Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Cephede ve Geride

avatar

Firdevs Ağaoğlu

  • e 3

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 9 dakika)

            Soğuktu, soğuktu ve zifir. Kaç gecedir yollardaydı saymamıştı. Çetin bir sonbahardı, kış gümbür gümbür geliyor diye düşündü. Bir kayanın üstüne oturdu. Sonra birden çocukluğunun kışlarında buldu kendini. Anası ile karları küreyerek odun getirdiklerini, mangalı yakıp közü içeri taşıdıklarını, kıl çadırın içinden yün çadıra geçtiklerini hatırlayıp gülümsedi. Eldivenlerindeki ve paçalarındaki eriyen buzları izlemeyi çok sevdiğini anımsadı,  o karlar gibi gönlünün de eridiğini hissetti. Dedesi ile ırmak boyundan buz kesip balık tutmaya çalıştıkları geldi birden aklına. O buz kütlesi değmişçesine titredi ve irkildi. Oturma vakti değildir deyip kalktı ayağa, artık çok az kalmıştı vuslata. Kavuşmanın verdiği dayanma gücü ile “Ha Bismillah” dedi ve karanlıkta ilerlemeye devam etti.  İki gün daha sürecekti yolculuğu sonra varacaktı obasına, bitecekti özlemi, kaç yıldır varamadığı baba ocağı gözünde tütüyordu. Hassa askeri teşkilatına katılırken biliyordu aslında evinden uzak bir hayatı olacağını ama “Vatandır esas baba ocağı” deyip seçmişti asker ocağına hizmeti. “Yine de insanız be” diye iç geçirdi, gün ağarmaya başlamadan inceden akan bir çağlayan buldu, kenarında aldı abdestini, kıldı namazını. Allaha şükredip düştü gene yollara. Gün ağarınca işrak vakti küçük bir mağara gördü, bir kaç saat uyumak için konakladı burada.

Uç boylarından, Burhanettin Obasındandı Yusuf. Doğuştan asker olan yarı göçer Türkmen boylarından hani. Babası daha çok çiftçilik yapardı İkta mahsulleri için. Dedesi marangozdu, torununa da öğretmek istemişti mesleği. Ama küçüklükten beri gönlünde askerlik vardı Yusuf’un. Ama dede güngörmüş yaş sürmüş adam, gel dedi torunum sana savaş malzemelerinin yapılışını öğreteyim en azından. Öyle oturmuştu ancak tezgâhın başına. Öğrense de dede mesleğini, gönlü hep askerlikten yanaydı. Tabi askerlik diye yanıp tutuşurken nerden bilecekti başına nelerin geleceğini. Takdir Allah’ındır, bizimde nasibimize düşen buymuş diye iç geçirdi. Ama asker olamadıysak da şükür bizde asker ocağına hizmet ediyoruz, kılıç kalkan kuşanamasak da kuşattık Elhamdülillah dedi. Tekrar tekrar dualar etti dedesine. Sonra uykuya daldı.

Uyandığında gün öğlene varmak üzereydi. Azığından bir kaç lokma aldı, sabah çağlayandan doldurduğu matarasından su içip Bismillah dedi tekrar yola. Artık tanıdığı beldelere gelmişti. Bir oba gördü sancağından bide çadırlarından bildi, bu obaya küçükken bir kaç kez babası ile baytar için gelmişlerdi. Purçaklı obasıydı burası. O yıl sığırlara kıran girdiğinde ancak bu obadaki baytar, hayvanlarını iyileştirebilmişti. Obanın içinden geçerken obanın yıkıklığını ve ıssızlığını fark etti. Aslında uzun zamandır bir söylenti dolanıyordu ama duymak ve kondurmak istemiyordu bu beldelere. Moğol İstilası! Oysa kaç kere yenmişlerdi Savaş meydanlarında Moğol illetini. Böyle düşünerek oba meydanından geçerken yanık çadırlara bakarak  ”Ama düşmanında yiğidi gerek” diye haykırdı sesli söylendiğini fark etmeden. “Oba basmak, sübyan kırmak ancak Moğol kancığına yakışır” diye ekledi.

