Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

Çukurdaki Hayat

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Bu yazı kesinlikle reklam değildir. Öyle görünebilir ama reklam değildir.

Türk televizyonculuğunun son on yılı kat ettiği mesafe kuruluşundan ve çok kanallı yayıncılığa geçişinden bu yana attığı en büyük adımlara şahit olmaktadır. Bugün televizyon kanallarımızda her iki saatte bir dizi yayınlanmakta ve bu dizilerin arasına alınan reklamlarla akşamlarımızın içine tükürülmektedir.

Dostlar benim çocukluk, ilk gençlik hatta orta yaşlılık dönemlerimde komşu oturmaları vardı. Akşam olduğu zaman evin en küçük çocuğu (kız yada erkek farketmez) güvenle akşamın karanlığında birkaç ev, birkaç sokak hatta bir mahalle ötedeki bir akrabaya, tanıdığa veya komşuya gönderilir, “Maniniz yoksa babam gil size oturmaya gelecekler” müsaadesi alınırdı.

Manisi varsa bile oturmaya gidilecek evin, o mani ortadan kaldırılır “buyursunlar çocuğum” denirdi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar oturulur, çaylar, kahveler, mevsimine göre meyve, kuru yemiş, karpuz, kavun yenilir, sonra “eh bize müsaade efendim” denilerek izin istenirdi.

Kapıdan uğurlanırken “Bunu saymayız”lar, “yine bekleriz”ler, “Yok bu sefer sıra sizin”ler, “Bizde mutlaka bekleriz” ler…

Seranatlar senaratlar.

Son yirmi yılda bunu göremez olduk. En azından büyük şehirlerde. Belki Anadolu’nun ücra köşelerinde bu adet kadim bir gelenek olarak yaşatılmaya çalışılmaktadır. Ancak büyük şehrin dağdağası, telaşı, koşturmacası akşam oturmalarını artık resmi bir devlet ziyareti şekline dönüştürdü. Mamafih olurda bir komşuya ziyarete gitmek icab ederse önce gidecek olan ailenin evinde bir telaştır başlıyor. “Yahu bugün pazartesi. Murtaza bey Çukur dizisini sever. Gitmesek mi, adamın dizi keyfine mani olmayalım.” Veya “Efendim bugün Cuma biliyorlar ki ben Payitaht Abdülhamid’i seyrediyorum. Ne oturmasıymış canım. Manimiz var deyin savun gitsin. Başka zaman başka zaman.” Gibi savurmalarla bu geleneğin köküne kibrit suyu ekiyoruz.

Çukur dedim de aklıma geldi. Sanırım üçüncü sezonu oynuyor. Seyretmiyordum. Ancak çok yakın tanıdığım, iyi bildiğim bir dostumun ağzında pelesenk olmuştu. “Azizim pazartesi akşamları Çukur dizisi var onu seyrediyorum. Çok güzel” deyince ilgimi ve dikkatimi çekti. Zannettim ki eğitici, öğretici bir aile dizisi. Oturup çocuklarla seyrederiz. Hiç olmazsa bir nebzede olsa bir şeyler kapar çocuklar.

Ama nerde? Efendim çocuklara seyrettirmeden önce kendim bir izleyeyim dedim. İnternetten birkaç bölümünü şöyle hızlıca gözden geçirince kan beynime sıçradı. Önce bana diziyi öven arkadaşımı aradım. İkindi namazından sonra. Zira namazda camiye gelmemişti. Her zamanki yeri boştu.

Dedim ki ”Yahu sen ne yapıyorsun. Bu Çukur mudur, kubur mudur ne meretse nasıl seyrediyorsun sen bunu. Bu bir fecaat, bu bir fikrî cinayet, bu ruhsal bir çöküntü, bu toplumsal bir inkıraz. Nasıl müsaade ediyorlar buna. RTÜK denen kurum haybeyemi çalışıyor, parayı boşuna mı alıyorlar orada çalışanlar. Görmüyorlar mı rezaleti.”

