Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Davut Bayraklı ile Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 2

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Merhaba Davut Bey, Johann Wolfgang von Goethe çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim almış, eserleriyle edebiyat alanında kendine özgü bir yer edinmiş, felsefe ve doğabilimleri alanında da eserler vermiştir. Devletin çeşitli kademelerinde de vazife yapmıştır. Okuyucularımıza Goethe’den bahseder misiniz?

Goethe, Hukukçu bir babanın ve Belediye ve Mahkeme Reisi’nin kızı olan bir annenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmış birisiydi. Onun kendi ifadelerine baktığımız zaman hayat anlayışını babasından neşeli kişiliğini ise annesinden tevarüs ettiğini görürüz. Böyle bir ailede doğduğu için de doğal olarak iyi bir eğitim aldı. Daha çocukluğunda yaşadığı malikânenin özel kütüphanesinde özel hocalardan dersler aldığını biliyoruz. Eğitim hayatına baktığımız zaman Fransızca, Grekçe, İngilizce, Latince, İbranice ve İtalyanca dersler alıyor. Bunun yanında teoloji, tarih, tabii ilimler, coğrafya, matematik, müzik ve resim dersleri için de özel hocaların karşısına geçiyor. Tüm bunların yanında Goethe’nin spora ilgi duyduğunu ve bazı spor dallarında yetenekli olduğunu biliyoruz. burada önemli bir noktaya daha değinmek gerekiyor aslında. Daha bu yıllarda Goethe annesi ve büyükannesinin vesilesiyle Binbir Gece Masalları ile tanışıyor. Çocukluğu zaten Şark’a ilgi duyan bir Avrupa dönemine tekabül ediyor. Yani ilerleyen süreçte bahsedeceğimiz Goethe’nin fikri ve zihni altyapısı bu yıllarda oluşuyor. Batılı olan bir şairin Doğu/Şark ilgisi çocuk yaşta başlıyor. Belki bu yüzden Genç Gothe, -bitiremeyecek olsa da- Hz. Peygamber hakkında bir drama yazmaya başlıyor. Ailenin hukukçu genleri Goethe’yi çevreliyor ve babasının ısrarıyla da olsa 16 yaşındayken Leipzing’de hukuk eğitimine başlıyor. Bu arada rahatsızlanınca okulu bırakıyor ancak daha sonra devam edip diplomasını alıyor. Son sınıfı okuduğu Strasburg Üniversitesi’nde tanıştığı hocası Herder üzerinde büyük bir tesir bırakıyor.

Zaten bizim de incelediğimiz, merak ettiğimiz, çözmeye çalıştığımız Goethe aslında Herder ile tanışıp etkilenmesinden sonra ortaya çıkıyor. Çünkü Herder, kendisiyle yakınlaşıp dostluk kuran bu genç ve zeki çocuğa bazı tavsiyelerde bulunuyor. Nedir bu tavsiyeler? Mesela ısrarlı bir şekilde ondan Kur’ân-ı Kerîm’i okumasını istiyor. Herder, Arapların Kur’an’a sahip olmaları gibi Avrupa’ya hükmeden Almanların kendi dillerinde yazılmış klasik kitaplarının olması halinde Latincenin Alman diline hükmedemeyeceğini ve bu milletin yolunu şaşırtamayacağını düşünüyordu.

Genç Werther’in Acıları, Goethe’nin ilk romanıdır ve iki haftada tamamlandığı söylenir. Yazıldığı dönemde büyük bir etkiye sahip olan kitap, günümüzde de aynı derecede etkisini sürdürüyor. Yazıldığı dönemde intiharlara sebep olduğundan bahsedilir. Werther kimi/neyi temsil etmektedir? Bu eseriyle akılcı değil duygusal edebiyat anlayışını benimseyen Goethe kendisinden sonra gelen edebiyatçıları nasıl etkilemiştir?