“Ey kendi kendine konuşan yabancı! Kimsin? Nerden gelip nere gidersin?” sesi ile irkildi birden. Peçeden belli olmasa da genç bir hatun sesiydi. Eli kılıcında hazır bekliyordu.  “Selamın Aleyküm hatun kız. Obanın hali derim, nedir necedir? Ne olmuştur bu obaya?”

Allah’ın Selamını Duyan kız yaklaştı “Aleyküm Selam, ilkten tereddüt ettim ama İslamsın Elhamdülillah, şivenden de belli buralardansın. Nerelisin? Obamıza gelince (iç çekerek) olanlar oldu. Moğol illetini, İslam ordusu (eliyle uzakta duran dağı göstererek) Şombeh dağının eteğinde  büyük bozguna uğrattı. Gulam Askerlerine Uç askerleriyle destek verdik. Savaşı kazandığımızda Muhammedîyeler okuttuk, kazanlar kaynattık. Ama düşmanın oyunu kırk, kırkıda gizli yük derler. Gulam Askerleri gider gitmez, oba baskın yedi. Daha kazanların közü sönmemişti. Obayı başımıza yıktılar, yaşlı, çocuk, er, hatun demediler kırdılar. Erleri Caminin önüne dizip kılıçtan geçirdiler.” gerisini ağlamaktan getiremedi hatun kız, biraz duraksadı, gözünden süzülenleri yabancıya göstermeden silmeye çalıştı. Yusuf hem sinirden hem de bir Türk kızının ağlamasına dayanamadığından barut fıçısı olmuştu. Yusuf’un bu halini gören kız “Takdir Allah’ındır oğlan, İsyan İslam’a yakışmaz. Cennet ölenlerimizin oldu da, biz yapılan kahpeliğe yanarız. “

“Üzülme hatun kız. Allah her şeyi görendir. Melikşah’ın Ordusu da Allah’ın ordusudur. Rabbim Kanınızı yerden almayı Melikşah’ın ordusuna tez elden nasip eylesin inşallah.” dedi.

Âmin sesinden sonra bir müddet sustular.

“Eee yabancı sen kimsin, söylemedim hala” dedi kız. “Ben Burhanettin obasındanım. Bir iş için Horasana gitmiştim, şimdi obama geri dönerim, az kaldı yarına varırım inşallah.” Dedi ve ekledi  “peki baskından sen nasıl kurtuldun hatun kız, ailen de kurtuldu mu? ”

“Ben kundaktaymışım Babam savaşta şehit olduğunda. Annemde ben 3 yaşındayken varmış babamın yanına. Beni dedemle ebem (anneannem) yetiştirdi. 2 ay oldu ebemle dedemi de verdim toprağa, birbirlerini çok severlerdi. Zaten araları 3 gün sürdü, Rahmet başlarına. Bende kaldım bir başıma. Her sabah gün ağaranda dedemle ebeme okumaya giderim, O günde mezarlıktaydım. Bizim mezarlık Bahçak tepesinin başında, mezarlıktan dumanları gördüm amma ne fayda. Geldim ki obaya tüm çadırlar yakılmış. Sadece mezrada veya tarlada olanlar sağ kalabilmiş.  İmam efendi de o gün mezradaymış. Şansımıza o sağ kaldı da ölülerimizi gömebildik. Kundaktaki bebeden koca dedelerimize kadar kıydılar. Ağır, külçe gibi ağır. Ama dediğin gibi yabancı, Allah Melikşah ve ordusuna zaferler nasip eylesin de cennet kuşları olan yavruların kanları yerde kalmasın”

O sırada hoca, minaresi yıkılmış, bir tarafı yanmış camiden “Allahu Ekber” dedi, Çağrıya cevaben Camiye yöneldiği anda geri dnüp “ismin ne hatun kız” dedi. Kız “İlbilge” dedi ve gitti. Yusuf da camiye doğru ilerledi, ne kadar temizlense de caminin önünde kan izleri kalmıştı. Öğren namazını kıldıktan sonra tekrar yola koyuldu. Az bir yolu kalmıştı.

