Cogito Ergo Sum!

Düşünce tarihi üzerine kaleme alınmış olan eserlerin birçoğu -özellikle Avrupa menşeili ve Avrupaî olan eserlerden bahsedebiliriz- düşüncenin tarihi serüvenini Antik Yunan ile başlatıyor olsa da yazılanların aksine düşüncenin Grek felsefesinden çok daha öncelere dayandığını söylemek mümkündür. Lakin burada kaleme alınmak istenen husus düşüncenin temellerini Helen döneminin ötesine geçirmek değildir. Böyle bir iddianın insanlığa çok büyük kazanımlar sağlayacağı hususunda bir inanca da girmiş değilim. Lakin inandığım ayrı bir husus var ki düşüncenin tarihsel gelişiminden ziyade onun kazanılması veyahut kaybedilmesi bağlamında medeniyetler üzerindeki etkisinin ne olduğunun ortaya konulması düşüncenin tarihine eşik atlatmaktan ziyadesiyle önemlidir.

Klasik felsefeden modern felsefeye geçiş döneminde önemli bir isim olarak kabul edilen Descartes, bütün kuşkularından arınmış olarak hakiki olanın peşine düşmeyi kendisine amaç edindiğinde; yolun sonunda bugün hiçbirimizin kulağına yabancı gelmeyen o meşhur önermeye ulaşmıştı: Cogito Ergo Sum! (Düşünüyorum, öyleyse varım)

Bu önermeden hareketle insan tekinin zihninde varoluşun ispatı, mutlak bilginin mümkünlüğü, bilgide insanın merkeze alınışı vs. gibi konular üzerine fikirler ortaya atmanın mümkün olduğunu biliyorum. Lakin buradan itibaren spesifik anlamda gayret göstereceğim husus, bireyin varoluş bilincinden hareketle ileride kendisini tam manasıyla kavramaya çalışacağımız “medeniyet” kavramına bir kapı aralamaktır.

Var olmanın ön koşulunu düşünmek olarak addeden Fransız düşünür; kendi varlığını ispat etmesinin ardından bu sefer kendisine; “Peki ne kadar süre için?’’ sorusunu soruyordu. Yanıtı pek de zor olmasa gerekir; “düşündüğüm sürece.” Zira ola ki düşünmeye son vermiş olsaydı, olmaya da, var olmaya da son vermiş olacaktı.

Konuya henüz daha tam manası ile giriş yapmadan önce bir şeyi daha söylemek lazım geliyor ki kendi varoluşunu sağlama almaya çalışan bu filozofun bilgide özneyi merkeze alan tutumunu tartışmamızın burada söz konusu olmadığını daha önce de ifade etmiştim. Bu düşünce üzerinde dikkatleri doğru noktaya çektiğimizde bireyin kendi mevcudiyetini ispat etmekten hareketle yola çıkan Descartes’in aslında bununla beraber insanı var edip insanda var olan medeniyetin de mevcudiyetine kapı araladığını görmüş olacağız.

Bundan yaklaşık altı bin yıl önce, ilk kıvılcımlarının Nil üzerinde çaktığı medeniyet oluşumu, tarihsel süreçte günümüze kadar dünyanın çeşitli bölgelerinde kendine has anlamlar kazanarak deyim yerindeyse bir kültür popülasyonu meydana getirdi. Asya dediğimizde aklımıza gelecek olan Çin, Hindistan, İran bununla beraber Afrika ve Avrupa kıtalarında insanlar, şahsına münhasır olarak uzun yıllar etkisini sürdürmüş olan çeşitli medeniyetler inşa ettiler. Özgün karakterlere sahip bu medeniyetlerin her birini diğerinden ayrı kılarak yeryüzünde kendine has bir konum elde etmelerini sağlayan ilk hareket noktası, kendilerinden yüzyıllar sonra bir teori haline getirilecek olsa da hiç şüphe yok ki Fransız filozofun ortaya attığı; “Düşünüyorum, öyleyse varım.” felsefesidir. Fakat buradaki “varım” ifadesi acaba filozofun kastettiği manaya mı delalet etmektedir yoksa varoluşu mekânda bir canlılık özelliği göstermenin ötesinde mi algılamamız gerekmektedir. Acaba bir canlılık belirtisi göstermek insan teki için varoluşun tam anlamıyla gerçekleştiğini mi gösteriyor? Bu önermeyi asıl bağlamından koparmayan fakat medeniyet perspektifinde de değerlendirmeye tabi tutmayan okurlar, varoluşun anlamı ve medeniyetin birbiri ile olan alakasını kurmakta güçlük çekeceklerdir.