Genç Werter, yazıldığı dönemden bugüne kadar üzerinde en çok konuşulan romanlar arasındadır desek abartmış olmayız herhalde. Bir kitap üzerine bu kadar çok konuşma-kritik-tenkit olursa haliyle ortaya mistik fikirler de çıkıyor. Genç Werter, teknik olarak “mektup-roman” diyebileceğimiz bir türde kaleme alınmıştı. J. J. Rousseau’nun kaleme aldığı Heloise isimli romanından sonra yazılan belki de bu türün en başarılı örneğidir diyebiliriz. Goethe, romanı yazdığı zaman henüz 25 yaşındaydı. Alman coğrafyası sıkı bir Kant etkisinden ve Kant disiplininden geçiyordu. Goethe ise “coşumculuk” dediğimiz akımının etkisindeydi. Doğal olarak romanı da bu akıma uygun olarak yazıyor. Kant disiplininden bunalan Alman gençliği Goethe’nin roman karakteri Werter ile karşılaşınca sarsılıyor. Çünkü Werter güçlü duygularla hareket eden, doğaya, çocuklara ve pastoral bir hayata özlem duyan bir karakterdir.

Yine romanda toplumsal kurumlara ve yerleşik düzene karşı bir eleştiri görürüz. Romanın kurgusu da başarısının önemli bir parçasıdır. 3 mektup dışında tüm mektuplar Werter tarafından en yakın arkadaşına yazılır. Doğal olarak siz okuyucu kimliğinizle romanın başına oturduğunuzda sanki mektuplar size yazılmış gibi geliyor ve sizi bir anda o atmosferin içine çekiyor. Kitap o kadar etkili oluyor ki önce Almanya sokakları Werter kıyafetiyle dolaşan insanlarla doluyor. Sonrasında bildiğimiz intihar vakaları başlıyor ve sayısı her geçen gün artıyor. Eserin etkisini anlamak için şunu da bilmemiz gerekiyor: Goethe’den sonra Almanya’da ve farklı yerlerde yeni Genç Werter’ler yazılıyor. Bunların bir kısmı mutlu sonla bitiyor. Bir kısmı ise sadece taklit noktasında kalıyor. Ama bu durum bize romanın dönem içerisinde nasıl bir etki bıraktığını gösteren bir ölçüdür. Ama bildiğimiz bir başka gerçek de Goethe hayatı boyunca bu romandan hoşlanmıyor. Uzun bir dönem onu yok sayıyor, görmezden gelmeye çabalıyor. Çünkü bu romanın daha sonraki eserlerini gölgelediğini düşünüyor.

Goethe’nin mektupları edebiyat anlayışı dışında ona dair başka bilgiler de sunar bize. Bu mektupların nasıl bir önemi vardır?

Kız kardeşine yazdığı bir mektuptaydı sanıyorum “Mektup yazacağın kişiye, onunla konuşuyormuş gibi yaz. Böylece çok daha güzel mektuplar yazarsın.” diyor. Aslında bu cümle bize hem Goethe’nin mektup anlayışını hem de onun mektuplarındaki büyülü dili/kalemi açıklar. Goethe’den günümüze kalan/ulaşan mektupların sayısının 14 binden fazla olduğunu düşünürsek bu konuda kısa konuşmanın, bir özet yapmanın mümkün olmadığını da anlamış oluruz kanaatindeyim. 14 bin mektup dünya edebiyatında rekor sayılabilecek bir rakamdır. Goethe’den sonra yaşamış olan H. P. Lovecraft’ın 100 bine yakın mektup yazdığını biliyorum ama burada durum biraz farklı. Goethe, kaleme aldığı mektuplarında sizi felsefi bir derinliğe çeker.

Özellikle Herder’ yazdığı mektuplar benim açımdan dikkate değer olanlardan bir kaçıdır. Kestner’e ve Charlotte’ye yazdığı mektuplar da dikkate değer olanlardandır. Ama genel olarak bu mektuplarda gördüğümüz Goethe samimidir ve edebi bir tür olan mektup yazımına soyunmaz. O, dostlarına, arkadaşlarına, tanıdığı, sevdiği ve saygı duyduğu insanlara içten ve samimi mektuplar kaleme alır. Belki de bu yüzden Goethe’nin mektupları, onu tanımamız açısından önemlidir.