Çok heyecanlıydı ailesi onu görünce çok mutlu olacaklardı kesin, ninesi hayır dua edecek, anası Nazar Ayetleri sıralayacaktı. Can bacısı Hatice ağabey ağabey diye dört dolanacaktı çevresinde. Babası ve dedesi belli etmeseler de onlarda sevinecekti elbet. Ne özlemişti. Obalarına yaklaştıkça yol daha bir uzun gelmeye başladı. Ve son dağ kalmıştı bu dağı da aşınca oba görünecekti. “Kış için de hazırlanmışlardır” dedi. Toplamışlardır her şeyi kışlık obaya da geçer öyle giderim Saraya diye düşündü. İlerledikçe bu toprakları çok özlediğini fark etti. Saray bozkır gibi değildi. Bozkırda gözünün gördüğü yer kadar genişti ruhu, deli taylar gibi koşmak istedi gençliğindeki gibi. Ama sakat kalan bacağı sızladı birden, beyninin en ince damarına kadar sızladı. “Vay be” dedi, büyük sulağa gelmişim, “şu yardan düşmüştüm” diye iç geçirdi. İki yüz metre daha gitti kocaman bir uçurumun kenarında durdu. “Bak” dedi “Geldim. Yıllar olmuş, bacağımdaki yaran hala duruyor. Asker olamadım ama Asker ocağına vardım Elhamdülillah. Kızmıyorum da artık sana Takdir Hüda’nın, benimde Rabbim O, senin de Rabbin O! Hayırlısı böyleymiş”

Belki de 10 yıldır buraya adımını atmazdı, dargındı. 13 yaşında keçi yayarken düşmüştü bu yardan. Sınıkçılar, ağucular uzun uğraşlar verseler de bir ayağı aksak kalmıştı. Aksak kalınca kaç ay asker olamayacağım diye ağlamıştı. Dedesi en son, “ne ağlarsın bre gafil! Asker olamazsan da askerin kalkanını yaparsın, okunu yayını çatarsın. Hiçbir Uç Türküne yakışır mı sefil gibi ağlamak. Türk cephede de gerisinde de askerdir, asker için çalışıp, tahta yontmaktan da mı acizsin”. Dedesinin bu sözlerinden sonra dört el sarılmıştı dede mesleğine. Öyle sarılmıştı ki dedesi ile ikisi obanın tüm tahta teçhizatını çıkarır olmuşlardı. Daha sonra ünleri yayılmıştı komşu obalara. Uç obalardan iş öğrenmeye gelen çırakları bile yetiştirmişti. Git gel ünü saraya kadar ulaşmıştı. Sonra saraya çağırılmış ve Hassa askerleri için kalkan, ok- yay, mızrak yapılan silahhanede işe başlamıştı. Tahta zırh yapılmadığını gördüğünde ise dedesi ile ürettikleri, askerin hareketini kısıtlamayan deri bağlı zırhlar geldi aklına. Bu zırhı silahhaneden sorumlu Vezire sunduğunda kabul gördü zırhının layihası ve üretiminin başına geçirildi. Sarayda her şey nizamlı ve intizamlıydı, üretimleri çok iyi gidiyordu, bir kaç da usta yetiştirmişti bu iş için. İçinde yanan askerlik ateşini ancak böyle söndürebilmişti. Dedesinin sözleri çınladı gene kulaklarında; Ne de olsa cephede de geride de Türk her halükarda askerdir.

