Cüretkâr Sevginin Sütunları

Bir işe ve bir söze başlamazdan evvel, Kadir-i Mutlak’ın adının anılması, İslam geleneğinin en birincil âdetidir. Bizde yazımıza, Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n Necat” eserindeki ifadeyle başlayalım:

“Allah adın zikredelim evvela
Vacib oldu cümle işte her kula”

Fertlerin kendilerine has karakterleri olduğu gibi, toplumlarında ayırt edici özellikleri vardır. Bazı milletler, nefislerine yenilip sürekli gafil avlanırken, bazıları da hünerlerini efsaneler üzerine konumlandırır. Bu bağlamda, Türk milletini diğerlerinden farklı kılan en önemli özellik ise, Allah’a ve Peygambere kaşı beslediği derin sevgi ve hendesenin aciz kaldığı hesapsız bağlılıktır. Maziperestlikten uzak duran, fakat geçmişine hürmet ve muhabbet besleyen milletimiz, her işinde i’lâ-yı kelimetullahı öncelmiş ve kati surette rıza-yı ilâhiden taviz vermemiştir. Bu sebeple, Cenâbıhakkın lütuf buyurduğu Kuran-ı Kerim ve Şanlı Peygamberimizin tavsiyelerine, olabilirlik ölçülerinde sadık kalmaya ahdetmiş ve onların yörüngelerinde yol almaya özen göstermiştir. Bu yolculukta, hiçbir başarıyı kâfi görmemiş, hiçbir zaferle böbürlenmemiş ve hiçbir ilerlemeyi yeterli saymamıştır. Bilakis yaptıklarından çok, yapmadıkları yüzünden kalbini ukde kaplamıştır. Hayatını inşâya ve ihyâya hasretmiş, şehirleri ve gönülleri mâmur etmeye adamıştır. Filvâki, Türk milletinin Allah’a olan imanı, Kuran’a olan bağlılığı ve Peygamber’e olan muhabbeti, çeliklerin aciz kalacağı cinstendir; şahmerdanlar kadar kuvvetli ve suların berraklığı gibi ayan ve beyandır.

Çift kanatlı muhabbet

Şüphesiz milletlerin kendilerine özgü oluşturduğu ayırt edici temayül, sayısız nedenlerden mürekkeptir. Bizim temayülümüzün tâcı ise, üsve-i haseneye olan hârikulâde sevgimizdir. Bu saffetli sevgiyi farklı kılan ayrıcalıkta, iki sebepten müteşekkildir. Bunardan birincisi genetik, diğeri ise gelenek menşelidir. Gelenek kökenli olan, Müslümanlığımızın icâbıdır. Zira Müslümanlar, eşref-i mahlûkatın dürdânesi olan, adı ve kendi güzel Peygamberimizi, yegâne mihmandar olarak görür ve hayatını onunkine benzetmek üzere sa’y u gayret eder. Lakin genetik olan bambaşkadır. Mâlumdur ki, Hz. Âdem insanlığın atasıdır. Atalardan sonraki nesillere muhtelif huyların ve fizyolojik kalıntıların tevarüs ettiği gerçeği ise, tıp ilminin tecrübesiyle sabittir. İşte ebu’l beşerden milletimize sirâyet eden en önemli kalıntı, arş-ı alâda ismini gördüğü Şanlı Peygamberimizin sevgisidir. Geleneksel ve genetik yollardan gelip büyük bir hayat ırmağına dönüşen muhabbet damlaları, bu sebeple hep güle doğru akmıştır. Filhakika bu iddia, hamasetin boş akustiğinde yankılanmamış, asırlarca söylem ve eylem dengesinde yürümüştür. Fakat bu dengenin nağmesinde bir istisna vardır, her ne kadar Türk milleti, hemen her alanda itidali ve orta yolu tercih etse de, Allah ve peygamber sevgisinde, gayet cüretkâr olmayı tercih etmiştir.

Söz atölyesinin icatları

Âhenk ve estetik, insanın ruh dünyasının en güzel çehresidir. Bu güzelliği izhar eden ve tarife büründüren dehâ ise, şiirdir. Şiirlere taç giydiren ve olgunluk incilerini, mütemâdiyen aydınlık kılan üslubun başında ise, münâcat, naat ve mevlit gelmektedir. Bir milletin yolları şiirin feneriyle aydınlanmışsa, sonsuzluğun necâtı yakınlaşmış demektir. Şiirin mahâreti, düşünen insanların cesaretinden gelir. En büyük şairler, en cesur insanların nefesinde bulur benliğini. Bu nedenle, toplumlar şiirleri kadar var olur. Bizim söz dünyamıza bakarsak, sadece Fuzuli’nin varlığıyla bile abideleşmiş her kelam, milletimizi “su” ile ebedileştirmiştir. Ebedileşen sözlerin temelinde ise, Kur’an ve hadislerin terennümü mevcuttur. Düşünün ki, bir milletin atasözleri, kelam-ı kibarları ve deyimlerinin ekseriyetinde, uhrevi rayihanın cazibesi süzülmektedir. Tabiatıyla en güzel naat ve mevlitler de, bu milletin sinesinden çıkmıştır.