Goethe’nin İslâmiyet ile tanışması nasıl gerçekleşmiştir? Eserlerinde ve düşünce dünyasında nasıl karşılık bulur?

Aslında bu soruya kısmen yukarıdaki bir cevabımda değinmiştim. Strasburg Üniversitesi’nde tanıştığı ve zamanla yakın dostluk kurduğu, mektuplaştığı hocası Herder, onu Kur’an’ı okumaya davet etmiş hatta bu konuda ısrarlı davranmıştır. Ancak yaşadığı dönem göz önüne alındığında Goethe, Şarkiyatçılığın yükseldiği ve giderek ivme kazandığı bir zamanın çocuğudur. Dönemin aydınları Şark’ı merak ediyor, Şark’a seyahatlerde bulunuyor ve bu noktada yazılar, seyahatnameler yazıyorlardı. Doğal olarak Goethe de bunları görüyor ve okuyordu. Dönemin bağnaz dindarlarının İslâm’a ve Peygamber Efendimize (s.a.v) saldırılarına şahit oluyordu. Eski Ahit ve Yeni Ahit üzerine yaptığı okumalar sonrasında İslâm ve Kur’an okumaları da yapmaya başlıyordu. Hatta bazı şiirlerinde ayetlerden etkilenen dizelere rastlıyoruz. Bunun da ötesinde bazı şiirlerinde neredeyse bir ayeti alıp çevirisini yapıp kullanmış diyebileceğimiz dizeler var. Bu durum Puşkin’in şiirlerinde de vardı. O da Kur’an’dan ayetleri alıp şiirlerinde kullanıyordu. Ve bu iki şairin dönemi birbirine yakındı. Yani o dönemde Batı, Doğu’ya ilgi duyuyor, merak ediyor, araştırıyor… Ama bu durum oryantalist bir mantıktan çok öteye gitmiyordu. Goethe bu noktada var olan hataları görüyor ve yer yer bazı eleştirilerde bulunuyordu. Gençliğinde Peygamber Efendimizle ilgili bir drama yazdığını söylemiştim.

Bu dramayı bitiremese de bizim için önemli çünkü dönemin bağnaz anlayışının onda olmadığını görüyoruz. Kaldı ki bu dramayı gençliğinde yazıyordu. Doğu Batı Divan’ının Hafız’dan esintiler taşıdığını biliyoruz. Doğu dünyası ve İslâm hem şiirlerinde hem de düşünce dünyasında yer buluyordu. Ama bu durum daha çok içinde yaşadığı ülkenin ve kıtanın yerleşik anlayışlarından kabul etmediği noktalarda ayrılırken kendisine yeni bir alan açan, yeni fikirler ve düşünceler sağlayan bir yapı olarak görülmeli kanaatimce.

Goethe’nin çevresindeki insanlar onun dinsiz olduğunu söylerken annesinin yakın arkadaşı olan Susanne Katherina von Klettenberg dinsiz olmadığını,  Hristiyanlık dışı inançlara sapmış olduğunu söylüyordu. Goethe ise kendisine yönelik yargılara şu şekilde karşılık verir: “Siz benim Hristiyanlık telakkimin ne olduğunu belki bilirsiniz, belki de bilmezsiniz. Günümüzde İsâ’nın istediği mânada Hıristiyan kimdir acaba? Belki de sadece ben; her ne kadar siz beni dinsiz kabul etseniz de” (Goethes Gespräche, III/2 s. 604 nr. 6546) İsevî tevhid inancının yitip yerine teslis inancının kuvvet kazandığı o dönemlerde Goethe’nin böyle bir tefekkür dünyası vardı. Sizce Goethe İslâmiyet ile tanıştıktan sonra mı kendilerine sunulan Hristiyanlık inancını sorgulamaya başladı? Yoksa kuşkuları gönlünü İslâmiyet’e açmasına mı sebep oldu?