Yardan ilerledi ve Obasını gördü karşıdan, çok mutlu oldu. Koşar adım gider oldu bacağının sızısına aldanmadan. Yaklaştıkça korktuğunun da yaklaştığını gördü. Yaklaştıkça konduramadığı gerçekle yüzleşti. Yaklaştıkça belki de bayramlar beklediği obasından yaşların yaklaştığını hissetti. Evet, Moğol belası Yusuf’un Obasını da vurmuştu. Koştu  kendi çadırlarına ama çadırlarının yarısı yanmış, yıkılmıştı. İçinde kimse yoktu, kenarda kardeşi Hatice’nin yemenisi vardı, ne yapacağını bilemedi, aldı eline bastı bağrına, o yemeni ile dünyanın acısını da basmıştı bağrına, bağırdı, ağladı ama nafileydi biliyordu. Sonra marangoz tezgâhlarına doğru ilerledi, hiç umudu yoktu. Tezgâh da yanmıştı bir taşın üstüne oturdu. Uzun uzun obaya baktı birkaç kişi var gibiydi ama gidip konuşmaya mecali yoktu. Sonra bir gölge yaklaştı kendine doğru, kafasını kaldırdığında gözlerine inanamadı. Dedesi sapasağlam karşısında duruyordu. Birbirlerini görünce ikisi de dona kaldı. Sonra dede olduğu yere çöktü hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yusuf da diz çöktü dedesinin yanına, o da ağladı. Arkadan 2 yaşında bir erkek çocuğu dedesinin sırtına sarıldı “dede, dede” diye ağlamaya başladı. Çocuğa baktı tanımıyordu, kimin çocuğu bilmiyordu ama göğsünün içine sokası geldi. Dedesine baktı, dede sildi gözlerini, çocuğu öptü. “ bak dayı, dayıya git Tuğrul’um, dayıya git, hadi git” diyebildi ancak. Yusuf şok olmuştu.5 yıl olmuştu gelmeyeli, meğer küçüğü, kardeşi evlenmişte de birde oğlu olmuştu. Sardı sarmaladı oğlanı, Hatice’sinin kokusuydu bu, çocukta annesinin yemenisinin kokusun almıştı, mutlu olmuştu. Belli bir zaman böylece hiçbir şey konuşmadan oturdular. Sonra kalkıp Obanın içine doğru ilerlediler. Toplamda yaşayan 50 kişi var ya da yoktu. Oturup anlattılar. Şonbeh Dağı Savaşından sonra yolda gördüğü oba, kendi obası ve iki obaya daha toplamda dört obaya aynı gün baskın vermişti Moğollar. Meğer önceden hesaplayıp kenarda asker bekletmişler, savaş meydanında yenemeyeceklerini bildikleri için. Yedek birlikleri ile köyleri basmış, yakıp yıkmışlar. Obalarda kalanların çoğu tarlada veya mezrada olanlardı. Peki dedi dede sen? Sen ve Tuğrul?

“Yavrum” dedi “namazdan sonra uyumadı Tuğrul, huzursuzlandı, meğer hissetmiş sabi. Ne anası ne ebesi(anneannesi) susturamadı. Ben Kuran okuyordum kucağıma geldi biraz sustu ama yine huzursuzlandı. Bende aldım gezmeye çıkarttım, Bolatan deresinin döndüğü yerde kum ince su da yuka, oralarda oynamayı çimmeyi seviyor. Gün de ağarınca aldım gittim. Ne bileyim, oyalandık orda, Kuşluğumu orda kılıp döndüğümde her yerden dumanlar çıkıyordu. Geldik geldik ama yetişemedik. Bağırlarında ki köze yetişemedik, dedi ve ağladı. Sonradan öğrendi ki Yusuf Hatice’ye ziyan getirecekleri zaman Eri önünde durmuş, ikisini bir öldürmüşler. Annesi ve babası ise kuşluk namazlarını kılarken secde de ölmüşler. Bir Ata, bir yadigâr kalmıştı geriye. Birde çaresizliğin ortasında Yusuf. Yusuf biliyordu bu hissi, evet 10 yıl önce de böyle hissetmişti. Artık küçük de değildi ağlayamazdı da. İçine akıttı tüm yaşlarını, küstü hayata. Belki çadırları kotardı, çatıları çattı ama içini kotaramadı. Dedesi fark etti, fark etti de sustu. İkisinin de tek tutunma sebebi küçük Tuğrul’du. Hiçbir şeyden habersiz bir orada bir burada oynuyordu sabi, arada ana hasreti duyduğunda yaygarayı koparıyordu ama Hatice’nin tek kalan yemenisi imdada yetişiyordu. Allah’tan diyordu dedesi Allahtan emzikten kesilmişti. Kalanlar Obayı toparlayabildikleri kadar toparladılar. İçleri buruk bir şekilde Kışlık obaya geçmeleri gerekiyordu, kış tüm ihtişamı ile geliyordu. Tüm çadırlar toparlanınca sıra iş tezgâhlarına gelmişti. Demir tezgâhı, halı tezgâhı, yün tezgâhı, derken hepsini tamir edip toplamışlardı. Yusuf marangoz tezgâhına yaklaşmak için ayak sürüyordu ama artık tek bura kalmıştı bir şekilde başlamalıydı. Toplamaya gittiklerinde, Yusuf tüm yaşadıklarını geçirdi gözünün önünden, anasının başında dualar ettiğini, Hatice’nin soğuk ayran getirdiğini, babasının sırtını sıvazladığını. Gözü döndü bir an ve aldı ateşi eline, yakmak istedi, kül etmek istedi bu tezgâhı. Dedesinin “ne yaparsın sen bre gafil” demesi ile kendine geldi. Aynı 10 yıl önceki gibi. “Rabbimden iyi mi bileceksin. Giden gitti de sadece senin mi için yandı. Sadece sen mi üzüldün. Neyin isyanını göğsünde taşırsın, kus kus da kurtul. Ama bir Müslüman asla isyan etmez, bir Türk asla vazgeçmez. Yıkıldıysak toplanıp kalkmayı da biliriz. Biz sana böyle mi öğrettik. Melikşah’ın sarayında sana vazgeçmeyi mi öğrettiler! Kendine gel. Öldükse dirilmesinde biliriz Elhamdülillah. Savaşmaktan vaz mi geçeceksin. Bir Türk Cephede de gerisinde de savaşmayı bilir, ne çabuk unuttun!”