Arkadaşım gevrek gevrek gülerek “Aman azizim ne var. Ne güzel dizi işte. Gençliğimizde bizde vurdulu kırdılı filmlere giderdik.”

İyice sinirlendim. “Ulan o vurdulu kırdılı filmler masumdu. Orada kötü adamlar filmin sonunda ölürlerdi. O da ya bir kaza ile veya polis tarafından kovalanırken polis memurlarına silahlı mukavemet gösterirse öyle. Kardeşim bu dizideki herkes kötü. İyi olan yok ki kötülerle savaşsın. Herkes hem kendisiyle savaşıyor, hem kötülüğüyle, hem de kötü diye lanse ettiği ama onun penceresinden bakıldığında onunda kendine göre iyi olduğu savunulan birileri ile savaşıyor. Ölüyor, öldürüyor.” Sonra bu kadar uzun cümleyi nasıl kurduğuma hayret ederek sinirlendim ve kapadım telefonu.  Sonra da kendi kendime dedim. “Aman ihtiyar sakın ha. Çocuklara izlettirme bu diziyi”

Efendim çok üzüldüm. Mamafih kendi mahkemelerini kendileri kurmuş etrafa adalet dağıtan bir aile var. Bu ailenin başından türlü belalar geçmiş, musibetlere düçar olmuşlar ancak korudukları, hamisi oldukları mahalleyi kimseye bırakmamışlar. Bu arada mahallede mahalle hani. İllegal ne ararsanız var. Silahından, kaçakçılığına, adam vurmasından, haracına. Daha burada sayamayacağım bir çok yasa dışı işin döndüğü bir yer.

Örgütlenmişler. Bunların iş yerleri var, sonra düşmanları var. Üzerlerine oyun oynayanları var. Bu düşmanları ile savaşıyor, çeşitli entrikalarla onları saf dışı etmeye çalışıyorlar. Hafazanallah, istanbulu almak isteyen bu ailenin verdiği savaşta her iki taraftan da insanlar ölüyor. Bu arada kim iyi kim kötü inanın belli değil. Her iki tarafta kendi pencerelerinden iyi, her iki tarafta karşı tarafından penceresinden kötü, tu kaka, düşman. Yahu bu nasıl girift bir senaryo, nasıl bir kısır döngü arkadaş beynim durdu inanın.

Gerçi insanlar mantar gibi ölüyorlar orada. Bu da ayrı bir sıkıntı. Önüne gelen çekiyor silahı, sıkıyor karşısındakine. Bu memleketin polisi, jandarması, savcısı, hakimi, kolluk kuvvetleri, adli mercileri ortalıkta hiç yok. Dedim ya adalet terazisini almış eline keyfine göre tartıyor. Bir taraf ağır mı geldi, sıkıyor kefedeki bir kaçının kafasına dengeyi sağlıyor, adına da merhamet diyor, şefkat diyor, aşk diyor, sevgi diyor, sevdiklerini korumak diyor, adalet diyor.

Akıtılan kanın üzerine merhamet terazisi kurulmaz.

Dökülen gözyaşının, alınan hayatın üzerine aşk teranesi okunmaz.

Kavga ve gürültünün olduğu yerden sevgi ardına bakmadan kaçar. Hele muhabbet oraya hiç uğramaz.

Kişiler, gruplar, gettolar, mahalleler, ağır abiler kendi adaletlerini kendileri sağladığı müddetçe gözleri bağlı, elindeki adalet terazisini taşıyan adliye saraylarının önünde gördüğümüz heykelin üzerine kuşlar daha çoook…….

Varoş diye tabir edilen bir kenar semt. Kendi kültürlerini oluşturmuş bir getto. Oluşturulan bu kültürün mensubu olmak için vücutlarını çeşitli yerlerine bir dövme yaptırıyorlar. Buna da bir anlam yüklemişler. Sonra birbirleri için ölüyorlar, öldürüyorlar adına kardeşlik diyorlar. Karşı gruptakilerde aynı şekilde bunların zıddı. Onlarda bunlara saldırıyor, vuruyor, öldürüyor, ölüyorlar.