Goethe’nin dinsiz olduğuna dair ciddi tenkitler yaşadığı dönemde ve sonrasında yok, bildiğim kadarıyla. Elbette bazı eleştiriler olmuştur ya da kendi çağdaşları arasında yer alan bazı bağnaz dindarlarla çatışma yaşamıştır. Belki de onu dinsizlikle itham edenler de bu tarz kişilerdi. Goethe, din söz konusu olduğunda kabullenme skalasını geniş tutan birisiydi. Sadece İslâmiyet açısından bakarsak bu konuya yanılırız. Mistik düşüncelere ve inançlara da meraklı bir kişiydi Goethe.

Şarap ve kadın konularında İslâm’ın ölçülerini anlayamamış ve bu noktalarda eleştirilerde bulunmuştu. Ama bunun yanında tevhit ilkesini çok beğenmiş ve bundan fazlasıyla etkilenmişti. Bu durumu belki de yaşadığı dönem içinde yer alan cins bir zekânın karşılaştığı hakikate karşı bigane kalmaması olarak okuyabiliriz. Müslüman olmadığını biliyorum, bu konuda da yeterince yazılar var hatta kendi ifadeleri de mevcuttur. Ama meseleye Goethe Müslüman mıydı değil miydi açısından bakarsak gerçeği ıskalarız diye düşünüyorum. Önce onu anlamak lazım sonra inanç dünyası ile ilgili yazdıkları ve hakkında yazılanlardan yola çıkarak bir tespite bulunabiliriz. Ama en genel anlamda söyleyebileceğim şey şudur: İslâm’ın sahip olduğu tevhit inancı onu çok etkilemişti ve bu yüzden kendisini yakın hissediyordu. Bu fikri bir yakınlıktır ama. Daha fazlası olmamıştır benim bildiğim kadarıyla. Kaynaklarda bu yöndedir zaten. Ama biraz zorlarsak, bazı şiirlere ve dizelere farklı anlam yüklemeye çalışırsak doğal olarak farklı sonuçlar elde ederiz. Bunlara gerek olmadığını düşünüyorum.

Goethe’yi niçin tanımalıyız? Tanınması gerektiği gibi tanınıyor/tanıtılıyor mu sizce?

Türkiye’de ne kadar tanınıyor sorusunu biraz ironik şekilde cevaplayayım. Biz daha kendi değerlerimizden hangisini tam olarak tanıyoruz ki? Bizde meşhurlar bile tam olarak tanınmaz. O yüzden Goethe’nin fazla tanınmaması yadırganacak bir durum değil. Ama Goethe tanındığı zaman dönemin Almanya’sı ve o coğrafyanın İslâm’a ve Türklere bakışı kısmen de olsa netleşmeye başlar. Bu konudaki flu resmin kalkması için sadece Goethe’yi tanımak yetmez elbette ama iyi bir başlangıç noktası olabilir. Bir de Goethe’yi tanırken düşünce dünyası, şair kimliği, yazar kişiliği ve bir insan olarak her açıdan ele almak zorundayız. Yoksa tanıdığımız ya da tanıyacağımız Goethe, gerçekte var olan Goethe’nin gri bir resmi olarak kalacaktır.

Bu arada şunu da eklemem lazım Goethe’yi tanımadan önce ona etki eden Hafız’ı ve diğer şairlerimizi tanımamız lazım.

Goethe’yi okumaya nereden başlamalı? Onu anlamak için başka tavsiyelerde de bulunabilir misiniz?  