Ve dedesinin lafları gene kendine getirmişti Yusuf’u. Dört elle sarıldı işine, gömdüklerimiz için dirileceğim dedi, yıkılanlar için imar edeceğim, kıyılanlar için yaşatacağım. Son kalan Marangoz tezgâhını da tamir edip yüklendiler yükleri, Kışlık obaya göçtüler, hayvanları ahırlara doldurdular. Her şeye rağmen Oba toparlanmaya çalışıyordu.

Yusuf’un saraya dönme vakti gelmişti. Yola koyuldu, geldiği yoldan geri dönerken. aklına diğer oba geldi birden. Acep dedi onlar ne yaptı. Purçaklı obasına doğru yöneldi. Obadan birkaç genç yaka paça yakaladı Yusuf’u. Obanın meydanına getirdiler. “Ajan mısın? Haydut musun? Eşkıya mısın?” diye her kafadan bir ses çıkıyor, sorguya çekmeye çalışıyorlardı. Yusuf belki faydası olur diye Saray nişanını gösterdi. Bu sefer de nişanı çalmıştır düşüncesi ile haydut olduğuna karar verdiler. Herkes başka bir şey söylüyor, kargaşa büyüdükçe herkes oba meydanına toplanıyordu. Bir anda İlbilge koşarak geldi Yusuf’un yanına, “yabancı sen değil misin? Haydut muydun yoksa sen?” dedi. Yusuf “bari sen etme hatun kız ne haydutu ben Burhanettin Obasındanım dedim ya sana, oranın kalkan ustasıyım, saraya işime giderim.” İlbilge hararetle tartışan gençlere sakin olmalarını söyledi ve bir hareketi ile susturdu hepsini. Tek tek anlattı bildiklerini ve Yusuf’u düzgünce dinlemelerini söyledi. Her kafan bir ses çıkmayınca doğru anlaşıldı, Yusuf serbest bırakıldı. Sonra İlbilge, imam ve birkaç ihtiyarın olduğu obanın ileri gelenleri ile konuştu Yusuf. Niye kışlık obaya gitmediklerini sordu. Obanın baskın yediğini duyan Eşkıya meğer Kışlık Obalarını talan etmiş. Gidebilecekleri bir Obaları kalmamış. Yusuf kendi başından geçenleri anlattı ve ekledi, “eğer kabul ederseniz bizim obada geçirin kışı, bizde de hane kalmadı, hem yer de büyük”. Gün boyunca eğrisini doğrusunu, iyisini kötüsünü konuşup bir sonuca bağlamaya çalıştılar. Sonunda Obanın yanına gitmeyi kabul ettiler. Yusuf dedi “benim saraya varmam gerek 15 güne hazırlanın gelip götüreyim sizi. Ama o zamana kadar iki ulak gönderip bizim obaya durumu bildirmek gerek. Benim selamımı ve şu hırkamı götürün ki bilsinler benim haber ettiğimi, inansınlar. Oba Beyleri konuşup anlaşırsınız. Aynı soydan iki obayız birbirimize sahip çıkmadan olmaz elbet.”

