Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Çoğalttım Türkülerimi

avatar

Uğur Canbolat

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

ÇOK ÖZLEMİŞTİM. Gözümde tütüyordu. Burnumun direklerinin sızlamasına ne kadar çaba sarf etsem de mani olamıyordum.
Tutturuyordum bir hüzzam takılıp peşine gidiyordum. Nereye götürürse artık.
Hüzün ki, yüceliktir.
Yukarılara taşır.
Taşısın istiyordum. Düşmüştüm peşine bir gölge gibi takip ediyordum.
Kimi zaman kendi tenhalığımda yalnızlığımla hemdem oldum. Sardım onu, sevdim, sevildim.
Bazen de bir çayın demine çağırdı beni.
Gittim.
Çayın demi, bardağın sıcaklığı ve onu tutan elin şefkatli dokunuşları arasında can bulup yaşadım.
Bunlar teskin etti beni bir süre, sükûnet buldum.
Duruldum.
Hüznümü damıttım.
Bende onunla beraber kristalize oldum. Ama öyle anlar geldi ki, hasretin kıskacında yandım, kavruldum.
Yoğruldukça yoğruldum.
Özlemim körüklendi.
Gözlerini aradı gözlerim.
Rüzgârın hışırtılı nağmelerinde aradım sözlerini…
Kulak kesildim.
“Çoğalt türkülerini” diyordu küçüklüğümde söylediği gibi.
Çoğalttım.

O çoğaldı bense tükendim.
İşte böyle başlamıştı maceramız.

Asumanın fanusunu kırıp dağıtan türküler önce dağıtıyordu insanı.
Yeniden toplamak için elbette.
Derlemek için.
Ve durultmak…
Türkü denildiğinde geçip gitmek olmaz. Buna müsaade etmezler.
Oturup dinlemeli, bir güzel demlenmeli…
Demini, kıvamını bulamayan insan kendini bulamamış oluyor zira.
Bu ise felaketler ötesi bir felaket…

İlkin dedemden duydum türkülerin nağmelerine asılıp ötelere kanat açmayı. Elini kulağına atıp bir uzun havaya asıldığında kısalırdı mesafeler.
Susardı yerler gökler âdeta…
Huzur ve mutluluk ile aramızda bulunan kıvrımlı yollar yakın olurdu.
Ağyar gider yâr gelirdi hanemize…
Yastığımız taş olsa da esenlikle uyurduk. Fark etmezdi yağmurun üstümüze yağması zeminin çamur olması.
Değil mi ki, ıraklar yakın olmuştu, gerisi teferruattı.
Ne İstanbul ne de Konya’da yâr bulamayan bir avare olmaktan kurtuluverirdik.
Hastanenin önündeki incir ağacının altına oturur baştabipten tene değil kalbe sürülen merhemi alırdık.
Gurbette insanın mezarının kalmaması böyle bir şeydi.
Bayıra da kazılsa düzde de eşilse yönü sılaya doğruysa dert etmezdik.
Zira yanımızda türkülerimiz vardı bizim.
Yakan, yıkan insanı olmazların kazanında pişiren türküler…
Öyle ki, kimi zaman bize gökkuşağından renkler sepeler, tahayyül edilemez muhabbet iklimlerine bir rüzgâr hızıyla uçuruverirdi.

Türküler bizim özümüzdür.
Ömrümüzdür.
Tarihimizdir.
Yıkılmışlıklarımızı ve heybetle yeniden ayağa kalkışlarımızı anlatır. Bu topraklarda yas tutmanın ancak türkülerle olabileceğini öğretir bize.
Coğrafyamızın hakkını vermemizi ister. Bu nedenle on beşlileri unutturmaz ama bizi yerimizde de oturtmaz.
Durmanın devrilmeyle sonuçlanacağını fısıldar kulağımıza.
Mihrican da değse yüreğimize, sonbahar rüzgârlarıyla gülümüz de solsa onu tekrar yeşertmek türkülerin en birinci görevleri arasındadır.
Tam bu noktadan hareketle garip bülbülün ağlamasına dayanamaz ve ona öğütler verir.
Hep aheste ötmesini diler sevgilinin uyanmaması için.

Bizleri imbiklerden süze süze billurlaştırır türküler.
Öteyi hatırlamamızı ister. Kendisi bir Toros kilimi gibi feryat eder ama bu bizi teskin etmek içindir. Bu dünya her zaman murada erişmek mümkün olmayabilir duygusunu verir. Huzuru mahşerde divana götürür bizi.
Bize yâri ezber ettirir. Dilimizden düşürmez bir zikir gibi.
Ve onu tenhada bulursak sadece kulağına değil yüreğine de fısıldamamızı ister.
Yaban eller duymadan.

Şaşkınlık içinde gafletle dolaşmamıza razı olmaz türküler. Ölümün olduğunu hatırlatır. Haşri, neşri unutmamamızı ister. Dünya kadar malımız olsa bile bunun bir yarar sağlamayacağını bıkıp usanmadan deyiverip durur. Söyleyip duran, şakıyan dillerimize güvenmenin yanlış olacağını onların bir gün söylemez olacağını incelik içinde hatırlatır. Öyle ki; bağrında nice felsefi romanlar barındırır.
Okumamızı arzular.
Talip olanları da içeriye davet eder.
İşte dedem bunun için “Çoğalt türkülerini” demişti.
Çünkü çoğaltıyordu, bereketlendiriyordu bizi.

Türkülerin dili mıknatıs görevini üstlenir. Her daim çeker bizi.
Hüznün ortasından çıkarıp bize gönül dağında otağ kurdurur. Ama aynı zamanda ve yine aynı maharetle şımarmamıza mani olur ve bizi coşkun nağmelerinden güftenin düşündüren kelimeleri arasına bırakıverir. Düşüncenin kutlu hâli olan tefekküre çağırır. Direnmek olmaz, gitmemek almaz. Geç kalmak hiç olmaz.

Haydi türkülerin seslenişine kulak verelim.
Türkülerin Erciyes serinliğinde gönlümüzü soğutalım.
Âşık gibi dağ, bülbül gibi bağ gezelim.
Gezelim ki, yaralarımız daha fazla sızlamasın.

Ben gidiyorum arkama bakmadan.
Sizleri de beklerim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.