Anlatmaya çalıştığım mesele düşüncenin bilfiil sona ermesi ile alakalı değildir. Düşünmenin bilfiil sona ermesi demek insan tekinin ömür sermayesinin sona ermesi anlamına gelmektedir ki insan, artık yaşamını sürdürmüyordur. Fakat kastettiğim mânâ düşünmenin bilkuvve sona ermiş olmasıdır ki insan teki bu halde fizyolojik olarak varlığını sürdürmektedir. Bir başka ifadeyle düşünmenin doğru düşünceyi çağırmıyor oluşu, düşünmenin bilkuvve olmayışı anlamına gelir. Dolayısıyla bu felsefenin tam zıddının nasıl söyleneceğini buraya yazmak, Fransız filozofun önermesine olan bakış açım hakkında insanları bilgi sahibi yapabilir. O da şudur; “Düşünmüyorum, öyleyse bilkuvve yokum!” Konumuzun dışına fazla çıkmadan ek olarak şunu ifade etmekte fayda vardır ki pek tabii bilfiil yokluğun aksine bilkuvve bir yokluk hayata döndürülebilirlik açısından çok daha talih yüklüdür.

Ayrıca Descartes’in ifade ettiği bu önerme isabetli fakat zamanla rotasından çıkarılmış bir önermedir. Düşünme eyleminin besleneceği bir kaynaktan yoksun olarak merkezde kabul edilmesi bizim üzerinde durduğumuz düşünme eyleminin ne olduğunu tam olarak ifade etmemektedir. Çünkü kaynaktan yoksun bir düşünme eylemi yavan bir eylemdir. Eğer güncel tanımda bir paralellik göstermiş olsaydık salt düşünmenin bağımsız bir eylem olarak insanı ve medeniyeti meydana getirmede yegane bir yapı taşı olduğunu kabul etmek zorunda kalırdık. Çünkü salt düşünmenin merkeze alınması, habere dayalı bilginin veya ilahi güç ile irtibat noktasında bağlamsız kalması ileriki aşamada düşünen öznenin her şeyi yapabilme yetisini kendisinde bulmasına yol açmaktadır. Oysa bizim ilk hareket olarak kabul ettiğimiz bu eylem, başlangıç noktası ancak bir metafiziğe bağlı olduğu zaman insanın ve medeniyetin inşasında bir araç kılınabilir.

Yirmi beş asır boyunca ortaya çıktığı coğrafyada etkilerinin hâlâ görüldüğü, Çin medeniyetinin temellerini oluşturan Lao-Tsö ve Konfüçyüs; İran’da, 19.yüzyılda yaşayan Goethe, Shelley, Victor Hugo ve Nietzche gibi isimlere ilham olan Zerdüşt; Hindistan’da, bugün dünyanın en eski dinî metinleri olarak kabul edilen Veda kutsal kitabından ilham almış olan Upanişad’ların bazıları “döneminin altın çağı’’ olarak kabul edilmiş, bulundukları coğrafyayla bütünleşmiş olan öz medeniyetlerini inşa ederlerken nelerden faydalandıklarını tahmin etmek çok da zor olmasa gerekir. Bunlar düşünme ve onun kendisiyle rabıta halinde olduğu metafiziktir.