Devirlerin manzarası, kimi yobazların tahammülsüzlüğü ile kıvranırken, kimi kalplerin mehtabıyla da, aydınlanmıştır. Aşkın fazileti, cihangirliğin muhayyilesi ve fütuhatın sancakları, daima mehtaba yönelmiştir. Muayyen zamanlarda söylenen şarkılar, gönül perçeminin bir kısmını indirebilir, lakin muhabbetin sanatsal yüzünün görülebilmesi için, gülün vazgeçilmez kokusu ve lalenin nâmütenâhi tutkusunun desen desen işlenmesi gerekir. Gönül, her lahzayı içinde barındıran bir albümü arzular. Çınarların gövdesine, servilerin boyuna ve kirazların meyvesine merak salar. Gönül, ecnebi kırmalarının tablolarına değil, süsüyle dekorları ve filigranları geride bırakan hilye-i şerifin tezyini ve muhtevasına tahassür besler. Gönül, vahdet neşvesine, zarif yakarışlara ve hâlisâne duyguların zaruriyetine özlem duyar. Gönül, vahalarında ve korularında misafir ettiği sevgilisini, gözüyle de görmenin hasretini çeker. Bu hasretle tutuşur, bu özlemle gözyaşı döker ve bu ihlasla yaldızlı sözlere sarılır. İşte mevlit ve naatlarımızın birer sanat harikası olmasının temelinde, böylesine pirüpâk hislerin çırpınışları yatmaktadır. Bu harikulade çırpınışlar, susamışlığı ziyâdesiyle ziyâdeleştirir. Susayan gönül, aşk vadilerinin rüyalarını gerçeğe tebdil eylemek üzere, kendini kitabi malumatlara teslim eder ve böylelikle her ifade, kitabın özüyle filizlenir.

Vahametin fani iştibahından, ehil yüzlere

Lisanlar için kelimeler birer mücevherdir. İslam lisanının en nadide incilerinde biri de, habibullah ifadesidir. Şerefli ve yüce mânâlar ihtiva eden bu kelimeye, İslam bülbülleri kayıtsız kalamamış ve her yerde sebeb-i kâinata bir çiçek demeti sunmak için bahane aramıştır. Bu zarif bahane buketlerinin en nâdidelerinden biri de, Bursalı Süleyman Çelebi’nin mevlididir. Salâhiyetli bir dervişin içtenliğini izhar eden bu mevlit, mensubu olduğu milletin ruhunda bestelenmiş naifliğin, kalbinde tekâmül etmiş imanın ve dilinde musikileşmiş aşkın eseridir. Mevlit geleneği, uzun müddet önce başlayan bir adettir. Fakat Milletimiz, farkını burada da göstermiş ve meseleyi Fatimi anlayışı gibi, maksatlı ucuzluğa indirgememiştir. Asırlardır camilerde, mescitlerde, tekkelerde, hânelerde ila ahir okunagelen Süleyman Çelebi’nin mevlidi, zaman zaman melankoli kafaların tenkitlerine muhatap olsa da, milletimizin şâirâne meziyetlerinden süzülen bir samimiyet belgesi olmuştur. Bütün asıllar ve asiller gibi, mezkûr mevlidimiz de, tasmalı ithamlarla kirletilmeye çalışılmıştır. Söz sanatından anlamayanlar, bazı ifadeler üzerinden nefsi değerlendirmelerle ahkâm kesmiştir; ihtivasına bakmadan bidat mefhumuna dikkat çekmiş ve tabiri caizse bunun üzerinden hançerler fırlatmıştır. Gönül erlerinin mevlidimize gösterdiği onca hassasiyete rağmen, cerbezeli, ayrılıkçı ve hizipçi zihniyetler, ellerine her taş geçtiğinde, nefislerini recme tergip etmeyi bir marifet saymıştır. Lakin milletin gözü terazidir ve bu terazi, hakkın kefelerinden müteşekkildir. Onun için hangi kelamın hangi maksatla serdedildiğini, gayet iyi bilmektedir.