Benim açımdan bir yazarı tanımak için en önemli eserler orijinal ve objektif biyografilerdir. Batı dünyası bu alanda çok iyi çalışıyor ve çok orijinal eserler veriyorlar. Sonrasındaysa yazarın anıları, mektupları varsa eğer onları okuma taraftarıyım. Bunlar yapıldıktan sonra Goethe’nin eserlerini okumaya geçerseniz her şey yerli yerine oturur, başkasına karanlık kalan, siyah görünen noktalar size açılır ve beyaz görünür. Yazarı eserinden ayrı düşünmeyen birisi olarak beni tavsiyem bu olacaktır. Çünkü Lotte sadece Werter’in aşkı değildi. Goethe’nin gerçekte böyle bir aşkı vardı ve ne ilk ne de son aşkıydı. Mektuplarını okuduğunuzda kadınlarla olan ilişkisini göreceksiniz ve belki de şaşıracaksınız. Werter’de çizilen coşkun, sevgiliye bağlı, sadakatli bir tip gerçekte Goethe’nin yaşamında yok maalesef. Ama dediğim gibi önce eseri okuyup sonra yazara giderseniz bu bağlantılar zor kurulabilir. I yüzden ilk olarak hatıralar, anılar, mektuplar ve biyografi, otobiyografiler sonra eserler okunmalı diyorum. Ama bu dediğim her yazar için geçerli, değil. Sıra dışı yazarlardan bahsediyoruz çünkü. Goethe, Tolstoy, Dostoyevski, Kafka, Shakespeare ve ismini anmadığımız dünya edebiyatının yaramaz çocukları için geçerlidir bu dediklerim.

Sizin için Goethe deyince, hangi eser/ hangi kelime/hangi mekân, diye sorsak?

Benim açımdan bu söyleşideki en can alıcı soru hangisidir diye sorsanız ve ben de bu son sorudur desem abartmış olmam inanın. Elbette birçok Alman’ın okuyup beğendiği ve intiharına neden olduğu Genç Werter benim için de Goethe denilince birinci sırada olan eserdir.

Daha öncede dediğim gibi, romanın mektup olarak kurgulanması ve mektupların en yakın arkadaşına yazılması, kitabı okurken bir anda o en yakın arkadaş olarak sizi konumlandırıyor. O zaman da Werter’in yaşadığı trajediye bizzat şahitlik ediyorsunuz. Haliyle bu durum eserin etkisini rihter ölçeğindeki gibi daha da arttırıyor ve yıkıcı, tahrip edici gücünü katlıyor. Hele duygusal kırıklık yaşadığınız bir zaman diliminde bu kitabı okursanız neler yaşarsınız inanın hiç bilmiyorum. Dostoyevski’nin “İnsancıklar” isimli eseri de böyle bir havada yazılmıştı. Yine mektup tarzında ve yine etkileyici, insanı bir anda anlatılan olayın içinde bir görgü şahidi konumuna sokuyordu. Belki de bu tarz yazmanın gücü buradan geliyor. Eğer yapabilirseniz yüzyılları aşan bir eser bırakıyorsunuz geriye. Yapamazsanız –çünkü böyle güçlü kurgu yapmak çok zordur- yazdığınız metin elinizde kalıyor. Dostoyevski de İnsancıklar’ı yazdığında 24 yaşında. Goethe Werter’i yazdığında 25 yaşında. Şimdi düşünelim bugünün Türkiye’sinde, Rusya’sında ve Almanya’sında 24-25 yaşındaki gençlik ne yapıyor, neyle ilgileniyor?

Son olarak Genç Werter’de beni en etkileyen yeri söyleyerek sessizliğe bürüneyim. 15 Eylül tarihli mektup. Final cümlesiyle beni benden almıştı. Werter’in Albert ile intihar üzerine konuştuğu sahne de çok etkileyiciydi. Hatta son sahnede silahın Lotte’den gelmesi, tozunu sildiğini öğrenmesi ve bunun üzerine Werter’in söyledikleri… Hepsi çok iyi ama 15 Eylül tarihli mektup bir başka benim için. Bunu, kitabı 13 defa okumuş birisi olarak söylüyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.