Çağı kendi ifadeleriyle tanımlama melekesine erişmiş olan medeniyetlerin aydınları her zaman bulunduğu yüzyılın kapısına bir teklifle dayanmışlardır. Teklifin tanım olarak ne anlama geldiğinin açıklanması bizim için önemli bir husus. Burada kendisiyle kastedilen mânâ, metafizikte eriyen düşünmenin medeniyetin bir harcı hâline getirilmiş olmasıdır. Başka bir ifadeyle özden kopmayıp yine özden ilhamını alan düşünme eyleminin kurucusu olduğu medeniyetin temel ve evrensel sütunlarına bir form oluşturmasıdır. Bunu sağlayabilmenin ilk ve temel yoluysa yukarıda bahsi geçen; “Düşünüyorum, öyleyse varım.” ifadesinin doğru ve yerinde idrak edilmesinden geçmektedir.

21. yüzyılı ise bir teklif sorunu olarak tanımlamak sanırım yanlış olmaz. Sadece belli bir coğrafyada ortaya çıkmış olmanın aksine dünyanın bütününde baş gösteren derin ve evrensel bir sancıdır, bu. Öyle ki dünyanın her yerinde insanlar teklif hususunda kısır kalan bu son yüzyılın kendisine çektirdiği ruh sancılarının aksülamelini dışa vurmaktadır. Ortaya çıkan sonuç bakanların değil görmekte olanların idrak edebileceği cinsten bir tablo ki görüntüsü vahametin çok ötesinde.

Dünyanın bu kısır döngü içerisine sürüklenme serüveni nerede ve nasıl başladı sorusuna cevap aramak, bizi bir laf kalabalığından öteye taşımayacaktır. Zira ortada mevcut bir su kaçağından bahsetmiyoruz. Bahsettiğimiz mevzu olsa olsa bir yangın olarak tanımlanabilir. Ve yangının nerede kimler tarafından çıkarıldığı üzerine oturup kafa yormak devam etmekte olan yangının söndürülmesine bir fayda sağlamayacaktır. Sadece tarihsel bağlamda bir ilham kaynağı olabilir. Üzerine kafa patlatılması lazım olan asıl soru bu yangının “neyle ve nasıl’’ söndürülebilir olduğudur. İşte sorulması gereken bu iki sorunun cevabı bizi teklifi meydana getiren bileşenlere götürüyor: Düşünme ve beslendiği öz.

Rönesans felsefesi ile beraber odağın bütünüyle tümellerden tikellere doğru geçişi başlangıçta masumane bir bilimin kapısını aralamış olsa da hakiki bir metafiziğin yoksunluğu zamanla düşüncenin eksenini kaydırarak eleştirilen skolastik düşünceyi yıkmış ancak yerine neo-skolastik bir fikre yani materyalizme ve kapitalizme bir kapı aralamıştır. Bugün bu iki düşüncenin ortaya çıkardığı iki mühim problemle baş etmeye çalışıyoruz: Bilimin tekelciliği ve bilhassa düşüncede hantallaşma.

Sonuç olarak büyük bir medeniyet krizinin içinde bulunan insanlığı yeni bir medeniyetin açlığına doğru sürükleyen şey, insanın düşünme eylemi hususunda zamanla üzerine çökmüş olan hantallığı çabucak benimseyip adeta bir sevgili gibi ona kucağını açması ya da ortada bir eylem mevcutsa o eylemin hakikati temsil niteliğinde olan kendi öz bağından kopartılarak köksüz, kaynaksız ve ruhsuz bırakılmasıdır.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Mümine Gayret Yakışır

Düşünce tarihi üzerine kaleme alınmış olan eserlerin birçoğu -özellikle A...

Tıkayıcı Taş

Düşünce tarihi üzerine kaleme alınmış olan eserlerin birçoğu -özellikle A...

Teneffüs Öğrenciler İçin Bir Ara mı Yoksa Ders mi?

Düşünce tarihi üzerine kaleme alınmış olan eserlerin birçoğu -özellikle A...