Arkadaş bir ay boyunca inceledim. Birkaç bölümün tamamını, diğer bölümlerini kısmen seyrettim Vallahi içim şişti.

Adalet mekanizmasının sağlam ve tam zamanlı işlemediği, işletilmediği bir ülkede, insanlar kendi adalet sistemlerini kurmaya çalışırlarsa buna şaşmamak gerek. Kimse sormuyor sen hangi hakla birini vuruyorsun, öldürüyorsun, cinayet işliyorsun. Ne olursa olsun, hangi sebeple olursa olsun bir insan bir insanı öldüremez.

Kimse soruşturmuyor, sen nasıl bir getto oluşturursun. El altından illegal işleri yönetirsin, kaçakçılık, vurgunculuk, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı, silah satıcılığı yaparsın. Bu devletin kanunları var. Sen bunları nasıl çiğnersin diye hiç kimse tutup yakalarından silkelemiyor. Ellerini kollarını sallaya sallaya geziyorlar. Fink atıyorlar.

İyi de hocam bu dizi diyenlerinizi duyar gibiyim. Peki bu diziden etkilenip hayatını bunlar gibi tanzim etmeye çalışanlara ne demeli. Zaten bu diziler değil mi toplumumuzun tüm dengelerini alt üst edip değerlerini alaşağı edenler?

Kadın cinayetleri, hırsızlıklar, silahlı adam yaralamalar, kavgalar, en küçük bir hadisede özür dileyerek bir birinden ayrılacak olan iki masum ve normal hayatlarında melek gibi olan insanın bir anda gözü dönmüş katile evrilmesi, çocuk denebilecek yaştaki gençlerin ellerinde kelebek bıçaklar, bellerinde kuru sıkıdan çevrilmiş silahlar, yetişkinlerin torpidolarında ruhsatlı yada ruhsatsız silahlar, bellerinde tabancalar arabalarında ve evlerinde pompalı tüfekler. Hasılı patlamaya her an hazır bomba halinde hayatı diken üstünde yaşamalar.

Geçtiğimiz gün bir cami önünde namazı beklerken iki ihtiyarın konuşmalarına şahit oldum. Yer Üsküdar. Cami Mihrimah Sultan. Öğle namazına gireceğim. Bir banka oturmuştum. Yanımda benden önce oturan iki ihtiyar. Biri diğerine diyor ki “İstanbul artık yaşanmaz oldu. Her ne hal ile olursa olsun birisi donarak ölmüş yahu. Sokakta hiç kimse bunun farkına varmadı mı? Hem de Fatih gibi bir yerde. Yok mirim yok. Eski Istanbul kalmadı.”

Diğeri cevaben. “Görmüyor musun, sokak ortasında birkaç ay ya da yıl önce evli olduğu, aynı yastığa baş koyduğu, çocuklarının anasını, yine çocuklarının gözünün önünde öldüresiye bıçaklayan babaların şehri artık İstanbul. Bunlar kıyamet alametleri azizim kıyamet. Hep bu dizilerin yüzünden. Görmüyor musun televizyon değil mübarek kanalizasyon. Hangisini açsan irin akıyor, hangisine çevirsen gözünü kan, ölüm, nefret, entrika.”

Hakikaten de öyle değil mi dostlar. Tüm dizilerde aynı ailede yaşayan fertler birbirlerinin kuyusunu kazmak için nasılda yarışıyorlar. Oysa bir saat önce aynı sofrada karşılıklı oturup birbirlerine gülümseyerek şirinlik yapıyorlardı.

Yahu biz ne ara bu kadar sinsi, bu kadar şeytani planlar yapan, bu kadar kuyu kazmakta mahir, bu kadar entrikacı, hilekar, düzenbaz, değerlerine yabancı, kültürüne düşman bir hale geldik.

Hakikaten biz ne ara kendimizi bu kadar kaybettik. Bilen varmı.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.