Elbette İslam’ın pak ve saf hali doğru olandır, lakin zaman ve mekânlar değiştikçe, ihtiyaçlar artmış ve devirlerin ihtiyacının ikmal edilmesi hâsıl olmuştur. Bu ihtiyaçtan mülhem, yapılan her hususa karşı çıkılmasın diye de, kurumsal bir karar alınmıştır; bid’at-ı seyyie ve bid’at-ı hasene tanımı, işte bu ayrımın kurumsal tanımlamasıdır. Çünkü milletlerin öteden beri alışageldiği bazı uygulamaları vardır. Burada niyetlere, ahkâm-ı şer’iryyeye ve İslam’ın sündüs esvabına muhalif olup olmadığına bakmak lazım gelir. Bu bakış açısının uzağında kalıp, bağnazca taşlamalara ve hicivlere rağmen, Devlet-i Âliyyenin can damarı olan Bursa’dan bütün cihana süzülen meşhur mevlit, efkârıumumiyenin gönül sahillerinde ebedi bir tapuya muvaffak olmuştur. Bunun için, halâ gönüllerimizin heyecanına heyecan katmakta ve peygamber sevgimizin mahsulüne bereket sunmaktadır.

Uyuşukluk cilvesinden, hünerli talihlere

Bu topraklarda çocukların terbiyesi, usta bahçıvanların işlediği cennet misali peyzajlara benzer. Ahkâm-ı şer’iyye ve milli harsın meyveleriyle gıdalanan dimağlar, hayatı bu pencereden görme ferâsetine erişir. Sadece gözüyle değil, gönlünün mercekleriyle de, nice misafirleri ağırlayıp, nice düşmanları kapı dışarı eder. İşte bu emsalsiz terbiyeden neşet eden mevlidin, zamanla zihinlere kazınması ve ardından bestelenerek sanatsal bir seviyeye ulaşması, aziz milletimizin özüne dokunmuş olmasıyla ilgilidir. Şayet bu öz, kendi mecrasından ayrılıp rıhtımını terk eden manzaralara tevessül ederse, bunu tedavi etmek hepimize vaciptir. Mevlit üzerinden, kaş yapalım derken göz çıkaran debdebelere ve İslam’ın hakikatlerine ters düşen hengâmelere karşı durmak varlığımızın iktizasıdır. Çünkü bu kapsamda yapılan bazı eleştirilerin hakkı vardır. Maalesef, evvelkilerin samimiyetine halel getirecek bir takım uygulamalara rastlandığı, vakidir. Hatta mevlidin o atlas ifadelerini, Kelam-ı Kadim’e denk sayan bazı had bilmezlerin ve bilgisizlerin varlığı da, epey yekûn tutmaktadır. Mamafih, mevlit okutmakla, ya da dinlemekle dini bir vecibenin ifa edildiği sanılmaktadır. Vesiletü’n Necat, güzel bir eser olmakla birlikte, dinin bünyâdından bir sütun gibi görülmemelidir. Fakat birileri cehaletini mukaddeslerimiz üzerinden yapıyor diye cahilleri terbiye etmeyi bırakıp, değerlerimize kara çalacak değiliz. Bu yolu tercih etmek, süfli bir sefalettir. Maatteessüf bu sefaleti sergileyenlerin başında da, ekseriyetle bilecenler gelmektedir. Oysa bilecenlik, hakikatin aleyhine vaaz edip, ayinler düzenleyenlerden daha yıkıcı bir iştir. Selamete ermişler ise, bu nahoş uygulamaları ve inanışları, ıslaha ve tadile gayret edenlerdir.

Tezatsız bir hülasa

Hepimizin malumları üzere, Süleyman Çelebi, inançlı ve itikatlı bir gönül insanıdır. Bu hârikulâde mevlidin husule gelmesinde ki, birinci husus, şüphesiz bu gönül erinin Hayr’l Beşer’e olan bağlılığı ve ona atılan iftiralara karşı canının yanmasıdır. İkinci husus, ayetlerden aldığı ilham, kutsi hadislerden aldığı vize ve hadis-i şeriflerden aldığı referanstır. Üçüncüsü ise, Bursa şehrinin ukbâyı hatırlatan manevi havasıdır. Bursa, Türk-İslam şehirlerinin en gözdelerindendir ve Evliya Çelebi’nin ifadesiyle “ruhaniyetli bir şehirdir”. Bu nedenle, her daim ait olduğu mefkûreye hayranlık uyandıran mahsuller sunmuştur. Hülasa, Süleyman Çelebi’nin dervişmeşrep gönlü, huşu ve sükûnet hazinesi olan Bursa ile birleşip, Peygamber sevgisiyle yoğrulunca, böylesine güzel bir mevlidin ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuştur. Aslında meselenin özü budur.

(2) Yorum
  • Muhabbetle

  • Ağzına yüreğine sağlık müdürüm. Zevkle okudum. “Kalem tüm kılıçlardan keskindir.”

Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Bir işe ve bir söze başlamazdan evvel, Kadir-i Mutlak’ın adının anılması, İslam geleneğin...

Boşluk

Bir işe ve bir söze başlamazdan evvel, Kadir-i Mutlak’ın adının anılması, İslam geleneğin...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Bir işe ve bir söze başlamazdan evvel, Kadir-i Mutlak’ın adının anılması, İslam geleneğin...