Saraya vardığında silahdar başının yanına gitti Yusuf, durumu anlattı. Birlikte Vezirin huzuruna çıktılar. Olanları tek tek anlattı Vezire. Vezir zaten biliyordu o bölgedeki karışıklığı. Ama olayları tam anlamı ile öğrenmek için gönderdiği ulaklar daha gelmeden, Yusuf getirmişti haberleri farkında olmadan. Yusuf iki Obanın da tekrar toparlanıp Uç Orduyu kurabilmesi için silahhanedeki işini bırakıp dönmek istediğini belirtti. Aslında görülmüş şey değildi, izin verilecek bir şeyde değildi. Vezir “olmaz delikanlı” dedi, “sen artık devletin savaş sırlarını bilen birisin”. Yusuf dedi “vezirim ben aklım yetti beri Gulam veya Hassa askeri olmak için yanıp tutuşurum, bir gün bizim illerde Bolatan Yarı var, oradan uçtum, işte böyle aksak kaldım, sandım ki artık hiçbir işe yaramam, koca dedem bir gün dedi ki bana “Bir Türk cephede de gerisinde de savaşmayı bilir. Meydanda savaşamasan da tahta yontmayı da mı beceremezsin”. Bu sözden sonra cephe gerisinde var gücümle savaştım, asker rahat etsin diye tahta zırhı nasıl daha iyi ederim diye gece gündüz çalıştım, asker olamadığım silahhaneye zırh ustası olarak girdim. Bildiğim kadarı ile elimin yettiğince de 10 a yakın usta yetiştirdim, dedemden öyle öğrendim çünkü “Ölümlü kalımlı dünya evlat derdi, bildiğin senle toprak olmasın, öğret ki ebeden yaşasın zanaat”. Şimdi ben burada kalırsam belki zırh ustası olarak ömrüm boyunca çalışabilirim, fakat ben olmasam da burada zırh üretimi aksamadan devam eder. Ama ben gitmezsem, iki oba ne birleşebilecekler, ne toparlanabilecekler, iki küçük oba belki de daha kaç Moğol baskını yiyecek, toparlanamadan tekrar kırılacaklar. İzin verin Vezirim, benim burada ki savaşım bitti. Bırakın küffarla obamı beldemi yeniden inşa ederek, orada ki uç asker birliğini yeniden kurarak ve onlara teçhizat üreterek savaşıma devam edeyim.” Vezir durdu düşündü, akıllı bir devlet adamıydı, bulunduğu hizmetin hakkını veren biriydi. Dedi “Yusuf, sana izin vermek aslında imkânsız, sen savaş teçhizatını en incesine kadar bilen birisin, devlet sırrına vakıfsın. Ama evlat, sen bizden değil de biz senden öğrendik, hem zırh ve kalkan yapmayı, hem Moğol ordusunun konuşlandığı yerleri. Hem de bir Türk’ün her yerde savaştığını, tekrar hatırlattın bize. Üstelik iki Oba diyorsun. Git evlat, git ve en güçlü uç obalarımızdan birini tekrar imar et. Vezirin özel fermanı ile çıktı Yusuf bu sefer yola. Yedi gün sonra Purçaklı ovasına varmıştı. Hazırlanmışlardı, hep birlikte çıktılar yola. 3 gün sonra vardılar Yusuf’un Obasına. İki oba tanıştılar, görüştüler, zaten Yusuf saraya gidince heyetler gönderip her şeyi görüşüp sonuca bağlamışlardı. Yan yana sığdılar Kışlık obaya, belki 4 oba daha sığardı bu bölgeye.

