Çilenin Sancağı: Ortadoğu

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Zamanın emanet ve yansımalı akışında seyreden seferlerdir hayatlarımız. Bir sonsuza “merhaba” deyişlerin tâ en başından, tâ ki en sonsuza giden… Gelenler, gidenler, gelişlerimiz, gidişlerimiz ve oysa ki hiç gelmeyişlerimiz ve gitmeyişlerimizdir aslı yokluğun.

Bir yer var asıl yerin bahçesinde! Bir yer ki sözlerin aslı ateş! Bir yer ki ateşin hükmü söz! Çocuklar birbirine benzer o yerde, yürekleri yüksek atar. Su ve toprak hiç bu kadar beraber olmamıştır. Su ve toprak hiç bu kadar ayrı kalmamıştır zirâ. Güneş kırmızı doğar, kırmızı batar… Bir yer var, Ruhunda ruhlar yatar; ruhundan ruhlar katar…

Ortadoğu derler…

Hangi tahtın kralının acep, doğusunun ortasında kalan topraklar. Annelerin çocuklarına çok kez sarılamadığı ve bir sarılınca da ziyadesini toprağın kucağına saldığı yerler.

Dünyada suret yorgun. Dünyada akis yorgun. Dünya yorgun, dünya sakinleri yorgun… Ateş yorgun, su yorgun! Barut yorgun, tüfek yorgun… Top yorgun, tanklar yorgun… Ses yorgun, sessizlik yorgun… Toprak yorgun, taş yorgun… Bunca yorgunlukta bir yorulmayan var: Kabil!

Hangi şehre uğrasa diri, hangi konakta konaklasa Kabilî… Elleri diri, ayakları diri, kalbindeki et parçası diri; hırsı, kini, öfkesi diri! “kendi” diliyle konuşan ve “kendi”nden nicesine yer bırakmayan… Hâbil’in vicdanında boğulup da kendi vicdanını katil eden… Büyük sürgünden beridir geriye bir türlü dönemeyen… Bir tadıp da dünyayı bir daha bir daha barutla, ateşle çıkagelen: Kabil!

Ve bir de karınca var. Bunca gürültü arasında tüm ihtişamıyla ayak sesleri çınlayan… Bir karınca ki bir damla suyu ateşteki İbrahim’e taşıyarak safını beri tutan…

Bir çiğ tanesiyle cemrenin Aşk’ı gibi havaya, suya ve toprağa karışan… Bir arının çiçeğe vuslatınca balında Aşk kokan… Yağmurdan sonra deniz kokusuna karışan toprak kokusunda umut olup havaya karışan…

Nice karıncalar: nefes nefes şifa dilenen, şifa isteyen.

Hani ezelde büyük sürgünden, ebedde büyük dava gününe uzanan devranda örümceğin yoldaşlığında sıddık dost duasında sadakate sır olan…

Firavun’un hoyratlığında, nice imtihanla yetiştirilip de Medyen halkı içerisinde bir sevgi tezahürü ile yetiştirilip korunan, hani o bir gece takibinde giderken gelinen hikmet denizi önünde asasında bir nokta vuruşla Elif’i Be edercesine yol açan, dağları aşan… Kuyunun sırdaşlığında teslim olup da en çaresiz rüyayı tabir eden ilim hazinesi ile Mısır diyarında güzelliği vukuu eden… Ateşlere atılıp da serinleyen sönen ve ateşin emre amâde misafirperverliğinde yükselen… “sen lakırtılarına aldırma, gemiyi yap!” buyruğundan hasıl olan irade ile gemiyi inşa edip tufandan tecelli eden… Kendine zulm edeni dahi her türlü şeyden münezzeh olarak Subhan oluşunu bir balığın karnında öğreten… Bir Kıtmir’in vefasında yürüyüp de uyutup uyandırılan erdemi gençlerin yüreklerinde miras bırakan…

O ki Rahman-ı Rahim…

Kabil Kabilliğine ağlarken, Habiller sonsuzluğun kerevetinde salınırken…

Belki bir türkü, belki bir şiir ile… Bir harfte gizlenirken sessizce aşk… Bir mürekkep kağıda vuslat ederken… Bir harf sevip de yollayanların imzası Gökkubbe’de kandil olurken…

Dinecek elbet Kabil’in Kabilliği… Bir damla mazlum gözyaşının, toprağa düşüp de zemzemce su ile şifa ol’duğu üzre, şifa olacak gözyaşları bir vakit. Toprak bağrında güller yetiştirecek. Ve yine aşk kazanacak, Divan-ı Kübra sonu selameti ile ipekler içerisinde en güzel selam olduğu vakit, bir an olacak düşüyle.

 

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir