Çocukluğun Gölgesinde Bir Ömür

Hayatımızdaki fırtınalar, benliğimizdeki sancılar bizi alıp oradan oraya savururken durup soluklandığımız anlar olur. Kendimizi sorgulamakla geçirdiğimiz o dakikalarda sorularımızın cevabını bulmak için yolculuk yaptığımız başlangıç noktasıdır çocukluğumuz. Tüm düş kırıklıklarımız o yıllarda bir yere sıkışıp kalmıştır. Yıllar geçip yetişkinler fırkasına dâhil olduğumuzda dahi dönüp baktığımızda gönlümüzden çıkan pamuk ipliğinden o bağlar çocukluğumuzda düğüm olur. İşte bu düğümleri anlamak sonrasında anlatabilecek kadar yürekli olmakta elbette ki gönül insanlarının işidir. Çocuksu umutlarını, düş kırıklıklarını dizelerine, öykülerine gizleyen en usta yazarlarımızdan birisi Cahit Zarifoğlu’dur.

Hayat yolculuğuna baktığımızda çocukluğundaki duyguların, düş kırıklıklarının tüm ömrüne sirayet ettiğini fark etmek hiçte zor değildir. Hâkim olan babasının görev değişiklikleri sebebiyle ilk çocukluk yıllarından yetişkinliğine kadar birçok şehir değiştiren şairin içinde yer edinen tutunamama hissiyatı eserlerinde adeta bir giz gibi saklıdır. Bir süre sonra aileden tamamen uzaklaşmak durumunda kalan babasının yokluğu onda yeri doldurulamaz bir boşluk oluşturmuştur. Henüz çocukluk yıllarından kalan bu boşluk duygusuna şiirlerinde de sık sık rastlarız. Örneğin “Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum” mısraı şairin bu dönemine dair ipuçları verir.

Çocukluğundan süregelen içine kapanıklığı, daima düşünen ruh hali lise yıllarında arkadaşları arasında “Aristo” lakabıyla anılmasına da neden olmuştur. Yakın arkadaşlarından birisi olan Rasim Özdenören, şairin vefatının 31.yılına özel verdiği röportajda bu olayı şöyle dile getirmiştir: Cahit o dönemde de içine kapalıydı. Kimseyle görüşmez gibi görünür, başı önünde gidip gelirdi. O haliyle, çevreyle çok irtibat kurmadığı için arkadaşlar ona “Aristo” lakabını takmışlardı, “Aristo” diye anılırdı.”

Gençlik ve ilk yetişkinlik yıllarında maddi manevi birçok zorluğa göğüs geren Zarifoğlu bir yanıyla hayatın getirdiği sıkıntıları, acıları yüreğinde demlerken bir yanıyla da umuduna tutunmak gayretindeydi. Onun için bu umudun önemli bir temsili de elbette ki çocuklardı. Şair belki de çocukluğundan ona miras kalan düş kırıklıklarını bir nebze de olsa çocuklar için bir şeyler yaparak tamir ediyordu. Röportajının devamında Özdenören, Zarifoğlu’nun çocuklarla olan bağını şu şekilde aktarmaktadır: “Cahit, biraz ileri safhalarda tanıdığımızda çocuksu bir insandı. İçten içe çocuklara, yaşlılara anlaşılmaz derecede bağlılığı vardı. Cebinde sürekli şeker taşır, sokakta çocuklara, yaşlı kimselere rastladığında cebinden şeker çıkarır onların gönlünü almaya gayret ederdi.”

Ömrünün son yıllarında çocuk edebiyatına yönelen Zarifoğlu, çocuklar için yazdığı kitaplardan "Yürek Dede ile Padişah" adlı eseriyle, 1984'te Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülünü kazandı. Zarifoğlu, çoğunlukla "büyükler" tarafından okunduğunu düşündüğü çocuk kitapları hakkındaki düşüncelerini “Çocuklara yazmanın, yazmak dediğimiz dehşetli olayı kolaylaştıran bir yanı var. Acılarını azaltıyor, yazar kendini biraz daha rahat hissediyor. Çocukların safiyeti ve günahsızlıklarından gelen rahatlık bu. Belki de büyüklerin çekişmelerle dolu dünyasından bir kaçış.” sözleriyle aktarmıştı.

Kaleme aldığı çocuk kitaplarıyla, çocukların ve ruhu çocuk kalanların kendi masumiyetini bulacağı eserler bırakmış oldu. Şiirlerinde, söylemlerinde, cebinde taşıdığı şekerlerde içindeki çocuğu yaşatmaya ve büyütmeye devam etti. Tam 35 yıl önce bir haziran ayında aramızdan ayrılan Cahit Zarifoğlu, ömrünün en masum dönemine sığdırdığı düş kırıklıklarına rağmen ruhundaki çocuğu hiç kaybetmedi. Bugün hala edebiyatımızın en “zarif” kalemlerinden birisi olarak eserleriyle aramızda yaşamaya devam ediyor.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Mümine Gayret Yakışır

Hayatımızdaki fırtınalar, benliğimizdeki sancılar bizi alıp oradan oraya savururken durup soluklandı...

Tıkayıcı Taş

Hayatımızdaki fırtınalar, benliğimizdeki sancılar bizi alıp oradan oraya savururken durup soluklandı...

Teneffüs Öğrenciler İçin Bir Ara mı Yoksa Ders mi?

Hayatımızdaki fırtınalar, benliğimizdeki sancılar bizi alıp oradan oraya savururken durup soluklandı...