Bir gün Tuğrul gene ana hasreti ile ağlarken İlbilge duydu çocuğun sesini, gitti bastı bağrına, susturdu Tuğrul’u. Artık bir İlbilge susturur olmuştu yavruyu. Yusuf’un dedesi dedik ya güngörmüş insan. Gitti yan obanın büyüklerinden istedi İlbilge’yi torununa. Oysa aksak olduğu için evlenmeyi hiç düşünmemişti Yusuf, “niye elin evladının kanına gireyim aksak halimle” diye düşünürdü hep, kimseyi de kabul etmezdi. Ama bu sefer gönlü de kabul etti, zihnide. Toy kuruldu iki obanın ilk akrabalığı oldu bu yuva.  Toydan sonraki gün haberciler koşarak geldiler sevinçle. Melikşah özel Ordu yollamış Moğol’un yerini tespit edip tepelerine binmiş, iki yere konuşlanmışlar meğerse ikisini de kıskıvrak yakalamış. Allah onlardan Razı olsun. Kanı yerde kalmadı obalarımızın.

Ve sonra bu iki oba kız aldı kız verdi bir Oba oldular. Güçlendiler ve geliştiler. Herkes kendi zanaatını geliştirdi ve ustalar yetiştirdi. Yusuf ve dedesi birçok genci usta yetiştirdiler. Kaç yıl geçti bilinmez üç oğluna da öğretmişti marangozluğu, ama asker olacaklardı evlatları, yine de zanaatlarını öğrensinler diyordu. Ne olur ne olmaz. Rahmetli dedemin de dediği gibi Cephede de geride de savaşmayı öğrensinler. Bir de kızı olmuştu Hatice koymuştu ismini, Hatice’si gibi narindi ama İlbilge’si gibi cesur. Tabi birde kardeşinin yadigârı Tuğrul var, can parçası. İlbilge kendi evlatlarından ileri tuttu hep Tuğrul’u. Yusuf’un ise başı dertteydi Tuğrul ile bir türlü oturtamıyordu marangoz tezgahının başına. Tezgâhtan kaçıp Camiye giderdi Tuğrul, keskiyi tutamaz ama rahleye sarılırdı. Bir gün Yusuf gene Tuğrul’u tezgâhın başına geçirmek için ararken Rahmetli dedesi demişti, “Yusuf’um, onun babası da Âlim adamdı, onun bezi zanaatkar bezi değil, Âlim bezi. Bırak o da dua ile ilim ile Savaşsın, neyine zorlarsın”. O günden sonra bırakmıştı çocuğu, zorlamamıştı, hatta ilim öğrensin diye hep destek olmuştu.. Tuğrul “Dayı Hafız Oldum dayı diye koşarak gelirken Dedesine tekrar Rahmet okudu Yusuf. Sarıldı Tuğrul’a Hatice’sine sarılır gibi, sarıldı babasına sarılır gibi. Sarıldı “Aferin benim oğluma” dedi. “İlbilge anama haber vermeliyim dedi ve çadıra seğirtti Tuğrul, arkasından baktı Yusuf, “İlimle savaşacak can parçam” dedi, en güçlü silahla. Hakkın yolunda, İlimle…”

Gün geldi Oba tekrar çıkardı güçlü Askeri birliğini. Ve Yusuf eskisinden daha da ünlü bir Zırh ustası olmuştu. Daha kaç obanın gencini usta yetiştirmişti Allah’a ayan. Bir gün Saraya bir Ulak geldi ve Vezire dedi ki “Burhanettin Obasında çok iyi bir Marangoz ustası var Vezirim. Çok iyi ok-yay, kalkan birde bizim zırhların daha iyisini daha değişiğini yapıyor. Obanın Askeri birliği çok güçlü, teçhizatları eksiksiz” diye anlattı da anlattı Ulak. Vezirin yanındakiler “Vezirim aslında bizim Silahhanenin de başına öyle işten anlayan biri gerek” dediler. “Ferman çıkarılsa…”. Vezir gözünü uzaklara dikti ve dudağına yerleşen gülümseme ile “HELAL OLSUN EVLAT” dedi. “Bir de yeni bir zırh ürettin öyle mi?” Yanındakiler Vezirin neler mırıldandığını anlamadılar belki, belki neden ferman çıkarıp saraya çağırmadığına da bir mana veremediler. Ama Vezir iman tahtasına dolan huzurla, gözbebeklerine kadar uzanan gülümseme ile mırıldanmaya devam etti “Dediğin gibi “Bir Türk Cephede de Geride de Savaşmasını, imar etmesini çok iyi bilir” HELAL OLSUN EVLAT! HELAL OLSUN!”

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.