiyat dünyasında emin adımlarla ilerlemeyi sürdüren Dilhâne dergisi, siz edebiyat aşıklarını da pür heyecanla beklemektedir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.